Duyurular-Etkinlikler

 Bu bölümde benim gündemimi okuyacaksınız.


Kemal Bey’e Ağıt

Nemrut Mustafa Paşa Divanı Harbi’si “Ecnebi devletlere yaranmak için” 8 Nisan 1919’da Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıfı Mehmet Kemal’i kurban seçmişler ve idamına karar vermişlerdi.

Karar yurdun her tarafına duyulduğunda bir kısım insanlar bayram ederken, yüreği Anadolu toprakları gibi şerha şerha olmuş Anadolu insanının bağrı yanar, acılara ağıtlar katılır. Ilgıt ılgıt akar göz yaşları.

Haberler daha önce görev yapmış olduğu Boğazlıyan’a ulaştığında ise Kemal Bey’in yanında çalışmış olan, ona çok sevdiği çayları demleyen Çaycı Musa’yı da bir hüzün kaplamıştı.

Koskoca Kaymakamın kendisiyle kahvaltı yaptığı, sıcak bazlamayla birlikte çay içtikleri günleri hatırladı:

“Ne tevazuu sahibi bir insandı o! Adı gibiydi sanki… Tavuğun bile kesilmesinde yönünü başka tarafa döndüren adam mı insan öldürülmesine emir vermiş? Tövbee… İnanamam bunlara “ diyordu…

Kemal Bey’in odasından çıkışı, gece gündüz demeden orduya zahire toplamak için günlerce köylerde dolaşması, sonra yorgun argın görevinin başına dönmesini ve kendisinden çay istediği günleri hayal etti. Yan odaya geçip kâtipten bir kâğıt, bir kalem istedi. Kâtip:

—Hayrola Musa emmi! Yoksa bir istida mı yazacaksın?

—He ya… Kendime bir istida yazacağım. Çok darlandım, belki geçer, dedi.

Çay ocağının başındaki küçük masanın başına oturdu. Önce yazacağı ağıda adını koyup koymamayı düşündü. “Ne olur, ne olmaz? Zaman kötü” dedi. Adını ağıda koymamaya karar verdi. Sonra kırk yıllık eşinin de bu olaya çok üzüldüğünü düşündü. Gözlerinden dökülen yaşlar kâğıdı ıslatırken şunları yazdı:

Kozan Çayı’na da kurmayın Pazar
Hilebaz Ermeni bühtanlar düzer
Yiğitler içinde kaymakam güzel
Asıyorlar nazlı yârim gel ağla.

Çok hizmet eyledim ben o aslana
Sahipsiz Kemal Bey kime yaslana
Feryadım erişmez sağır sultana
Asıyorlar nazlı yârim sen ağla.

Mecidiye elim Çiçekdağlıyım
Sormayın adımı nasıl söyleyim.
Mecalim yok kollarımdan bağlıyım
Asıyorlar nazlı yârim sen ağla. (*)

*
(*)Baki Yaşa Altınok, Öyküleriyle Kırşehir kitabında bu ağıtı Osmanlıca bir yaprakta bulduğunu notlarında işaret etmektedir.

***

 

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in Davasında Dönemin Gazetelerinin Tavırları

Bilindiği gibi Mehmet Kemal Bey, Ermenilerin ve dönemin işgalci güçlerinin, özellikle İngiltere’nin baskısıyla, onlara yaranmak için Ermeni tehcirinden dolayı yargılanıp 10 Nisan 1919’da idama mahkûm edilen ve daha sonra kendisine “Milli Şehit” unvanı verilen eski Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıf vekilidir.

Biz,  bilinen hikâyesini anlatmak yerine Kemal Bey’in yargılandığı 1919 yılının Ocak–10 Nisan tarihlerinde yayınlanan bazı gazetelerin tavırlarına işaret etmeye çalışacağız:

İstanbul gayri resmi işgal altında, ülkenin her tarafında isyanlar ve işgaller devam ediyor ve böyle bir ortamda Mehmet Kemal Bey yargılanıyor. Daha doğrusu sonu önceden belirlenmiş olan bir yargılama yapılıyor.

Kemal Bey, Bekirağa Bölüğü’nde hapis yatarken, yurdun her tarafı İngiliz oyunlarına sahne olurken, İstanbul Beyoğlu’nda bazıları işgalcilerle balolar düzenlerken, henüz mahkeme başlamamışken 6 Ocak 1919 tarihli Alemdar Gazetesi’nde Refii Cevat (Ulunay) şöyle yazabiliyor: “Siyasette hangi yol? İngiltere’nin eğilim duyduğu taraf şimdiye kadar siyasetin hiçbir safhasında hiç iflas etmemiştir, edemez. Menfaatimizi İngiltere’nin müttefikleriyle bize açacakları ana siyasette görüyoruz.”

Bu mandacı kafa yalnız değildir elbet. Daha sonra bu daha garazkâr ve kindar yazılar da yazacaktır. Ancak gazetelerde “Tarihi Muhakeme” başlığıyla verilen ilk duruşma başlamadan mahkemenin başkanlığına getirilen Mahmut Hayret Paşa daha yargılamalar başlamadan beş altı gün önce, yani 30 Ocak 1919 tarihinde Sabah gazetesine verdiği beyanatta başlamayan mahkemenin ne sonuç getireceğini açıkça işaret ediyor ve ; “Bu, Reşit gibi, Sabit gibi, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal gibi memleketi kanlar içinde bırakan cani şahısları kaymakamlığa, mutasarrıflığa ve valiliğe kadar terfi etmiş ve hemcinsini koyun keser gibi boğazlamış olanlar şimdi serbest serbest geziyorlar. Kanun nazarında bunlar suçludur, canidir. Bunlar da cezalandırılmalıdır” diyordu. Diyordu ve kurulan Divan-ı Harbi Örfi mahkemesinin başkanlığına getiriliyordu. 19 Duruşmanın ilk 12’si Mahmut Hayret Paşa başkanlığındaki mahkeme tarafından yapılmıştır.

Gazetelerde “Tarihi Muhakeme” başlığıyla verilen ilk duruşma 5 Şubat 1919 Çarşamba günü saat 10.45’te başladı. Ertesi gün Müdahil avukatların mahkeme üyeleri üzerindeki etkisi Sabah gazetesinin (6 Şubat 1919) haberinde şöyle veriliyordu:

“Mahkeme hakikaten garip bir şekil alıyor davacı vekillerinin ekseriya mahkeme üyelerine etki ettikleri, vazifelerine müdahale ettiklerini, mahkeme başkanlığının çoğunlukla zanlılar aleyhinde şimdiden kararını vermiş olduğunu açıkça hissettirir bir vaziyet aldığı görülüyor. Bunlar mahkemenin yüceliğine zarar verir, sonunda da verilecek kararın önemini düşürür…”

Dördüncü duruşmanın yapıldığı 11 Şubat 1919 tarihli Sabah Gazetesi’nde Ali Kemal “Siyasette Hatalarımız” başlıklı yazısında esnaftan bir vatandaşla arasında geçen konuşmayı veriyor ve şu inci tanelerini (!) döküyordu:

“Esnaf:

—Beyefendi, ne için Sabah’ın baş makalelerinde Türkleri müdafaa etmiyorsunuz da, Ermenileri ediyorsunuz?

Ali Kemal:

—Hemşehri doğru söyle, İttihat ve Terakki’nin hangi kulübüne kayıtlısın?
Bu zavallı Türk, her nasılsa ocağa intisap peyda etmişti. Hiç şüphe yok, o saika ile böyle fikren zehirlenmişti. Aman yarabbi ne cehalet.”

Aynı gün Memleket gazetesinde Mütareke ortamında bazı Türklerin Ermeni tehciri suçlusu olarak yargılanmasını ele alan İsmail Hami (Danişment) mevcut sosyal şuuraltını “Biz bu gibi zamanlarda iyi, kötü, her ne yaparsak mutlaka harice beğendirmek maksadiyle yaparız” cümlesiyle ortaya koyuyordu. Elbette “beğendirmek” ardından “yaranma”yı peşinden getiriyordu. Nitekim ertesi gün aynı gazetede aynı yazar 5. Durşmanın olduğu gün şu sorgulamayı yapıyordu: “Hükümetin icraatı İngiliz etkisi altındadır… Acaba neden yalnız bizden çıkan mücrimler cezaya layık görülüyor da, diğer anasıra mensup olanlar kollarını sallaya sallaya aleyhimize propaganda ile meşgul olabiliyorlar.” Fakat buna karşı duymazlık öne çıkarılıyor, oralı bile olunmuyordu.

Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal Bey’in on iki duruşmadan meydana gelen mahkemesinin 6 Mart 1919’da 1.safhası kapanmış, çeşitli nedenlerle mahkemeye ara verildiği günlerde kana susamış bir kalemi okuyoruz… İbretle okuyor ve hayret ediyoruz. 12 Mart 1919 tarihli Alemdar gazetesinde Refii Cevat yazıyor. Şu cümlelere ve de bu cümlelerdeki kine, nefret dolu duygulara dikkatinizi çekmek isterim. Bakınız neye çağırıyor insanları bu zevat:

 “Sehpalar bu adamlara layık değildir. Koparılması lazım gelen bu kafalar kütükler üzerinde kesilip günlerce ibret taşında kalmalı… Tehcircilerin tutuklanması yetmez. Bunların kafalarının koparılması gerekir… Tutuklamalar gözümüzü doyurmadı. Daha ziyade şiddet! Daha ziyade şiddet! Daha ziyade şiddet!”

Buna mukabil İstanbul işgal altında, kurumlar işgal idaresindeyken henüz beyinlerini işgalin emrine vermemiş olan gazeteciler de vardı. Bunlardan Süleyman Nazif, 6 Nisan tarihli Hadisat gazetesinde mevcut duruma, uygulamalara ateş püskürüyordu. Son duruşma başlamadan bir gün önce mert bir kalemin feryatları, şikâyetleri vardı:

“Türk Milleti’ne yapılan haksız ithamları kabul etmiyorum. Özellikle Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in davasının son günlerinde Türk Milleti’ne yönelik hücumlara dikkat edilmelidir. Ermenilerin sevki askeri sebeplerledir. Ancak bu esnada suiistimali olan İttihatçıların ağır bir şekilde cezalandırılmaları gerekir. Ben İttihatçıları değil, Ermenilere karşı dinimi, ırkımı, devlet ve milletimi müdafaa etmek istiyorum. Bana Ermenileri kim öldürdü, diye soruyorlar. Ben de bu soruya; Van’da, Bitlis’te, Erzurum’da, İran’da ve Azerbaycan’daki yüz binlerce Müslüman’ı kim öldürdü? Sorusuyla cevap vermeye inatla devam edeceğim. “

Tabii bu ses, bu yazılanlar ne duyuluyor ne de dikkate alınıyordu. İşgal, hükmettiklerine bildiklerini okutturmaya, istediklerini unutturmaya devam ediyordu çünkü. Kemal Bey, mahkeme sonunda yaptığı tarihi savunmasında mahkeme salonundaki herkesi etkiliyor, duygulu anlar yaşanıyor. Bu durumu 8 Nisan tarihli Hadisat ve İkdam gazeteleri; “ Aslında çok düzgün bir şekilde okuduğu savunmasında Kemal Bey salondakiler üzerinde büyük bir tesir yaparak, onları hüngür hüngür ağlatmıştır” şeklinde veriyor. Yine Alemdar’da Refii Cevat bu durumu alaycı bir şekilde eleştirmekten geri durmuyor 9 Nisan tarihli sayısında: “Bahaeddin Şakir uğursuzluklar getiren bir beyin ise Kemal Bey ve arkadaşları bu düşüncenin matemler hazırlayan bir kolu idiler. Kanun kolu da keser, düşünceleri de söndürür.”

Yaranma duygusu galip gelip 10 Nisan 1919 tarihinde bir Perşembe akşamı Kemal Bey şehit edildiğinde yine o bilinen kafa Refii Cevat, Alemdar gazetesinin 12 Nisan 1919 tarihli sayısında ; “O (Kemal Bey) bir kol idi. Şeriatın kuvvetli satırı, insanlık için zararlı bir unsur olan kolu kopardı. Sıra onu düşünen dimağlardadır. Bu kafalar, taşın altında ezilmeli, onlar nasıl milletin kadınlarını dul bıraktılarsa kendi kadınları da dul kalmalı” diye kinini kusmuştur. Böyle vicdanını askıya almış bir şekilde yazarken, yine aynı zat Kemal Bey’in görkemli cenaze töreninden rahatsız olmuş, kendi kendini yemiş olacak ki 15 Nisan 1919’da ; ”Onun cenazesi, dört hamal ile mezarına gönderilmeliydi” diye yazmaktan kendini alamamıştır.

R.Cevat, son vasiyetinde kendisinin cenazesinin Konya’da Mevlana Türbesi’nin karşısındaki Üçler Mezarlığı’na gömülmesini isteyerek “Gel, ne olursan ol yine gel” çağrısında bir vicdan aklama umudu içerisine girmiştir herhalde.
*
Ali Fethi Okyar, “Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin ve bu kabinenin tuttuğu felaket yolunu tasdik eden padişahın tarih önündeki mesuliyetini aradan geçen zaman unutturamayacaktır. Çünkü Kemal Bey’in suçlu görülerek idamı ile kendi öz devletimiz, bu cinayet iddialarının doğruluğunu kabul ve tasdik etmiş olmaktaydı” diye yazmıştır. Maalesef ne kadar da haklı çıkmış bulunmaktadır. Zamanımızda da sürmekte olan “soykırım” iddiaları ve bu iddiaları kalemlerine dolayan R.Cevat’ların hala varlığını sürdürmeleri Kemal Bey’in şahsında yapılmış olan büyük bir tarihi hatanın ürünleri değil midir?
Kemal Bey’in idam öncesi söylemiş olduğu son sözleri hatırlatmak istiyorum:
“Sevgili vatandaşlarım, ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki, ben masumum. Son sözüm bugün de budur, yarın da budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa KAHROLSUN BÖYLE ADALET!..”
Ne diyebiliriz?.. Allah, Türk Milleti’nin idaresinde görev alanları bir daha bu tür telafisi mümkün olmayan tarihi hatalar yapmaktan uzak eylesin…

*

Size Bir Şeyler Çağrıştırıyor mu?

Süleyman Nazif, “Soyuna, vatanına, tarihine ihanet etmiş olan insanların hiçbirini unutma Türkoğlu! Unutma ve affetme!...” der Batarya İle Ateş’te. Galiba bizim başımıza neler gelmekte ise hep bu unutuşumuzdan ve affedişimizden gelmekte.

Niye mi?... İşte cevabı:

1890 yılında Kumkapı Ermeni Kilisesi’nin baskınını düzenledi.

Osmanlı Devletine başkaldırı’nın simgesi olarak Tuğra parçaladı.

Eylemlerde Murat, Şeyh Murat, Agop kimliklerini de kullandı.

Ermeni Patrikhanesini basarak Cağaloğlu üzerinden Osmanlı Hükümeti’nin görev yaptığı Babıâli’ye baskın düzenleyip, ihtilal yapmak istedi.

26 Ağustos 1896 günü İstanbul’da Osmanlı Bankası binasını işgal ederek Avrupa’nın dikkatlerini üzerlerine çekmek istedi.

1894 yılı yaz aylarında “Şeyh Murat”  kimliği ile Kürtleri yönetime isyan ettirmek amacıyla Diyarbakır Siirt arasındaki Sason Dağlarında bir isyanı örgütledi. Yakalandı ve Bitlis’te idama mahkûm oldu. İngiliz, Amerika, Fransız ve Rusların baskısıyla affedildi. Yıl 1907.
2. Meşrutiyet’in ilanının ardından 1909 yılında Adana Kozan’dan Osmanlı Meclisi’ne Mebus seçildi.

 1.Dünya Savaşı’nın çıkışı ile “Öğdünlü Murat” kod adını kullanarak Sivas’a geldi. 30 bini aşkın Anadolu Ermenisi’nin Rus Ordusuna katılmasını sağladı.

Şubat 1918’de Rus Ordusu Kafkasya’ya çekilirken boşaltılan yerlerde yaşayan Türklerin topluca öldürülmesi emrini verdi. Erzincan’ın yakılması, Bayburt ve Erzurum’un harabeye dönmesi, köylerde ve mezralarda 500.000 Türk’ün hunharca öldürülmesi olayını gerçekleştirdi.
*

Yaptıklarının sadece birkaçını sıraladığım kişi Osmanlı vatandaşı Hamparsum Boyacıyan’dır… Kinlerini programlayıp projelendirenler aynı ideallerini şimdi de “sözde soykırımı” iddiasıyla sürdürmeye çalışmaktadırlar… Biraz da bunun sebebi affetme ve unutmaya dayanmıyor mu?

Ayrıca sizlere bu durum zamanımız açısından da bir şeyler çağrıştırıyor mu? Eğer “yok bir şey çağrıştırmıyor” diyorsanız… Heyhat! Yine unutma hastalığını yaşıyoruz demektir…

***

 

İhsan Kurt 2005 - 2007