TARİHİ DÖNEMEÇLERDEN GEÇİYORUZ
Yeni yüzyılın başlarındayız.
Yeni yüzyılla birlikte yeni oyunların da… Umutsuzluğu üzerlerinden kaldırıp atabilenler, günlük telâşeler bataklığına saplanmayanlar görecektir ki bütün saldırı ve keşmekeşliklere, aldırmazlıklara rağmen gelecek Türk kültürünün, Türk medeniyetinin çağı olacaktır. Ancak üzerimizde yapılan hesapları, küçük-büyük oynanan oyunları bozmanın şuurunda olmak, bunlara karşı zengin ufuklu ve uzun soluklu projeler üretmek şartı ile. Türk tarih, kültür ve medeniyetinin temellerine dayalı, adlarını dahi bu temellerden alan her alandaki projeler artık Türk damgası taşımalıdır. Kişiler ve olayların çıkmazları değil, fikirler, düşünceler, araştırma ve üretme mevkileri Türklerin alanları olmalıdır.
Bırakalım falanları, filanları. Merhum şairin dediği gibi “oyun ve oynaş”ta olmanın da hiç mi hiç zamanı değil. Elbette bilimde, düşüncede, fikirde, teknolojide, ekonomide, eğitimde ve gelecek yıllara değil yüzyıllara hedef koymada sefer hazırlığı faaliyete geçirilmelidir. Uyuşukluk, pısırıklık, neredeyse birkaç asırdır süren aktarma ve taklitle kazanılan bilim ve sanat adamı sıfatları, üretme ve orijinali ortaya koyma, yani kendine münhasır olma şeklinde kazanılmalıdır. Yani, kelimenin tam anlamıyla “hak” edilmelidir.
Bir tarihi dönemeç yaşıyoruz.
Okuduğumuz kadarıyla sanki 20.yüzyılın başındaki olaylar bazı yerlerde rol, çok az yerde sahne değiştirilerek tekrar sahneye konulmaya çalışılmaktadır. Niyet aynı, yalnız oyuncular ve oyunlar çağdaş kimliğin içinde sunuluşu ile haklılık pozisyonlarına geçmiş durumda.
İşin garibi bu oyunun sahnesinin bir köşesi yine yurdumuz, Türkiye. Bağımsızlık ve özgürlük için her yandan sesler yankılanmakta. Vatandaşlarımız çoğunlukla demokratik sınırlar içinde kalarak seslerini haykırmaktadırlar. Kirli çizmelerin, daha düne kadar kanla sulanmış bu topraklar üzerinde dolaşması istenmemektedir. Mahremimize namahrem ellerin uzanması ise hiç arzulanmamaktadır. Buna mukabil sözde “söz” olarak sayfalara ve ekranlara yapıştırılan kusmuklar önce elimize, sonra dilimize, gözümüze kadar uzanırken, buraları da aşıp dinimize de uzanma şirretliğini göstermeye başlamışlardır. Kısaca Türk’ün mukaddeslerini çiğneme emrini alanlar ise, adı ne ve kim olursa olsun, hayâsızca ama sinsice bunu yerine getirmeye devam etmektedirler.
Fakat mesele burada bitmiyor.
Hele duygusal olma ve duygularda kalma hakkı bazılarının hiç mi hiç yok. Milletin vicdanından samimi yüreklilikle çıkan seslere kulak verilip verilmemesi de çok önemlidir. Milletin vicdanı yerine birilerinin cüzdanlarına bakmak, zengin kaşınsa fakir para verecek sanırmış sözünü acı bir şekilde hatırlatmaktadır. Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir, diyen bu ülkenin kurucusu herhalde gelecek nesillere en önemli mesajı da vermek istemiştir.
Evet beyler!
Bu ülkenin kurucusunun karakteri, bu milletin de karakteri olduğu çok iyi bilinmelidir. Bu mesajdan ders almak istemeyenler ya Türk Milleti’ni iyi tanıyamamış, ya da bir gaflet ağına takılmışlar demektir.
Beyler!
Bu millet aç kalmış, susuz kalmış, tarlalardan otlar toplayarak hayatlarını ve mukaddeslerini devam ettirmeye çalışmışlardır. Bu günler yakın tarihte yaşanmıştır. Hattâ bunları yaşayanlardan bazıları aramızda yaşamaktadırlar. Fakat iyi biline ki bu durumlarda dahi hassasiyetlerini haysiyetlerinde toplamış, özgürlüklerini ve bağımsızlıklarını hiçbir şeye değişmemişlerdir. Hattâ çeşitli adlar altında kurulan menfaat şebekeleri dahi bu arzulara gem vuramamışlardır.
Türk’ün mukaddesleri üzerinde kimsenin, ama hiç kimsenin; siyasetçilerin, bilim ve sanat adamı sıfatlıların, dönmelerin, devşirmelerin, bazı Nobel adayı yeni yetmelerin oyun oynama, koltuk koruma cambazlığı yapma, bilimsel sıfatlar takınarak saldırılara geçme hakları yoktur. Hiçbir zaman da olmayacaktır. Fakat bulundukları makam ve mevkilerden istifade ederek böyle bir yanlışlığa düşenlerin akıbetlerini tarihte ibretle görmek mümkündür.
Diyeceğim daha çok ama şimdilik dâhili ve haricî bedhahlara dikkat oluna! Ancak bu dikkat; çalışma, üretme ve her alanda orijinali ortaya koyma çabalarını birlikte getirmekle meyvelerini verebilecektir.
**
Tarih Geleceği de Yazar.
Tarih üzerine çok şeyler yazılmış ve bundan sonra da yazılacaktır. Özellikle “tarih felsefesi” yapanlar “tarih”in ne olduğu, ne olması gerektiği, ne olacağı, neden, niçin, nasıl sorularına da cevaplar aramaya, bunları tartışmaya da çalışmışlardır. Şurası bir gerçektir ki tarihçi geçmişi yazarken tarih geleceği yazar. Tarihin özelde milletlerin, genelde insanlığın hafızası olduğu da vurgulanan özelliklerindendir. Bu konuda daha birçok örnekler getirilebilir.
Tarihi bilenler bilir ki tarih “dün” değil “yarın”dır. Tarihi sadece “dün” yanılgısıyla ve “dün”de kalmış anlayışıyla okuyanlar, okumaya çalışanlar boşa kürek çektiğinin farkında olmayanlardır. Eğitimde de tarihi aynı anlayışla okutanlar, okuyanlar da bu kafileye bilerek veya bilmeyerek katılmış demektir. Bu konuyu son günlerde, hatta haftalarda “gündem”i oluşturan ya da çeşitli sebeplerle gündemde tutulan asker-sivil haberleri, ilgili çabalar ve çalışmalar, doğru, eksik veya yanlış yayınlar sıcak tutmaya devam etmektedir. Meseleyi fazla dağıtmadan bir alıntı yaptıktan sonra tarihin bir başka ve önemli özelliğinden de bahsedilebileceği görülecektir.
Gustav von Hochwächter’in Balkan Savaşı Günlüğü “Türklerle Cephede” adı ile S. Toydemir tarafından Türkçeye çevrilen eserin başına Mahmut Muhtar Paşa’nın Balkan Savaşı’na dair anılarının sonuç bölümü eklenmiş. Bu bölümden aktardığım aşağıdaki paragrafı günümüzdeki “güncelleri” de dikkate alarak okuduğumuzda bizde birçok şeyi tedai ettirdiği ya da ettireceği anlaşılacaktır:
Mahmut Muhtar Paşa diyor ki; “… Gazetelerde hakaret etmedik devlet bırakmadık. İkide bir kesin bir sayıymış gibi, var olmayan otuz milyonluk Osmanlılıkla övündük. Ne yazık ki üç yüzyıldan beri çeşitli bozgun, acınacak durum ve eğitimsizlik aynası olan tarih sayfalarımıza bakmayarak, sürekli altı yüzyıllık şan ve şereften söz edip, yüksekten uçarak kendimizi aldatmaktan bir an bile geri kalmadık. Bilimden, sanayiden, ticaretten yoksun, yoksulluk ve sıkıntı içinde bulunan ve çeşitli unsurlardan oluşmuş ve millet bilincini oluşturan dayanaklardan yoksun, siyasal yaşamını sürdürmesi ancak diğer devletlerin birbirleriyle dalaşmalarına dayalı, toprakları büyük, ancak gücü küçük bir devletçikten başka bir şey olmadığımızı anlamak istemedik. Gerek bu durum gerekse her şeyden önce iç düzeni sağlaması gereken ordunun, darbeciler elinde oyuncak olması ve subayların görevlerinden başka her şeyle ilgilenmeleri, Avrupa tarafından bizim için beslenen tüm umutları söndürüp nefret uyandırdı. İşte başımıza gelenler, tüm bu durumların hak ettiğimiz sonuçlarıdır.”
Bu tespitleri okuyunca bazılarımız mevcut gazetelerin bir köşe yazarının yazısı olabileceği veya günceli konu edinmiş yeni yayınlanan bir kitaptan alındığı da sanılabilir. Oysa her ikisi de değildir. Sanki günümüzün basınına yansıyan idarecilerin ve toplumun topyekûn dikkatlerini çekerek aylarca oyalayan ya da yıllara dağılabilecek olan bazı olaylarını ve felsefesini çağrıştırmaktadır. Mesela gazetelerde hakaret etmedik devlet kelimesi yerine kişi, kurum ve kuruluş kelimelerini koyarsak zamanımızdaki bazı gerçekleri daha iyi anlamış oluruz herhalde… Artık “otuz milyonluk Osmanlılık” yerine şimdilerde de yetmiş küsur milyonluk nüfusla bir “övünme”nin çeşitli vesilelerle çeşitli mahfillerde dile getirildiği, bazı etkili ağızlarca dillendirildiği de bir gerçektir. Yani ister Osmanlıdan deyiniz isterse tarihten deyiniz bu özelliğimizi hala devam ettiriyoruz! Devam ettiriyoruz. Çünkü neredeyse son kırk yıldır önce “ideolojik” kimlikli daha sonra da “etnik” kimlikli “bozgunculuk” gibi tehlikeli bir terör belasını en acı bir şekilde yaşayarak… Belki de yaşatarak…
Tarih sayfalarımıza bakmadığımızdan ya da onu sadece hamaset metaı haline getirdiğimizden yüksekten uçarak kendimizi aldatmaya da devam etmekteyiz… “Biz büyüğüz! Biz şöyleyiz, böyleyiz! Şanlı, şanlı ve şanlı!”… Gayet iyi anlaşılıyor ama ya şimdi, ya içinde bulunduğun zamanda da duygulardan arınarak, gerçeklerin aynasına bakmaktan çekinmeyerek yaşananlar ve yaşatılanlarla hangi “büyüklüğü” görebiliyorsun? Ya da “büyüklük”, “şanlılık” mana mı değiştirdi lügatlerde acaba?
Zülfü yâre dokunsa da söylememiz gerekiyor. İdeolojilerin çeşitli ve farklı kulvarlarında görülen, asıl amaçları hem üzüm yemek hem de bağcıyı dövmek olan duygu ve peşin yargı bezirgânları bu uçma ve uçurma işini aslında kendileri payanda olarak kullanıyorlar. Aynen insanın insan olabilme ve insanlıkta kalabilme değerlerini koltukları ve mideleri adına kullandıkları gibi… “Aynen” diye başlayan cümleleri çoğaltmak mümkün.
Sayıları yüzleri geçen basın yayın organları, yine sayıları yüzlere ulaşan çeşitli resmi veya gayri resmi kuruluşlar, bir başka deyişle sivil toplum kuruluşlarının acaba kaçı ciddi, sürekli ve samimi anlamda gündemlerine bilimi, sanatı, kültürü taşıyorlar? Bilim yerine nelerle uğraşılıyor, uğraşılması isteniyor? Milletin yoksulluk ve sıkıntıları hangi yapay gündemlerde hasıraltı edilme gözü açıklığına uğratılıyor? Dün Osmanlı yıkılırken bilim hurafelere teslim edilmişti. Zamanımızda ise, çok akılcı ve çağdaş olduğunu sık sık tekrarlama ihtiyacı duyan zamanımızda dört yönlü yayınlar ağında bilim yerine fincan ve yıldız falları, magazin bombardımanları bir süreç halinde… “Fikir” mi dediniz? Daha çok komplo teori uzmanları “fikir ve düşünce adamı” yerinde arzı endam ediyorlar.
Millet bilincini oluşturan dayanaklar zorlu bir milli mücadelenin neticesinde yıllardır oluşturulmaya çalışılmışken, henüz daha tamamlanmamış iken, bunlar giderek silikleştirilmeye ve Mahmut Muhtar Paşa’nın işaret etmiş olduğu dönemlerdeki yoksunluğa doğru sürüklenme izleri görülüyor… Hala tarih aynasından yüzümüzü kaçırmak niye? Bütün kökleri ve gelişmişliği ile bir insanı, bir milleti ayakta tutan, hatta bütün insanlığın “insansızlık krizi”ne tutulmasını engellemede çok büyük görevler üstlenen “dayanakların” hangi akıllının (!) ya da akıllıların milletin hayatından çekmek istemesine göz yumulmakta veya fırsat verilmektedir. Tarih bu gafleti işleyenlerin nasıl cezalandırıldığının örnekleriyle doludur.
Paşa’nın, “iç düzeni sağlaması gereken ordunun, darbeciler elinde oyuncak olması” ifadesi de zamanımız için manidar bir anlam kazanmaktadır. Döneminin bir tespitini yapan ve artık yazdıkları “tarih” olan Mahmut Muhtar geleceği yani günümüzü yazmamış da sanki başka bir şey mi yapmıştır? Köklü kurumlar baki ama burada çalışan kişiler geçicidir. Doğru veya yanlış bazı kişilerin şahsında topyekûn bir kurumu hedef olarak göstermek ya da saldırmak hangi akıl ve vicdanın alacağı bir iştir?
Biraz iddialı bir söz sayılmazsa, her tarih biraz geleceği yazar, şeklindeki hükmümüzün örnekler göz önünde bulundurulduğunda pek fazla gerçekçi olmadığını söyleyebilmemizin mümkün olmadığı anlaşılacaktır. Yani tarih yaşanmışlığı ile geçmişte kalırken işaret ettiklerinin bütünüyle de daima geleceği yazmaktadır.
**
Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in Davasında Dönemin Gazetelerinin Tavırları
Bilindiği gibi Mehmet Kemal Bey, Ermenilerin ve dönemin işgalci güçlerinin, özellikle İngiltere’nin baskısıyla, onlara yaranmak için Ermeni tehcirinden dolayı yargılanıp 10 Nisan 1919’da idama mahkûm edilen ve daha sonra kendisine “Milli Şehit” unvanı verilen eski Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıf vekilidir.
Biz, bilinen hikâyesini anlatmak yerine Kemal Bey’in yargılandığı 1919 yılının 6 Ocak ve 10 Nisan tarihleri arasında yayınlanan bazı gazetelerin tavırlarına işaret etmeye çalışacağız:
İstanbul gayri resmi işgal altında, ülkenin her tarafında isyanlar ve işgaller devam ediyor ve böyle bir ortamda Mehmet Kemal Bey yargılanıyor. Daha doğrusu sonu önceden belirlenmiş olan bir yargılama yapılıyor.
Kemal Bey, Bekirağa Bölüğü’nde hapis yatarken, yurdun her tarafı İngiliz oyunlarına sahne olurken, İstanbul Beyoğlu’nda bazıları işgalcilerle balolar düzenlerken, henüz mahkeme başlamamışken 6 Ocak 1919 tarihli Alemdar Gazetesi’nde Refii Cevat (Ulunay) şöyle yazabiliyor: “Siyasette hangi yol? İngiltere’nin eğilim duyduğu taraf şimdiye kadar siyasetin hiçbir safhasında hiç iflas etmemiştir, edemez. Menfaatimizi İngiltere’nin müttefikleriyle bize açacakları ana siyasette görüyoruz.”
Bu mandacı kafa yalnız değildir elbet. Daha sonra bu daha garazkâr ve kindar yazılar da yazacaktır. Ancak gazetelerde “Tarihi Muhakeme” başlığıyla verilen ilk duruşma başlamadan mahkemenin başkanlığına getirilen Mahmut Hayret Paşa daha yargılamalar başlamadan beş altı gün önce, yani 30 Ocak 1919 tarihinde Sabah gazetesine verdiği beyanatta başlamayan mahkemenin ne sonuç getireceğini açıkça işaret ediyor ve ; “Bu, Reşit gibi, Sabit gibi, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal gibi memleketi kanlar içinde bırakan cani şahısları kaymakamlığa, mutasarrıflığa ve valiliğe kadar terfi etmiş ve hemcinsini koyun keser gibi boğazlamış olanlar şimdi serbest serbest geziyorlar. Kanun nazarında bunlar suçludur, canidir. Bunlar da cezalandırılmalıdır” diyordu. Diyordu ve kurulan Divan-ı Harbi Örfi mahkemesinin başkanlığına getiriliyordu. 19 Duruşmanın ilk 12’si Mahmut Hayret Paşa başkanlığındaki mahkeme tarafından yapılmıştır.
Gazetelerde “Tarihi Muhakeme” başlığıyla verilen ilk duruşma 5 Şubat 1919 Çarşamba günü saat 10.45’te başladı. Ertesi gün Müdahil avukatların mahkeme üyeleri üzerindeki etkisi Sabah gazetesinin (6 Şubat 1919) haberinde şöyle veriliyordu:
“Mahkeme hakikaten garip bir şekil alıyor davacı vekillerinin ekseriya mahkeme üyelerine etki ettikleri, vazifelerine müdahale ettiklerini, mahkeme başkanlığının çoğunlukla zanlılar aleyhinde şimdiden kararını vermiş olduğunu açıkça hissettirir bir vaziyet aldığı görülüyor. Bunlar mahkemenin yüceliğine zarar verir, sonunda da verilecek kararın önemini düşürür…”
Dördüncü duruşmanın yapıldığı 11 Şubat 1919 tarihli Sabah Gazetesi’nde Ali Kemal “Siyasette Hatalarımız” başlıklı yazısında esnaftan bir vatandaşla arasında geçen konuşmayı veriyor ve şu inci tanelerini (!) döküyordu:
“Esnaf:
-Beyefendi, ne için Sabah’ın baş makalelerinde Türkleri müdafaa etmiyorsunuz da, Ermenileri ediyorsunuz?
Ali Kemal:
-Hemşeri doğru söyle, İttihat ve Terakki’nin hangi kulübüne kayıtlısın?Bu zavallı Türk, her nasılsa ocağa intisap peyda etmişti. Hiç şüphe yok, o saika ile böyle fikren zehirlenmişti. Aman yarabbi ne cehalet.”
Aynı gün Memleket gazetesinde Mütareke ortamında bazı Türklerin Ermeni tehciri suçlusu olarak yargılanmasını ele alan İsmail Hami (Danişment) mevcut sosyal şuuraltını “Biz bu gibi zamanlarda iyi, kötü, her ne yaparsak mutlaka harice beğendirmek maksadıyla yaparız” cümlesiyle ortaya koyuyordu. Elbette “beğendirmek” ardından “yaranma”yı peşinden getiriyordu. Nitekim ertesi gün aynı gazetede aynı yazar 5. Duruşmanın olduğu gün şu sorgulamayı yapıyordu: “Hükümetin icraatı İngiliz etkisi altındadır… Acaba neden yalnız bizden çıkan mücrimler cezaya layık görülüyor da, diğer anasıra mensup olanlar kollarını sallaya sallaya aleyhimize propaganda ile meşgul olabiliyorlar.” Fakat buna karşı duymazlık öne çıkarılıyor, oralı bile olunmuyordu.
Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal Bey’in on iki duruşmadan meydana gelen mahkemesinin 6 Mart 1919’da 1.safhası kapanmış, çeşitli nedenlerle mahkemeye ara verildiği günlerde kana susamış bir kalemi okuyoruz… İbretle okuyor ve hayret ediyoruz. 12 Mart 1919 tarihli Alemdar gazetesinde Refii Cevat yazıyor. Şu cümlelere ve de bu cümlelerdeki kine, nefret dolu duygulara dikkatinizi çekmek isterim. Bakınız neye çağırıyor insanları bu zevat:
“Sehpalar bu adamlara layık değildir. Koparılması lazım gelen bu kafalar kütükler üzerinde kesilip günlerce ibret taşında kalmalı… Tehcircilerin tutuklanması yetmez. Bunların kafalarının koparılması gerekir… Tutuklamalar gözümüzü doyurmadı. Daha ziyade şiddet! Daha ziyade şiddet! Daha ziyade şiddet!”
Buna mukabil İstanbul işgal altında, kurumlar işgal idaresindeyken henüz beyinlerini işgalin emrine vermemiş olan gazeteciler de vardı. Bunlardan Süleyman Nazif, 6 Nisan tarihli Hadisat gazetesinde mevcut duruma, uygulamalara ateş püskürüyordu. Son duruşma başlamadan bir gün önce mert bir kalemin feryatları, şikâyetleri vardı:
“Türk Milleti’ne yapılan haksız ithamları kabul etmiyorum. Özellikle Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in davasının son günlerinde Türk Milleti’ne yönelik hücumlara dikkat edilmelidir. Ermenilerin sevki askeri sebeplerledir. Ancak bu esnada suiistimali olan İttihatçıların ağır bir şekilde cezalandırılmaları gerekir. Ben İttihatçıları değil, Ermenilere karşı dinimi, ırkımı, devlet ve milletimi müdafaa etmek istiyorum. Bana Ermenileri kim öldürdü, diye soruyorlar. Ben de bu soruya; Van’da, Bitlis’te, Erzurum’da, İran’da ve Azerbaycan’daki yüz binlerce Müslüman’ı kim öldürdü? Sorusuyla cevap vermeye inatla devam edeceğim. “
Tabii bu ses, bu yazılanlar ne duyuluyor ne de dikkate alınıyordu. İşgal, hükmettiklerine bildiklerini okutturmaya, istediklerini unutturmaya devam ediyordu çünkü. Kemal Bey, mahkeme sonunda yaptığı tarihi savunmasında mahkeme salonundaki herkesi etkiliyor, duygulu anlar yaşanıyor. Bu durumu 8 Nisan tarihli Hadisat ve İkdam gazeteleri; “ Aslında çok düzgün bir şekilde okuduğu savunmasında Kemal Bey salondakiler üzerinde büyük bir tesir yaparak, onları hüngür hüngür ağlatmıştır” şeklinde veriyor. Yine Alemdar’da Refii Cevat bu durumu alaycı bir şekilde eleştirmekten geri durmuyor 9 Nisan tarihli sayısında: “Bahaeddin Şakir uğursuzluklar getiren bir beyin ise Kemal Bey ve arkadaşları bu düşüncenin matemler hazırlayan bir kolu idiler. Kanun kolu da keser, düşünceleri de söndürür.”
Yaranma duygusu galip gelip 10 Nisan 1919 tarihinde bir Perşembe akşamı Kemal Bey şehit edildiğinde yine o bilinen kafa Refii Cevat, Alemdar gazetesinin 12 Nisan 1919 tarihli sayısında ; “O (Kemal Bey) bir kol idi. Şeriatın kuvvetli satırı, insanlık için zararlı bir unsur olan kolu kopardı. Sıra onu düşünen dimağlardadır. Bu kafalar, taşın altında ezilmeli, onlar nasıl milletin kadınlarını dul bıraktılarsa kendi kadınları da dul kalmalı” diye kinini kusmuştur. Böyle vicdanını askıya almış bir şekilde yazarken, yine aynı zat Kemal Bey’in görkemli cenaze töreninden rahatsız olmuş, kendi kendini yemiş olacak ki 15 Nisan 1919’da ; ”Onun cenazesi, dört hamal ile mezarına gönderilmeliydi” diye yazmaktan kendini alamamıştır.
R.Cevat, son vasiyetinde kendisinin cenazesinin Konya’da Mevlana Türbesi’nin karşısındaki Üçler Mezarlığı’na gömülmesini isteyerek “Gel, ne olursan ol yine gel” çağrısında bir vicdan aklama umudu içerisine girmiştir herhalde.
*
Ali Fethi Okyar, “Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin ve bu kabinenin tuttuğu felaket yolunu tasdik eden padişahın tarih önündeki mesuliyetini aradan geçen zaman unutturamayacaktır. Çünkü Kemal Bey’in suçlu görülerek idamı ile kendi öz devletimiz, bu cinayet iddialarının doğruluğunu kabul ve tasdik etmiş olmaktaydı” diye yazmıştır. Maalesef ne kadar da haklı çıkmış bulunmaktadır. Zamanımızda da sürmekte olan “soykırım” iddiaları ve bu iddiaları kalemlerine dolayan R.Cevat’ların hala varlığını sürdürmeleri Kemal Bey’in şahsında yapılmış olan büyük bir tarihi hatanın ürünleri değil midir?
Kemal Bey’in idam öncesi söylemiş olduğu son sözleri hatırlatmak istiyorum:
“Sevgili vatandaşlarım, ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki, ben masumum. Son sözüm bugün de budur, yarın da budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa KAHROLSUN BÖYLE ADALET!..”
Ne diyebiliriz?.. Allah, Türk Milleti’nin idaresinde görev alanları bir daha bu tür telafisi mümkün olmayan tarihi hatalar yapmaktan uzak eylesin…
***

İdam Sehpasında İki Milli Şehit
Osmanlı’nın zor zamanlarında ikisi de Mektebi Mülkiyeyi Şahane’de okudu. Pırıl pırıl birer genç olarak başarı ile mezun oldular. Amaçları ülkesine ve milletine hizmet etmekti.
İkisi de idari görev yapmış oldukları yerlerde çeşitli dersler vererek muallimliklerde de bulundular. Çocukları ve gençleri eğitmekten de büyük zevk aldılar. İnsanlara ve çevresine en iyi şekilde yardımcı olma çabalarını sürdürdüler.
Tarihleri farklı da olsa ikisi de Beyrut’un değişik kazalarında görev yaptı. Adaletli uygulamaları ile Osmanlının değişik yapısı içerisindeki zorlukların üstesinden gelmeyi başardılar.
Farklı yerlerde görevler yaptıktan sonra Mevlana diyarı Konya ikisinin de uğrak ve görev yeri oldu.
İkisi de adaletli, çalışkan, azimli birer idareciydiler. Çevrelerinde seviliyor ve sayılıyorlardı. Mücadeleleri hep bu yoldaydı.
Milletini, vatanını imanı derecesinde seven bu iki şehit de Milli Mücadele’nin yürekten destekçileri arasındaydı.
İkisi de savaşan ordumuza erzak temininde var güçleri ile gayret gösterdiler, çırpındılar, başardılar ama milletin büyük başarısını görmek kısmet olmadı.
İkisi de bağımsızlığı kişiliğine bir türlü sindirememiş Damat Ferit’in ve yandaşlarının gazabına uğramaktan kurtulamadı.
İkisi de İngiliz muhipler cemiyetinin, Ermeni patrikhanesinin ve kilisesinin düzenledikleri listelerinin başında yer alıyordu. İkisi de kurban seçilenlerin önündeydi.
İkisi de tutuklanarak, Nusret Bey’in “Tarihin Dönek Mahalli” dediği Bekirağa Bölüğüne atıldılar.
İkisi de kendilerine emredilen yer değiştirme görevini yerine getirmekten suçlandı. İkisi de Ermeni tehcirinden yargılandı.
İkisi de belirli yerlerce kurgulanan düzmece, haince hazırlanan rezil iftiralara uğradılar.
İkisinin mahkemesinde de azınlık üyelerin hâkim olduğu, İngiliz muhiplerinin çoğunlukta olduğu kişiler yer aldı.
İkisi de tarihin daha sonra suçlu bulacağı, kararı çok önceden belli olan, düşmanlık ve kin esası üzerine oturtulmuş uyduruk bir mahkemede yargılandı.
İkisi de genç yaşlarda aynı adaletsiz mahkemenin verdiği kararlarla karşı karşıya geldi.
İkisi için de gazetelere ilanlar verilerek yalancı şahitler toplandı.
İkisi için de özellikle Alemdar gazetesi ve Refi Cevat ateşler püskürdü, işgalcileri ve işgal yanlılarını sevindirdi.
İkisi için verilen kararlarda da ecnebi devletlere yaranmak amaçlanıyordu.
İkisinin kaderleri öyle birleşmişti ki ikisi de Beyazıt Meydanı’nda asıldı.
İkisi de ailesine sadece ve sadece yoksulluk bıraktı.
İkisinin ailesine de Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından maaş bağlandı ve ikisine de MİLLİ ŞEHİT ünvanı verildi.
Ve ikisine de Türk Milleti sahip çıktı ve sahip çıkmaya devam edecektir.
Bu iki MİLLİ ŞEHİT, sözde Ermeni kıyımı davasından yargılanarak “ecnebi devletlere yaranmak için asılan” Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıf Vekili Mehmet Kemal (1 Mart 1884-10 Nisan 1919) ve Bayburt Kaymakamı ve Urfa Mutasarrıfı Mehmet Nusret( 1876 - 5 Ağustos 1920) Beylerdir.
Yazıma merhum Mehmet Kemal Bey’in son sözleri ile “FERTLER ÖLÜR MİLLET YAŞAR” diyoruz.
***
Hatırlatma Zamanı
Tarihe ve zamana hükmetme, tarihi olduğu kadar zamanı da yönetme ve bunlardan hep kendileri adına pay çıkarma çabalarının ortalama yüz, yüzeli yıl öncesinden zamanımıza uzandığını görmemezlikten gelemeyiz. Dünya üzerinde böyle bir kin besleyiciliğini büyük savaşların tarihi bile yazmamıştır. Sözde “Ermeni Soykırımı” masalı hariç…
Bunun adı sıradan bir “çaba mıdır” yoksa asırları kucaklayan ve gelecek asırları da şimdiden tahakkümü altına alan belirli mihrakların projelerini gerçekleştirmeye yarayan bir “kin midir?”, işi hakça analiz edebileceklere bırakıyorum.
Neredeyse 1870’lerden zamanımıza inadına bir suçlu arama ve bu suçlunun da Türkler olduğu her türlü ortam, şart ve imkânlardan faydalanarak dünya gündeminin başına geçirme “bir kısım” Ermeniler tarafından sürdürülmekte yarar görülmektedir. İşin garibi bu yararı görenler her türlü eylemlerinin ardından da “dünya barışı” sözünü de dillerinden düşürmemektedirler.
Nisan ayı geldi ya artık dünya gündemini bile onlar belirlemeye ya da bütün gündemleri kendi lehlerine döndürmeye başlamışlardır. Güya Ermeni lobileri 24 Nisan’da tüm dünyada “Sözde Ermeni soykırımını” anma hazırlıklarını şimdiden hatırlatmaktadırlar. Hemen her yıl sanki bu ay onlara hizmet etme, onları anma, öne çıkarma gayesiyle belirlenmiş bir ay gibi işlenmeye çalışılmaktadır.
Tarihi ters çevirmek, saptırmak artık yetmemektedir. Dünya siyasetini ve politikalarının hep kendilerinden bahsetmesi, kendilerini gündemde tutması gibi çabalar da gözlerden uzak kalmamaktadır. İşte Obama’nın Türkiye’yi ziyaretini bahane eden “bir kısım” Ermenilerin hemen bundan kendilerine pay çıkarmaya kalkışmaları da bunun bir göstergesi olmuştur. Haber ajanslarının verdiği bilgilere göre Amerikan Ulusal Ermeni Komitesi (ANCA), ABD Başkanı Barack Obama'nın Türkiye'yi ziyaret etmesine az bir süre kala, Amerika'da yaşayan Ermenileri, Beyaz Saray'ı arayarak Obama'ya "Ermenilere verdiği sözü" hatırlatmaya çağırmış.
Durumu izleyip, göreceğiz bakalım.
Peki ya biz neyi ya da neleri hatırlatmaya çağıracağız acaba? Yahut böyle bir hassasiyetimiz veya söyleyecek bir şeyimiz hiç mi yok?
Vardır elbet! Olmalıdır, olacaktır.
Öncelikle 24 Nisan’ın ve dolayısıyla diğer günlerin de neden sözde “Ermeni soykırımı günü” olamayacağı var olan belgelerle ve gerekirse bütün dünya dillerine çevrilerek ortaya konulmalıdır:
Tarihi saptıran bütün iddialara karşı ülkenin pek çok yerinde ardı ardına patlak veren Ermeni isyanlarının Osmanlı Devleti’nin bazı tedbirler almasını zorunlu kıldığı, döneminde önce savaş şartları ortamında sürdürülen isyanların hiç kimseye fayda getirmeyeceğinin vurgulandığı, bu isyanların durdurulması gerektiğinin belgeleri açık bir şekilde yayınlanmalı. Sonra da evet 24 Nisan 1915 tarihinde bazı Ermeni ileri gelenlerinin bu nedenle tutuklandığının ilanı tekrar tekrar yapılmalıdır... Şurası da tarihi bir hakikattir ki 24 Nisan 1915 tarihinden önce Rus ordusu bünyesinde ya da gönüllü olarak Kafkasya'da oluşturulan Ermeni alayları bünyesinde Osmanlı ordusuna karşı savaşan Ermenilerden ölenler olmuştur. Ülkenin çeşitli yerlerinde çıkan İsyanlarda da ölen Ermeniler olmuştu. Ancak 24 Nisan 1924 tarihinde, bir Ermeni'nin burnu dahi kanamamıştır. Yerli tarihçilerin yanında bazı yabancı tarihçiler de bu konuda görüş birliği içindedirler.
Eğer hatırlatmaktan bahsedilecekse çok hatırlatacaklarımız var… Evet hatırlatılmalıdır:
Yalancı şahitler, sahte belgeler ve bilgilerin yanında malum güçlerin baskılarıyla Osmanlı’nın 10 Nisan 1919’da Kaymakam Kemal Bey’in, 20 Nisan 1920’de Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey’in ve daha birçoklarının nasıl idam edildiği de hatırlatılmalıdır.
Vicdan ve izan sahibi yabancı gözlem ve araştırmacıların ifade ettikleri gibi Ermenilerin Türk çocuklarına, kadınlarına, yaşlılarına nasıl akla ve hayale gelmedik işkence yaptıkları ve öldürdükleri konusundaki yazdıkları da hatırlatılmalıdır.
Konu hatırlatmaya kaldıysa daha çok, çok hatırlatacaklarımız var.
Çürüme Bulaşıcıdır.
Çürüme bir yerden başladı mı hemen her alana bulaşabiliyor. Eşyanın, insanın ve toplumun gerçeği de hemen hemen aynı neticeye götürüyor.
Mesela bir ulu çınar bile içten içe bir çürüme illetine tutulduğu zaman bakarsınız ki hiç beklenmedik bir zamanda ve aniden yıkılıp gitmiştir. Dikkat, rikkat ve hassasiyet yoksulu ve yoksunu olanlar kendilerinin ani olarak adlandırdıkları bu durum karşısında hayretlerini gizleyemezler. Çünkü onlar ne çürümeyi hazırlayan haşaratlara ne de ulu çınarın zaman zaman çıkardığı inlemelerine kulak vermemişler, gözlerini üzerine hassasiyetle çevirmemişlerdir.
İnsanın ve toplumdaki çürümenin gerçeğine gelince…
Önce değerler, önce ölçüler her alanda ve her platformda çürütülmeye ya da çürüdüğünü gösteren işaretler verilmeye, yoksa icat edilip öne sürülmeye başlar. Mesela insanın ve dolayısıyla içinde bulunduğu toplumun varlığını her anlamda sağlıklı olarak sürdüren, bu sağlıklı yapının devam etmesine vesile olan akla gelen hangi “değerler” varsa önce aşındırılmaya ardından da çürümeye bırakılmaya başlanmaktadır. “Aile” kurumuna çeşitli sebeplerle ve akla hayale gelmedik şekillerde, bazen çok sinsi olarak hücum anlayışları çürümenin bulaşıcılığını açıkça gösterir. Öyle ki önce aileyi meydana getiren fertleri bir arada tutan sevgi, saygı, fedakârlık, anlayış, hoşgörü, önemseme, paylaşım gibi değerlerin çürütülmeye başlaması adına sosyal hayatın bütün alanlarında planlı girişimler başlatılmıştır. Bu girişimlerde bilim ve sanatın yanında çeşitli kurum ve kuruluşlar, etkisi ve bulaştırıcılığı tartışılmayan medya da bilerek ve de sinsi bir şekilde araç olarak kullanılmaktadır.
Aile içi değer arz eden ilişkiler, davranışlar güya bilim adına önce çözülmeye ardından da çürümeye bırakılmaktadır. Sosyal bilimlerdeki aktarıcılığın kültürel varlık sorgulanmadan şablon olarak giydirilmeye çalışılması garabet, hastalıklı insan davranışlarını ve bu davranışların oluşturduğu çürüme toplumlarını hazırlayabilmektedir. Mesela aile içi demokratik anlayış adına, “özgürlük” kazandırma adına önce hafiften aile sofralarında alkole yer verilmesi gibi… Sevgi ve sevecenliğin sınırlarını, ölçülerini kaldırıp sapkınlıklara kapı aralamak gibi… İnsanın, insanlığın sağlıklı gelişimine yarayan her türlü “meşru”yu yıkma girişimlerini varlığın her alanında sergilemek gibi… “Helal”, “haram”, “hak”, “hukuk” tanımazlığı “özgür davranış” şekli olarak göstermek ya da bunları sadece kendi söz konusu olduğunda gündeme getirmek ve gündemde tutmak gibi… Elbette bu konularda örnekleri çoğaltmada sıkıntı çekmek mümkün değil.
Çürüme bulaşıcıdır.
Bir defa bir yerlerden başlamaya görsün. Önce bireyi, sonra aileyi, sonra kurum ve kuruluşları derken toplumun bütün kesimlerine sirayet kaçınılmaz gibidir. Neticede bu durumdan insan ve insanlık ölçüleri de nasibini alır, payına düştüğü kadar çürümeye davetiye çıkarır. Kural tanımazlık, meşru olana karşıtlık değerleri çürümeye bırakmakla kalmaz her anlamda ve her alanda ölçüsüzlüğü şirin gösterme gösterilerini, propagandasını da yapmaya devam eder. Örnek mi? Sosyal alanda her anlamdaki fuhşiyatın her fırsatta ve her yerde “haber”, “program”, “sanat”, “özgürleşme”, “magazin” ve benzeri maskeler altında ısrarlı bir şekilde gösterilmeye ve işlenmeye devam edilmesi… Örnek mi? Dergilerden gazetelere, radyolardan televizyonlara hemen her alanda örnek sıkıntısı çekilmesi mümkün değil hiçbir zaman…
Tarihe, olaylara, problemlere ideolojik gözlüklerimizle bakmayı mutlak ve genel-geçer ölçü yerine koymakta ısrar etmek insan olma fakirliğimizin ve çürümeye başlamışlığımızın bir başka yönü. Tarihimizi ve bütün insanlık tarihini ideolojilerimizin bize ancak sınırlı olarak sunduğu dar, eksik ölçüler içerisinde değerlendirerek yeni karşıtlıklar, yeni düşmanlar, yeni hainler ya da vatanseverleri muhayyilemize doldurabiliyoruz. Sonra da bu muhayyilemizdekiler gerçeğin ta kendileriymiş gibi algılayarak kendimize yeni davranış biçimleri belirliyoruz. Oysa yaşanan algılamalar sadece duyularla sınırlı olmadığı gibi tarihi algılarımız da sadece kısıtlı bilgilerle bizi “doğru”ya götürmede eksik kalacaktır. Bilinmelidir ki eksiklikler ya da sınırlılıklar bazen insan idrakinde beyazı siyaha, siyahı beyaza dönüştürecek kadar etki yapar. İşte bunun farkında olunmadığında olayları veya tarihi değerlendirmelerde, bakışlarda “ölçüler” de çürümüşlüğe bulaşmış demektir.
İnsanın kendi kendine yargılayıcı, ölçüler koyucu “rol” biçmesi… İnsanın kendini kiramen kâtibi, ahret hâkimi ya da savcısı sanmak gibi bir sanı içinde diğer insanlara bakması ve onları bu rolü ile değerlendirmeye, yönlendirmeye, tanımaya ve tanıtmaya kalkması… İnsanın içinden toplumun dışından çürümeye devam ettiğinin en tehlikeli göstergelerinden biridir. Pek rahat bırakmıyorlar ama bir yere kadar rahatlığın battığının da bir yansımasıdır bu… Düşünün bir insanın tarihe, olaylara, insan davranışlarına, düşüncelerine kendi kendine biçmiş olduğu “rol” ile bakmasını ve değerlendirmesini… Özellikle basınımızda, aydınımızda(!), politikamızda ve çevremizde bu tiplerden o kadar çok bulmak mümkün ki…
***
Sanatı Toza Kaptırmak
Yıllardır çoğumuzun dikkatini çeken bir şey vardı sanat-edebiyat adına… İdeolojileri estiren slogan prangaları ile dolu kırıntılar kırıntılar. Buna sanatı, edebiyatı politize etmek de diyebilirsiniz… Ya da sanat ve edebiyatı katlederek politikanın emrine amade etmek… Bu durum hiçbir zaman azalmadı elbette. Kılık ve metot değiştirerek veya günün merak yollarını keşfederek, boşa geçirilebilecek ilgi alanlarını tespit ederek frekansını artırarak devam etmektedir. Burada insana, insanlığa, topluma fayda yerine belirli sermaye kesimlerine ve prangalarını altın lale diye kabullenmiş gruplara her türlü çıkar amaçlanmıştır. Sanatı, edebiyatı toza dumana katmanın gerisinde biraz da bu anlayışların payı vardır.
İşte bu durum özellikle son iki yılda hızını daha da yoğunlaştırarak dikkatleri büsbütün üzerine çekmeye başladı. “Komplo teorileri” adı altında veya dışında ama muhakkak siyasetin tozunun da ilerisinde belki çamuruna bulaştırılarak, hatta bununla üzeri kaplanarak sanki kitaplarla bombardıman edilmeye başlandı. Öyle ki bu tür yayınların meraklılarının arttığını ve kar hanesini umulanın üzerinde kabarttığını gören çoğu yayıncılar da ibrelerini bu yöne çevirdiler. Artık bilim sanat adına, geleceğe kalıcı ve önemli izler bırakacak eserleri yayınlamak yerine poli-tika’nın dilimizdeki anlamını kovalayan, insanların meraklarına güya bu yönde cevaplar arayan günü kurtaran, günceli anlatan kitaplar revaç bulmaya başladı. Ya da böyle bir sanıyı öne sürerek “cambaza bak!” oyununu oynamakta yarar görenlerin varlığı bütün akıllara siyah bir perde gibi indirilmektedir.
Bilmiyorum ne dersiniz? Acaba emperyalizmin farklı bir stratejisi olan kültürsüzleştirmenin farklı bir versiyonu mu ileri sürülmeye başlandı? Yıllardır sanat, ilim adına ideolojiler dayatmasını (hangi türü olursa olsun) sürdürmeye çalışanlar, sloganlarını okumamız için en kıymetli zamanlarımızı çalanlar şimdi de teknolojinin en son gücünü de kullanarak siyasetin tozuna komplo teorileriyle bulandırılmış kitaplarıyla hem paramızı hem de zamanımızı çalma yarışındalar.
Zamanımızı çalma yarışındalar… Hatta bunu şuurlu olarak yapmaktadırlar. Çünkü bilime ve siyasete “politize anlayışlar” bulaştırılarak bu bulaşıklığın şu veya bu şekilde, şu ya da bu “görüş” adına yapılmasında ister istemez bir durağanlık söz konusu olmakta ki bu da insanların, toplumun zamanının çalınması demektir. Zamanın çalınması bilerek karanlıkta bırakmaktır insanı, insanlığı… Bilimi, sanatı işaret ettiğim anlayışlarla hep geleceğe ertelemek, hep gelecek nesillerden medet ummak, yani bilim ve sanat adına geleceğe eserler bırakmamak apaçık bir sorumsuzluğu benimsemiş nesillerin örneğidir.
Artık “cambaza bak!” diyenlere de bakmak gerekir. Düşüncesizliği körükleyen, sorgulamayı aşındıran sosyal çalkantıların çıkardığı toz ve dumanın emrine meraklarımızı vermek yerine her kim olursa olsun bu rollere soyunanları yetiştiren zihniyetleri, davranışları ilimsizliğin, sanat yoksunluğunun beslediğini unutmamak gerekir. Siz toprağı adam akıllı işlemezseniz o topraklar üzerinde deve dikenleri de olacak ya da o toprakların bir kısmı görünerek veya hiç fark ettirmeden benden doğan ırmaklarla başka topraklara ve sulara sürüklenecektir.
Kısaca insanımızın önce kendisine ve sonra topluma yararlı, fayda getirebilecek yönde uyanık ve dikkatli olması gerektiği her türlü hastalıklı hesabın dışında işlenebilmelidir. Okunacak kitapları şırınga etmeye çalışan herkesten şüphe etme anlayışının yanında, “çok satan” tuzaklarına da pirim verilmemesi gerekir. Özellikle bunlar günün meraklarını giderme adına pohpohlanıyor, şişiriliyor ve çıkarın tezgâhlarında pişiriliyorsa zamanımızı çalmalarına izin vermemeliyiz.
Sanatı ve bilimi toza kaptırmamada birinci görev de beyinlerini Allah’tan başka bir şeylerin kulluğuna sunmayan, insan olarak bu hürriyet anlayışına bütün kapılarını açmış düşünme nimetini kullanan insanlara düşmektedir. Çünkü onlar verilen bu değerli nimetten sorumludurlar.
Sorumluluğumuzun idraki içinde olmak için de önce ve her şeyden önce görüş alanımız içindeki küçük tuzaklardan çok düşünce alanımızın fark edebileceği sinsi tuzaklara dikkat çekmemiz gerekir sanıyorum. Sanat edebiyat adına bunlardan biri de güncelin meraklılarını avlayan, onları reklamlarının ağına düşüren kitap kılıflı kâğıt tomarlarıdır.
Güne mesaj yollayan bu tür kitaplarla ebediyete mesaj gönderen eserlerin ayrılmasında her zaman için yarar olacaktır. Zaten meselenin püf noktası da burada yatmakta değil midir?
***
Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in Davasında Dönemin Gazetelerinin Tavırları
Bilindiği gibi Mehmet Kemal Bey, Ermenilerin ve dönemin işgalci güçlerinin, özellikle İngiltere’nin baskısıyla, onlara yaranmak için Ermeni tehcirinden dolayı yargılanıp 10 Nisan 1919’da idama mahkûm edilen ve daha sonra kendisine “Milli Şehit” unvanı verilen eski Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıf vekilidir.
Biz, bilinen hikâyesini anlatmak yerine Kemal Bey’in yargılandığı 1919 yılının Ocak–10 Nisan tarihlerinde yayınlanan bazı gazetelerin tavırlarına işaret etmeye çalışacağız:
İstanbul gayri resmi işgal altında, ülkenin her tarafında isyanlar ve işgaller devam ediyor ve böyle bir ortamda Mehmet Kemal Bey yargılanıyor. Daha doğrusu sonu önceden belirlenmiş olan bir yargılama yapılıyor.
Kemal Bey, Bekirağa Bölüğü’nde hapis yatarken, yurdun her tarafı İngiliz oyunlarına sahne olurken, İstanbul Beyoğlu’nda bazıları işgalcilerle balolar düzenlerken, henüz mahkeme başlamamışken 6 Ocak 1919 tarihli Alemdar Gazetesi’nde Refii Cevat (Ulunay) şöyle yazabiliyor: “Siyasette hangi yol? İngiltere’nin eğilim duyduğu taraf şimdiye kadar siyasetin hiçbir safhasında hiç iflas etmemiştir, edemez. Menfaatimizi İngiltere’nin müttefikleriyle bize açacakları ana siyasette görüyoruz.”
Bu mandacı kafa yalnız değildir elbet. Daha sonra bu daha garazkâr ve kindar yazılar da yazacaktır. Ancak gazetelerde “Tarihi Muhakeme” başlığıyla verilen ilk duruşma başlamadan mahkemenin başkanlığına getirilen Mahmut Hayret Paşa daha yargılamalar başlamadan beş altı gün önce, yani 30 Ocak 1919 tarihinde Sabah gazetesine verdiği beyanatta başlamayan mahkemenin ne sonuç getireceğini açıkça işaret ediyor ve ; “Bu, Reşit gibi, Sabit gibi, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal gibi memleketi kanlar içinde bırakan cani şahısları kaymakamlığa, mutasarrıflığa ve valiliğe kadar terfi etmiş ve hemcinsini koyun keser gibi boğazlamış olanlar şimdi serbest serbest geziyorlar. Kanun nazarında bunlar suçludur, canidir. Bunlar da cezalandırılmalıdır” diyordu. Diyordu ve kurulan Divan-ı Harbi Örfi mahkemesinin başkanlığına getiriliyordu. 19 Duruşmanın ilk 12’si Mahmut Hayret Paşa başkanlığındaki mahkeme tarafından yapılmıştır.
Gazetelerde “Tarihi Muhakeme” başlığıyla verilen ilk duruşma 5 Şubat 1919 Çarşamba günü saat 10.45’te başladı. Ertesi gün Müdahil avukatların mahkeme üyeleri üzerindeki etkisi Sabah gazetesinin (6 Şubat 1919) haberinde şöyle veriliyordu:
“Mahkeme hakikaten garip bir şekil alıyor davacı vekillerinin ekseriya mahkeme üyelerine etki ettikleri, vazifelerine müdahale ettiklerini, mahkeme başkanlığının çoğunlukla zanlılar aleyhinde şimdiden kararını vermiş olduğunu açıkça hissettirir bir vaziyet aldığı görülüyor. Bunlar mahkemenin yüceliğine zarar verir, sonunda da verilecek kararın önemini düşürür…”
Dördüncü duruşmanın yapıldığı 11 Şubat 1919 tarihli Sabah Gazetesi’nde Ali Kemal “Siyasette Hatalarımız” başlıklı yazısında esnaftan bir vatandaşla arasında geçen konuşmayı veriyor ve şu inci tanelerini (!) döküyordu:
“Esnaf:
—Beyefendi, ne için Sabah’ın baş makalelerinde Türkleri müdafaa etmiyorsunuz da, Ermenileri ediyorsunuz?
Ali Kemal:
—Hemşehri doğru söyle, İttihat ve Terakki’nin hangi kulübüne kayıtlısın?
Bu zavallı Türk, her nasılsa ocağa intisap peyda etmişti. Hiç şüphe yok, o saika ile böyle fikren zehirlenmişti. Aman yarabbi ne cehalet.”
Aynı gün Memleket gazetesinde Mütareke ortamında bazı Türklerin Ermeni tehciri suçlusu olarak yargılanmasını ele alan İsmail Hami (Danişment) mevcut sosyal şuuraltını “Biz bu gibi zamanlarda iyi, kötü, her ne yaparsak mutlaka harice beğendirmek maksadiyle yaparız” cümlesiyle ortaya koyuyordu. Elbette “beğendirmek” ardından “yaranma”yı peşinden getiriyordu. Nitekim ertesi gün aynı gazetede aynı yazar 5. Durşmanın olduğu gün şu sorgulamayı yapıyordu: “Hükümetin icraatı İngiliz etkisi altındadır… Acaba neden yalnız bizden çıkan mücrimler cezaya layık görülüyor da, diğer anasıra mensup olanlar kollarını sallaya sallaya aleyhimize propaganda ile meşgul olabiliyorlar.” Fakat buna karşı duymazlık öne çıkarılıyor, oralı bile olunmuyordu.
Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal Bey’in on iki duruşmadan meydana gelen mahkemesinin 6 Mart 1919’da 1.safhası kapanmış, çeşitli nedenlerle mahkemeye ara verildiği günlerde kana susamış bir kalemi okuyoruz… İbretle okuyor ve hayret ediyoruz. 12 Mart 1919 tarihli Alemdar gazetesinde Refii Cevat yazıyor. Şu cümlelere ve de bu cümlelerdeki kine, nefret dolu duygulara dikkatinizi çekmek isterim. Bakınız neye çağırıyor insanları bu zevat:
“Sehpalar bu adamlara layık değildir. Koparılması lazım gelen bu kafalar kütükler üzerinde kesilip günlerce ibret taşında kalmalı… Tehcircilerin tutuklanması yetmez. Bunların kafalarının koparılması gerekir… Tutuklamalar gözümüzü doyurmadı. Daha ziyade şiddet! Daha ziyade şiddet! Daha ziyade şiddet!”
Buna mukabil İstanbul işgal altında, kurumlar işgal idaresindeyken henüz beyinlerini işgalin emrine vermemiş olan gazeteciler de vardı. Bunlardan Süleyman Nazif, 6 Nisan tarihli Hadisat gazetesinde mevcut duruma, uygulamalara ateş püskürüyordu. Son duruşma başlamadan bir gün önce mert bir kalemin feryatları, şikâyetleri vardı:
“Türk Milleti’ne yapılan haksız ithamları kabul etmiyorum. Özellikle Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in davasının son günlerinde Türk Milleti’ne yönelik hücumlara dikkat edilmelidir. Ermenilerin sevki askeri sebeplerledir. Ancak bu esnada suiistimali olan İttihatçıların ağır bir şekilde cezalandırılmaları gerekir. Ben İttihatçıları değil, Ermenilere karşı dinimi, ırkımı, devlet ve milletimi müdafaa etmek istiyorum. Bana Ermenileri kim öldürdü, diye soruyorlar. Ben de bu soruya; Van’da, Bitlis’te, Erzurum’da, İran’da ve Azerbaycan’daki yüz binlerce Müslüman’ı kim öldürdü? Sorusuyla cevap vermeye inatla devam edeceğim. “
Tabii bu ses, bu yazılanlar ne duyuluyor ne de dikkate alınıyordu. İşgal, hükmettiklerine bildiklerini okutturmaya, istediklerini unutturmaya devam ediyordu çünkü. Kemal Bey, mahkeme sonunda yaptığı tarihi savunmasında mahkeme salonundaki herkesi etkiliyor, duygulu anlar yaşanıyor. Bu durumu 8 Nisan tarihli Hadisat ve İkdam gazeteleri; “ Aslında çok düzgün bir şekilde okuduğu savunmasında Kemal Bey salondakiler üzerinde büyük bir tesir yaparak, onları hüngür hüngür ağlatmıştır” şeklinde veriyor. Yine Alemdar’da Refii Cevat bu durumu alaycı bir şekilde eleştirmekten geri durmuyor 9 Nisan tarihli sayısında: “Bahaeddin Şakir uğursuzluklar getiren bir beyin ise Kemal Bey ve arkadaşları bu düşüncenin matemler hazırlayan bir kolu idiler. Kanun kolu da keser, düşünceleri de söndürür.”
Yaranma duygusu galip gelip 10 Nisan 1919 tarihinde bir Perşembe akşamı Kemal Bey şehit edildiğinde yine o bilinen kafa Refii Cevat, Alemdar gazetesinin 12 Nisan 1919 tarihli sayısında ; “O (Kemal Bey) bir kol idi. Şeriatın kuvvetli satırı, insanlık için zararlı bir unsur olan kolu kopardı. Sıra onu düşünen dimağlardadır. Bu kafalar, taşın altında ezilmeli, onlar nasıl milletin kadınlarını dul bıraktılarsa kendi kadınları da dul kalmalı” diye kinini kusmuştur. Böyle vicdanını askıya almış bir şekilde yazarken, yine aynı zat Kemal Bey’in görkemli cenaze töreninden rahatsız olmuş, kendi kendini yemiş olacak ki 15 Nisan 1919’da ; ”Onun cenazesi, dört hamal ile mezarına gönderilmeliydi” diye yazmaktan kendini alamamıştır.
R.Cevat, son vasiyetinde kendisinin cenazesinin Konya’da Mevlana Türbesi’nin karşısındaki Üçler Mezarlığı’na gömülmesini isteyerek “Gel, ne olursan ol yine gel” çağrısında bir vicdan aklama umudu içerisine girmiştir herhalde.
*
Ali Fethi Okyar, “Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin ve bu kabinenin tuttuğu felaket yolunu tasdik eden padişahın tarih önündeki mesuliyetini aradan geçen zaman unutturamayacaktır. Çünkü Kemal Bey’in suçlu görülerek idamı ile kendi öz devletimiz, bu cinayet iddialarının doğruluğunu kabul ve tasdik etmiş olmaktaydı” diye yazmıştır. Maalesef ne kadar da haklı çıkmış bulunmaktadır. Zamanımızda da sürmekte olan “soykırım” iddiaları ve bu iddiaları kalemlerine dolayan R.Cevat’ların hala varlığını sürdürmeleri Kemal Bey’in şahsında yapılmış olan büyük bir tarihi hatanın ürünleri değil midir?
Kemal Bey’in idam öncesi söylemiş olduğu son sözleri hatırlatmak istiyorum:
“Sevgili vatandaşlarım, ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki, ben masumum. Son sözüm bugün de budur, yarın da budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa KAHROLSUN BÖYLE ADALET!..”
Ne diyebiliriz?.. Allah, Türk Milleti’nin idaresinde görev alanları bir daha bu tür telafisi mümkün olmayan tarihi hatalar yapmaktan uzak eylesin…
*