Eşkıyanın Hükümranlığı!
Bir türkümüzün sözleri şöyle demiş bir zamanlar:
Sen üzülme anam benim dertlerim çoktur / Çektiğim çilenin hesabı yoktur / Yiğitlik yolunda üstüme yoktur / Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz.
Eşkıya hükümran olur mu ya da eşkıyadan hükümdar olur mu?
Bu soruya karşılık neredeyse sadece “Tarihe bak anlarsın” diyesi geliyor insanın. Türküler ne kadar da “Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz” dese de eşkıyanın zaman zaman hükümranlığından bahsetmek mümkün olabiliyor maalesef… Tarih, tarihimiz bize eşkıyadan mebus, mebustan da eşkıya olduğunun örneklerini vermektedir.
Tarihe bakarak, hem de çok yakın tarihe bakarak bunu görmek mümkün.
“Dağdan indi şehre” misali çetebaşılıktan, ayaklanma önderliğinden, her türlü namussuzluk ve haydutluğu yaptıktan sonra “meclis”te “arif” olmaya yeltenenlerin birçok örneğini görmek mümkün. Son günlerde sergilenenler gibi…
Sadece neler yaptıktan sonra “milletin temsilcisi” gibi bir makama yükseltilmesine nasıl fırsat verildiği ya da bunları nasıl elde ettikleri hususunda “taş” gibi, “kaya” gibi somut bazı gerçekleri hatırlamaya çalışalım. Bu şekilde de “geçmişte neler yaşandı” trajedisini sadece “karşı” olanların kullanmasına fırsat vermek yerine bizlerin de örnekler vererek el aleme anlatılması, gösterilmesi gerektiği gerçeğini de hatırlatmakta yarar vardır. Çünkü günümüzde sahnelenen bazı oyunlarda da benzerlikler görmek mümkündür.
Konumuzu ilgilendiren ve Osmanlı’nın son dönemlerinde Hariciye yani dış işleri bakanlığı yapmış olan birçok ihanetin başı Gabriyel Norodükyan ve Nafia Nazırı Hallaçyan başlı başına bir yazı konusu olabilir. Osmanlı’da bakanlık koltuğunda hangi haince ihanet içinde oldukları birer birer örneklerle sıralanabilir. Bu iki kişiyi ayrı bir yazı konusuna bırakarak, eşkıya iken mebus ya da mebusluktan çeteciliğe geçmiş olan bazı ermeni komitacılarından örnekler vermek istiyorum. Yani “hükümdar” değil ama “hükümran” olanlardan… Yakın tarihimizde gerçekleşen ama hiçbir zaman ders alınmayan, alınamayan trajedilerden bazılarını hatırlatmakta yine de yarar görüyorum.
Hangi birinden başlayayım inanınız öncelik açısından bir karar vermekte güçlük çekiyorum. Çünkü her birinin yaptıkları ve ardından bir nevi ödüllendirilmeleri ya da milletin temsilcisi iken komiteleri yönetmeyi tercih ettiklerini açıkça tarihin tanıklığı içinde görmek mümkün.
İlk örneği, neredeyse bütün hayatı teröristlikle geçmiş birinin, Hamparsum Boyacıyan adındaki çete başının çektiği söylenebilir. Bu kişinin bütün yapmış olduklarından, hainliklerinden bu yazı içerisinde bahsetmek mümkün değil. Ancak bazılarına işaret etmek istiyorum. Bu şahıs öncelikle 1890 yılında Kumkapı Ermeni Kilisesi’nin baskınını düzenleyen, ardından Osmanlı Devletine başkaldırı’nın simgesi olarak Tuğra parçalayan ve eylemlerde Murat, Şeyh Murat, Agop kimliklerini de kullanan biridir. Bu şahıs sadece bu eylemleriyle kalmamıştır. Ermeni Patrikhanesini basarak Cağaloğlu üzerinden Osmanlı Hükümeti’nin görev yaptığı Babıâli’ye baskın düzenleyip, ihtilal yapmak isteyen, 26 Ağustos 1896 günü İstanbul’da Osmanlı Bankası binasını işgal ederek Avrupa’nın dikkatlerini üzerlerine çekmeye çalışan da Boyacıyan’dır… 1894 yılının yaz aylarında “Şeyh Murat” kimliği ile Kürtleri yönetime isyan ettirmek amacıyla Diyarbakır Siirt arasındaki Sason Dağlarında bir isyanı örgütleyen de budur. Sonra yakalanmış ve Bitlis’te idama mahkûm olmuştur. Peki idam hükmü yerine getirilmiş midir? Elbette hayır! Çünkü İngiliz, Amerika, Fransız ve Rusların baskısıyla affedilmeyi başarmıştır. Sonra bununla kalmamış affından iki yıl sonra 2. Meşrutiyet’in ilanının ardından 1909 yılında Adana Kozan’dan Osmanlı Meclisi’ne Mebus da seçilmiştir. Yani eşkıya dağdan şehre hem de mebuslar meclisine kadar inmeyi başarmıştır… Sonunda “herhalde eşkıyalığa son vermiştir artık” diye düşünebilirsiniz. Ama maalesef katranı kaynatmakla şeker olmuyor. Çünkü Hamparsum Boyacıyan 1.Dünya Savaşı’nın çıkışı ile “Öğdünlü Murat” kod adını kullanarak Sivas’a gelmiş, otuz bini aşkın Anadolu Ermenisi’nin Rus Ordusuna katılmasını sağlamıştır.
Şubat 1918’de Rus Ordusu Kafkasya’ya çekilirken boşaltılan yerlerde yaşayan Türklerin topluca öldürülmesi emrini veren, Erzincan’ın yakılması, Bayburt ve Erzurum’un harabeye dönmesi, köylerde ve mezralarda 500.000 Türk’ün hunharca öldürülmesi olayını gerçekleştiren de bu eşkıyadır.
Bir başka eşkıya Boyacıyan’ın tersine bir yol izlemiştir. Bu kişi Karabet Tomayan’dır. Yardımcısı Ohannes Kayayan ile birlikte önce Merzifon Amerikan Koleji’nde sözde öğretmen kimliği ile isyancı ermeni çetecileri örgütlemiş, çetenin başına geçmiş, 1892 yılında Merzifon, Çorum, Kayseri, Yozgat gibi yerlerde Hınçak komitesinin eylemlerinin artmasında üst düzeyde görev alarak yerine getirmiştir. Yani yüzlerce silahsız ve suçsuz insanın öldürülmesine önderlik yapmıştır. Sonunda yakalanmış, mahkeme tarafından idam cezası verilmiştir. Netice itibariyle İngiliz ve diğer bazı devletlerin baskısıyla affedilerek serbest bırakılmıştır. Karabet Tomayan sadece affedilmekle kalmamıştır. Aftan belirli bir süre sonra yurt dışından gelerek İkinci Meşrutiyet’in ikinci döneminde Kayseri mebusu olarak meclise girmiş. Yani eşkıya bir süreliğine de olsa mecliste söz sahibi olmuştur.
Van Mebusları Vaham Papazyan ve Varamyan da yukarıda örnek verdiğim kişilerden pek farklı değildir. Ağustos 1914 yılında yapılan seferberliğin ilanının hemen ardından Rusya’dan alınan özel talimata dayanarak Taşnaksutyun Komitesi; Van ve Bitlis çevresini iki mıntıkaya ayırmış. Komite Muş ve Bitlis çevresini Van mebusu Papazyan ve Van bölgesini de yine mebus olan Varamyan’a emanet etmiş. Bu kişiler Muş ve Van’da gerçekleştirilen isyan hareketlerini yönetmekte kendi adlarına başarılar göstermişlerdir. Bu eylemleri içinde; Osmanlı Ordusu için silah altına alınan Ermenilerin bir kısmının düşman tarafına kaçmasını sağlamaları da vardır. Bu iki şahıs içeride Osmanlı Ordusuna karşı çeteler oluşturdular. 1915 yılı Ocak ayında askeri nakliyatı engelleyerek yardım kuvvetlerinin gönderilmesini durdurmak amacıyla Van-Bitlis arasındaki önemli ve tek yol olan Gevaş yolunu kapattılar. Telgraf hattını kestiler. Yani devlete zarar konusunda ellerinden geleni arkalarına koymamanın karşılığını mebus olarak görmüşlerdir. Açıkça ödüllendirilmişlerdir.
Taşnak Cemiyeti Erzurum Başkanlığını da yapan Karakin Pastırmacıyan önce kanlı Osmanlı Bankası baskınında bulunmuş. Bu eylemine karşılık herhangi bir ceza almadan Rus Konsolosu Maksimof’un aracılığıyla hiçbir ceza görmeden İstanbul’u terk etmişti.
Daha sonraları Kafkas dağlarında çeteler kuran Pastırmacıyan, Osmanlı Meclisi Mebusanı’nda Milletvekili olarak temsil ettiği Doğu Anadolu halkına, Hınçak çeteleriyle birlikte her türlü zulüm ve işkenceleri yapmaktan geri kalmamıştır.
Peki neticede bu eşkıyaya ne mi olmuş? Meşrutiyetle birlikte birinci devrede (16 Kasım 1908’de) ve ikinci devrede mebusluk görevini sürdürmüş. Burada da rahat durmamış İkinci Osmanlı Millet Meclisi’ndeki milletvekilliği yaparken Ermeni terör örgütlerine verdiği destekle sesini hep yükseltmiş ve şimdilerde bazılarının yaptığı gibi cüretkârlığı ile tanınmış. Hatta bütün bu sayılanlarla kalmayarak açıkça Birinci Dünya Savaşında Ruslarla işbirliğine de girmiştir.
Bir başka Erzurum Mebusu Vartakes Serengülyan da Komitacı Milletvekilleri’ndendir. Van’da çıkarılan ihtilalin elebaşlarından olduğu için idam cezasına mahkûm edilmiştir. Diğerlerinde olduğu gibi bu kişinin affedilmesinde de aynı oyunlar yine oynanmış İngiliz Konsolosu’nun, İstanbul hükümetine baskıları ve aracılığıyla cezası müebbet küreğe (sürgüne) çevrilen Vartakes Ergani Madeni’ne gönderilmiş. Bunun gibi hain çete elebaşların sürgün hayatları öylesine şaşaalı geçmiş olacak ki, Vartakes’in sürgün günlerinde kaldığı, Papaz’ın yeri mevkiindeki evi, bugün bile Ergani’nin en sağlam yapılarındandır. Biz Türkler, çoğu zaman olduğu gibi bize ihanet edenlere hep hoş görülü davranmış olacağız ki, Vartakes’in sürgünde ibadet ettiği makam (zülkifil) Dağı’ndaki kilise etrafındaki sakız ağaçlarıyla, canlı bir şekilde hala varlığını koruyabilmektedir. Yani hainlerin hatıraları hala yaşatılmaktadır. Zamanımızda hainlerin hortlaması da herhalde bunlara heves etmiş olmalarından kaynaklanmaktadır.
İkinci Meşrutiyet Meclisi’ndeki Ermeni asıllı sosyalist İstanbul mebuslardan Navses Dagavaryan da Hamparsum ve diğerleri gibi, terör örgütü Taşnaksutyun ve Hınçak çetelerine her türlü desteği vermiştir. Her durumda onların yanında olduklarını eylem ve sözleriyle göstermişlerdir.
Aslında bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Üzerinde tartışmak ve çeşitli fikirler ileri sürmek de söz konusu edilebilir. Fakat asıl işaret edilmek istenilen bu konuları yeniden hatırlatmak hiç değildir… Çünkü örnekleri artık zamanımızda da görebiliyoruz.
Günümüz… Zamanımız… İçinde bulunduğumuz ve yaşamakta olduğumuz, tarihi bilmediğimiz ve tarihten ders çıkaramadığımız için bilmem kaçıncı kez tekrarlanan, sahnelenen oyunları yine seyreder oluşumuz, güya neticeyi merak edişimiz ne kadar trajik değil mi? Oysa örneklerde görüldüğü gibi birazcık tarihi bilenlerin sonuçtan kaygı duymalarının bile çok görüldüğü noktaya doğru götürülmesi, tarihi vahametin, doğabilecek sonuçları görememe körlüğünün nerelere gelebildiğini ilan etmektedir. Son güncel olaylar üzerine ekranlarda sergilenen zafer işaretleri gibi…
Şunu unutmayalım, tarihi hafıza kalmışsa birazcık hatırlamaya çalışalım! Tarih belki ders verir. Usanmadan, bıkmadan sayfalarından örnekleri sıralar. Fakat sonunda bütün bu verdiği dersleri ve örnekleri anlamak istemeyenleri, anlamayanları yok sayma uçurumuna doğru fırlatmasını da bilir. Yani bazı milletler için tarihin sabır taşının çatladığı noktalar da vardır. Tarihin verdiği örneklerden yaşanılan olayları yakalama ve anlama adına sevinildiği kadar sabır taşının çatlamaya başlamasından da “var olma-olamama” adına korkulması gerekir. Çünkü eşkıyanın hükümranlığına tarih hep isyan etmiştir.
*
Hoş Geldi A-çı-lım!
Müjde!
Sabah kalktığımızda pırıl pırıl, günlük güneşlik bir ülke ile uyandık! Bütün ülke tarihinde ilk defa bu kadar rahat nefes alıyor!
Problemlermiş, sorunlarmış ne gezer? Hatta lügatlerden bu kelimenin çıkarılmasına bile karar verilmiş. Niye mi?
Çünkü;
Önce ülkenin ekonomik problemleri hiç mi hiç kalmamış. Her şey ama her şey halledilmiş artık. Mesela “yoksul”, “asgari ücret”, “gelir düzeyi düşük” lafları galu belada kalmış gibi gülünüp geçiliyor. İşsizlikten hiç kimse bahsedemiyor artık. Yok ki böyle bir problem bahsedilebilsin!
Öyle ya;
Memurumuzun dünyanın en ileri ülkelerinin memurlarıyla karşılaştırılması bile abes artık: Yılda iki ev, üç araba, iki yurt dışı tatili, on yurt içi tatili yapabiliyor artık! Çok eski zamanlarda kalan yüzde ikili artışlar bir masal gibi anlatılıyor. O zamanlara hiç kimsenin inandığı yok zaten.
Emeklilerimiz… Gerçekten emeğine alınlarının terini katanlar, gençliğini işinin başında tüketenler. Saygıdeğer büyüklerimiz… Geçmiş, geçmiş zamanlarda kalmış emekli hikâyelerine şaşırmadan edemiyorlar: Eski zamanlarda “Maaşını alırken banka kuyruğunda ölmüş” cümlesine inanmaları mümkün değil. Çünkü şimdilerde hizmet bizzat şahıslarına kadar götürülüyor. Aldıkları ücretle dünya turuna çıkabilecek ekonomik gücü çoktan aştılar! “Ekonomik kaygı” da ne demek?
Milli gelirden pay dağıtımı gayet adaletli ve hakkaniyetli dağıtılıyor!
İşçinin, köylünün, çalışanın ve bütün üreticilerin milli ekonomiye katkıları o kadar yükseldi ki “vergi”nin adı değiştirilerek “algı” kondu. “Zam” da sözlüklerden silindi. Çünkü devlet gelirinden vatandaşına pay dağıtır duruma geldi!
Haberleşme, ulaşım, aydınlanma, yakıt hizmetleri neredeyse bedava hale getirildi…
Yani anlayacağınız ekonomi konusunda milletin bir eli yağda, bir eli balda… Yakınmalar “bu kadar varlık da olmaz ki canım” boyutlarında sadece!
İki de bir hortlayan ya da hortlatılan “enflasyon canavarı” ebedi olarak ekonominin hayatından öbür taraflara yollanmış. Artık IMF amcalara fitre ve zekâtlarımızı veriyoruz! Yıldan yıla artık bunun için geliyorlar ülkemize.
Ya sağlık mı dediniz?
Bu da hiç sorulur mu canım…
Bütün ülkede sağlık alt yapısı, üst yapısı eksiksiz, problemsiz işlemekte! Anlayacağınız doktorlar da memnun hastalar da…
Aile doktorluğunu çoktan geride bıraktık. Sadece yaşayan her bireyin değil anne karnına düşmüş her bebeğin bile şahsi doktoru var artık! “Şu hastası olursan tedavide katkı sağlarım bu hastalık için ekonomik katkı sağlamam” ilkelliği de çoktan tarihe karışmış vaziyette! Bütün vatandaşlar hiçbir şart ve şurta bağlanmadan sigortasının desteğini alabiliyor! Herkesin cebi dolu olduğu için her yerde, her ülkede istediği zaman tedavi hakkını da elde etmiş durumda zaten!
Şehirleri, kasabaları bırakınız bütün köylerde bile alt yapı tamamen halledilmiş durumda! Bundan dolayı sağlıklı nesillerin sayısı en yüksek düzeye ulaştığından sağlık kurumlarına fazla ihtiyaç da duyulmuyor!
Eğitimi hiç sormayınız artık.
Bu kadar ekonomik refah düzeyine ulaşmış bir toplumda eğitim de elbette en yüksek düzeyde! Çok şükür böyle bir problemden de bahsedilmiyor… Yani eğitimin bütün kademelerinde ne her yıl yazboz ve politize tahtasına çevrilen programlardan ne de sınıfların kalabalıklığından şikâyet etmek mümkün değil! Okullar, derslikler mi dediniz? Buralar ülkenin bütününde çağın en son teknolojileri ile donanmakla kalmamış bütün eğitimciler de bunları kullanabilecek bilgilerle donatılmışlardır! Öğretmenlerin mesleki, ekonomik, sosyal hiçbir sıkıntısı kalmamış durumda! Öyle “bir şey olamazsam öğretmen olurum” hikayesi anlatılmadığı gibi her okul mezunu da öğretmen olamıyor. Öğretmenler ve idareciler politik görüşlerine göre değil niteliklerine, mesleki yetenek ve yeterliliklerine göre atanmaktadırlar! Öyle bırakınız her hükümet değiştiğinde değil aynı hükümette bile bakan değiştiğinde değişen politikalar da tarihi mezarlıkta yerini almış durumda! Artık hangi siyasi gelirse gelsin ülkenin bir eğitim politikası var! Bu politika üzerine eğitim geliştiriliyor!
Büyük küçük bütün yerleşim birimlerinde okullar adına yaraşır birer eğitim yuvaları konumunda! Çocuklar, gençler barış, huzur ve bir sevgi atmosferi içerisinde yaşıyorlar! Eğitim “eğitim” olalı, okullar “okul” olalı, öğrenciler “öğrenci” olalı böyle bir eğitim düzeyi ne yakalandı ne de yaşandı! Üniversite sınavlarına giren lise mezunlarının binlercesi de öyle sıfır falan çekmiyor!
Ya üniversitelerimiz?
Parmakla bile gösteremezsiniz buralarda var olan problemi! Alt yapı, araştırma laboratuarları, enstitülerin ihtiyaçları gibi bir eksikliği hiç birinde gösteremezsiniz! Bütün yurt sathındaki üniversiteler akademik personel ihtiyacı açısından da aynı oranda yeterli konumdalar! “Türkçe bilim dili olmaz” diyen ya da düşünen garabetlerden de bahsedemezsiniz. Çünkü sadece sömürge ülkelerine mahsus bir anlayışla bilim yapanlara önce falan dili tarzanca bir şekilde öğrenme ya da barajı geçme zorunluluğu, dayatması da çöplüğe fırlatılmış durumda! Hangi bilim dalında çalışırsa çalışsın önce Türkçeyi geçme barajı konulmuş.
İdeolojiler üstü “bilim” yapılan ve üretilen yerler! Falan filan görüşü temsil etme gibi ilkellikten çok uzaktalar. Çünkü onlar sadece bilim üretiyorlar. Hem artık dünyadaki nitelikli ilk yüz üniversite arasına üniversitelerimizin yarısı girmeyi başarmış durumda!
Bu eğitim sisteminden yetişenler hür ve farklı düşünüyorlar ama ayrılıkçı, bölücü, yıkıcı kelimeler zihinlerinden bile geçmiyor! Önce görev, çalışma ve üretme ilkesi bütün kişilerin davranışlarında gözlemlenebiliyor! Eğitim elmas çağını yaşıyor!
Sadece ekonomi, sağlık, eğitim alanında değil toplum ve birey hayatının bütün alanlarında sadece problemsizlikler problem gibi görünüyor o kadar! Kültür, bilim ve sanatta bile dünyanın ilk üçü arasındayız! Sıradan bir kitap bile ilk baskısında yüz binin üzerinde basıyor ve üç aya kalmadan satılabiliyor. Otobüste, metroda, metrobüste, trende, tramvayda, kahvede, parkta kimi görürseniz elinde bir kitap var. Kitapsız tatili hiç kimse düşünmüyor. Her Türk ailesinin evinde mutfak gibi, oturma odası gibi muhakkak bir de kütüphane var! Gelinlik kızların çeyizlerine bir de kütüphane eklenmiş durumda! “Hediye” deyince artık akıllara kitaptan başka bir şey gelmiyor! Belirli günler, anma toplantılarının her biri bir kitap şenliği havasında yaşanıyor!
Hiçbir büyük şehrimizde gecekondu mahalleleri kalmadı artık. Hem eskisi gibi sel baskını, trafik keşmekeşi gibi bir tek bile bir problem de gösteremezsiniz! Her şey ama her şey çözülmüş durumda!
Sokaklarımızda ne kimsesiz çocuklar, ne parçalanmış aile çocukları, ne tinerciler ne de dilenciler var? Sosyal yaklaşım anlayışı bunları çözmüş durumda! Kundakçılar, kapkaççılar karanlık çağların kavramları içerisinde yerini almış. Çünkü bunlara da çözüm getirilmiş ve çoktan uygulamaya konularak mesele bıçakla kesilir gibi halledilmiş!
Eee… Daha ne istiyoruz, belamızı mı?
Olur mu, hiç problem olmadan da yaşanır mı?
O halde muhakkak bir şeyler yapılmalı!
Peki, her türlü problemden azade şimdi ne mi yapılıyor?
Sıkıntı arıyoruz sıkıntılar… Problem arıyoruz. (Kusura bakmayınız “bela arıyoruz” der gibi…)
Neredeyse az kalsın problemsizlikten çatlayacaktık. Oh be! Nihayet sonunda bulduk da bu işten de kurtulduk… Şimdi tek problemimiz nedir, biliyor musunuz?
A-çı-lım!
Bulduk ya artık bir problem. Evvel Allah bunu çoğaltmayı da başarabiliriz! Filan, falan, feşmekân açılımı! Ekleyin gitsin ardı ardına. Bir dizi olsun, on dizi olsun. Dizilere çok meraklıyız ya! Ne de olsa başka hiçbir problemimiz yok çok şükür! Kala kala bir tek şu “açılım”ı da pek fazla açılıp saçılmadan çözmeye kaldı işimiz!
Müjdeler olsun!
Açılın! Açılın!
Hoş geldi a-çı-lım!
*
TARİHİ DÖNEMEÇLERDEN GEÇİYORUZ
Yeni yüzyılın başlarındayız.
Yeni yüzyılla birlikte yeni oyunların da… Umutsuzluğu üzerlerinden kaldırıp atabilenler, günlük telâşeler bataklığına saplanmayanlar görecektir ki bütün saldırı ve keşmekeşliklere, aldırmazlıklara rağmen gelecek Türk kültürünün, Türk medeniyetinin çağı olacaktır. Ancak üzerimizde yapılan hesapları, küçük-büyük oynanan oyunları bozmanın şuurunda olmak, bunlara karşı zengin ufuklu ve uzun soluklu projeler üretmek şartı ile. Türk tarih, kültür ve medeniyetinin temellerine dayalı, adlarını dahi bu temellerden alan her alandaki projeler artık Türk damgası taşımalıdır. Kişiler ve olayların çıkmazları değil, fikirler, düşünceler, araştırma ve üretme mevkileri Türklerin alanları olmalıdır.
Bırakalım falanları, filanları. Merhum şairin dediği gibi “oyun ve oynaş”ta olmanın da hiç mi hiç zamanı değil. Elbette bilimde, düşüncede, fikirde, teknolojide, ekonomide, eğitimde ve gelecek yıllara değil yüzyıllara hedef koymada sefer hazırlığı faaliyete geçirilmelidir. Uyuşukluk, pısırıklık, neredeyse birkaç asırdır süren aktarma ve taklitle kazanılan bilim ve sanat adamı sıfatları, üretme ve orijinali ortaya koyma, yani kendine münhasır olma şeklinde kazanılmalıdır. Yani, kelimenin tam anlamıyla “hak” edilmelidir.
Bir tarihi dönemeç yaşıyoruz.
Okuduğumuz kadarıyla sanki 20.yüzyılın başındaki olaylar bazı yerlerde rol, çok az yerde sahne değiştirilerek tekrar sahneye konulmaya çalışılmaktadır. Niyet aynı, yalnız oyuncular ve oyunlar çağdaş kimliğin içinde sunuluşu ile haklılık pozisyonlarına geçmiş durumda.
İşin garibi bu oyunun sahnesinin bir köşesi yine yurdumuz, Türkiye. Bağımsızlık ve özgürlük için her yandan sesler yankılanmakta. Vatandaşlarımız çoğunlukla demokratik sınırlar içinde kalarak seslerini haykırmaktadırlar. Kirli çizmelerin, daha düne kadar kanla sulanmış bu topraklar üzerinde dolaşması istenmemektedir. Mahremimize namahrem ellerin uzanması ise hiç arzulanmamaktadır. Buna mukabil sözde “söz” olarak sayfalara ve ekranlara yapıştırılan kusmuklar önce elimize, sonra dilimize, gözümüze kadar uzanırken, buraları da aşıp dinimize de uzanma şirretliğini göstermeye başlamışlardır. Kısaca Türk’ün mukaddeslerini çiğneme emrini alanlar ise, adı ne ve kim olursa olsun, hayâsızca ama sinsice bunu yerine getirmeye devam etmektedirler.
Fakat mesele burada bitmiyor.
Hele duygusal olma ve duygularda kalma hakkı bazılarının hiç mi hiç yok. Milletin vicdanından samimi yüreklilikle çıkan seslere kulak verilip verilmemesi de çok önemlidir. Milletin vicdanı yerine birilerinin cüzdanlarına bakmak, zengin kaşınsa fakir para verecek sanırmış sözünü acı bir şekilde hatırlatmaktadır. Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir, diyen bu ülkenin kurucusu herhalde gelecek nesillere en önemli mesajı da vermek istemiştir.
Evet beyler!
Bu ülkenin kurucusunun karakteri, bu milletin de karakteri olduğu çok iyi bilinmelidir. Bu mesajdan ders almak istemeyenler ya Türk Milleti’ni iyi tanıyamamış, ya da bir gaflet ağına takılmışlar demektir.
Beyler!
Bu millet aç kalmış, susuz kalmış, tarlalardan otlar toplayarak hayatlarını ve mukaddeslerini devam ettirmeye çalışmışlardır. Bu günler yakın tarihte yaşanmıştır. Hattâ bunları yaşayanlardan bazıları aramızda yaşamaktadırlar. Fakat iyi biline ki bu durumlarda dahi hassasiyetlerini haysiyetlerinde toplamış, özgürlüklerini ve bağımsızlıklarını hiçbir şeye değişmemişlerdir. Hattâ çeşitli adlar altında kurulan menfaat şebekeleri dahi bu arzulara gem vuramamışlardır.
Türk’ün mukaddesleri üzerinde kimsenin, ama hiç kimsenin; siyasetçilerin, bilim ve sanat adamı sıfatlıların, dönmelerin, devşirmelerin, bazı Nobel adayı yeni yetmelerin oyun oynama, koltuk koruma cambazlığı yapma, bilimsel sıfatlar takınarak saldırılara geçme hakları yoktur. Hiçbir zaman da olmayacaktır. Fakat bulundukları makam ve mevkilerden istifade ederek böyle bir yanlışlığa düşenlerin akıbetlerini tarihte ibretle görmek mümkündür.
Diyeceğim daha çok ama şimdilik dâhili ve haricî bedhahlara dikkat oluna! Ancak bu dikkat; çalışma, üretme ve her alanda orijinali ortaya koyma çabalarını birlikte getirmekle meyvelerini verebilecektir.
**
Tarih Geleceği de Yazar.
Tarih üzerine çok şeyler yazılmış ve bundan sonra da yazılacaktır. Özellikle “tarih felsefesi” yapanlar “tarih”in ne olduğu, ne olması gerektiği, ne olacağı, neden, niçin, nasıl sorularına da cevaplar aramaya, bunları tartışmaya da çalışmışlardır. Şurası bir gerçektir ki tarihçi geçmişi yazarken tarih geleceği yazar. Tarihin özelde milletlerin, genelde insanlığın hafızası olduğu da vurgulanan özelliklerindendir. Bu konuda daha birçok örnekler getirilebilir.
Tarihi bilenler bilir ki tarih “dün” değil “yarın”dır. Tarihi sadece “dün” yanılgısıyla ve “dün”de kalmış anlayışıyla okuyanlar, okumaya çalışanlar boşa kürek çektiğinin farkında olmayanlardır. Eğitimde de tarihi aynı anlayışla okutanlar, okuyanlar da bu kafileye bilerek veya bilmeyerek katılmış demektir. Bu konuyu son günlerde, hatta haftalarda “gündem”i oluşturan ya da çeşitli sebeplerle gündemde tutulan asker-sivil haberleri, ilgili çabalar ve çalışmalar, doğru, eksik veya yanlış yayınlar sıcak tutmaya devam etmektedir. Meseleyi fazla dağıtmadan bir alıntı yaptıktan sonra tarihin bir başka ve önemli özelliğinden de bahsedilebileceği görülecektir.
Gustav von Hochwächter’in Balkan Savaşı Günlüğü “Türklerle Cephede” adı ile S. Toydemir tarafından Türkçeye çevrilen eserin başına Mahmut Muhtar Paşa’nın Balkan Savaşı’na dair anılarının sonuç bölümü eklenmiş. Bu bölümden aktardığım aşağıdaki paragrafı günümüzdeki “güncelleri” de dikkate alarak okuduğumuzda bizde birçok şeyi tedai ettirdiği ya da ettireceği anlaşılacaktır:
Mahmut Muhtar Paşa diyor ki; “… Gazetelerde hakaret etmedik devlet bırakmadık. İkide bir kesin bir sayıymış gibi, var olmayan otuz milyonluk Osmanlılıkla övündük. Ne yazık ki üç yüzyıldan beri çeşitli bozgun, acınacak durum ve eğitimsizlik aynası olan tarih sayfalarımıza bakmayarak, sürekli altı yüzyıllık şan ve şereften söz edip, yüksekten uçarak kendimizi aldatmaktan bir an bile geri kalmadık. Bilimden, sanayiden, ticaretten yoksun, yoksulluk ve sıkıntı içinde bulunan ve çeşitli unsurlardan oluşmuş ve millet bilincini oluşturan dayanaklardan yoksun, siyasal yaşamını sürdürmesi ancak diğer devletlerin birbirleriyle dalaşmalarına dayalı, toprakları büyük, ancak gücü küçük bir devletçikten başka bir şey olmadığımızı anlamak istemedik. Gerek bu durum gerekse her şeyden önce iç düzeni sağlaması gereken ordunun, darbeciler elinde oyuncak olması ve subayların görevlerinden başka her şeyle ilgilenmeleri, Avrupa tarafından bizim için beslenen tüm umutları söndürüp nefret uyandırdı. İşte başımıza gelenler, tüm bu durumların hak ettiğimiz sonuçlarıdır.”
Bu tespitleri okuyunca bazılarımız mevcut gazetelerin bir köşe yazarının yazısı olabileceği veya günceli konu edinmiş yeni yayınlanan bir kitaptan alındığı da sanılabilir. Oysa her ikisi de değildir. Sanki günümüzün basınına yansıyan idarecilerin ve toplumun topyekûn dikkatlerini çekerek aylarca oyalayan ya da yıllara dağılabilecek olan bazı olaylarını ve felsefesini çağrıştırmaktadır. Mesela gazetelerde hakaret etmedik devlet kelimesi yerine kişi, kurum ve kuruluş kelimelerini koyarsak zamanımızdaki bazı gerçekleri daha iyi anlamış oluruz herhalde… Artık “otuz milyonluk Osmanlılık” yerine şimdilerde de yetmiş küsur milyonluk nüfusla bir “övünme”nin çeşitli vesilelerle çeşitli mahfillerde dile getirildiği, bazı etkili ağızlarca dillendirildiği de bir gerçektir. Yani ister Osmanlıdan deyiniz isterse tarihten deyiniz bu özelliğimizi hala devam ettiriyoruz! Devam ettiriyoruz. Çünkü neredeyse son kırk yıldır önce “ideolojik” kimlikli daha sonra da “etnik” kimlikli “bozgunculuk” gibi tehlikeli bir terör belasını en acı bir şekilde yaşayarak… Belki de yaşatarak…
Tarih sayfalarımıza bakmadığımızdan ya da onu sadece hamaset metaı haline getirdiğimizden yüksekten uçarak kendimizi aldatmaya da devam etmekteyiz… “Biz büyüğüz! Biz şöyleyiz, böyleyiz! Şanlı, şanlı ve şanlı!”… Gayet iyi anlaşılıyor ama ya şimdi, ya içinde bulunduğun zamanda da duygulardan arınarak, gerçeklerin aynasına bakmaktan çekinmeyerek yaşananlar ve yaşatılanlarla hangi “büyüklüğü” görebiliyorsun? Ya da “büyüklük”, “şanlılık” mana mı değiştirdi lügatlerde acaba?
Zülfü yâre dokunsa da söylememiz gerekiyor. İdeolojilerin çeşitli ve farklı kulvarlarında görülen, asıl amaçları hem üzüm yemek hem de bağcıyı dövmek olan duygu ve peşin yargı bezirgânları bu uçma ve uçurma işini aslında kendileri payanda olarak kullanıyorlar. Aynen insanın insan olabilme ve insanlıkta kalabilme değerlerini koltukları ve mideleri adına kullandıkları gibi… “Aynen” diye başlayan cümleleri çoğaltmak mümkün.
Sayıları yüzleri geçen basın yayın organları, yine sayıları yüzlere ulaşan çeşitli resmi veya gayri resmi kuruluşlar, bir başka deyişle sivil toplum kuruluşlarının acaba kaçı ciddi, sürekli ve samimi anlamda gündemlerine bilimi, sanatı, kültürü taşıyorlar? Bilim yerine nelerle uğraşılıyor, uğraşılması isteniyor? Milletin yoksulluk ve sıkıntıları hangi yapay gündemlerde hasıraltı edilme gözü açıklığına uğratılıyor? Dün Osmanlı yıkılırken bilim hurafelere teslim edilmişti. Zamanımızda ise, çok akılcı ve çağdaş olduğunu sık sık tekrarlama ihtiyacı duyan zamanımızda dört yönlü yayınlar ağında bilim yerine fincan ve yıldız falları, magazin bombardımanları bir süreç halinde… “Fikir” mi dediniz? Daha çok komplo teori uzmanları “fikir ve düşünce adamı” yerinde arzı endam ediyorlar.
Millet bilincini oluşturan dayanaklar zorlu bir milli mücadelenin neticesinde yıllardır oluşturulmaya çalışılmışken, henüz daha tamamlanmamış iken, bunlar giderek silikleştirilmeye ve Mahmut Muhtar Paşa’nın işaret etmiş olduğu dönemlerdeki yoksunluğa doğru sürüklenme izleri görülüyor… Hala tarih aynasından yüzümüzü kaçırmak niye? Bütün kökleri ve gelişmişliği ile bir insanı, bir milleti ayakta tutan, hatta bütün insanlığın “insansızlık krizi”ne tutulmasını engellemede çok büyük görevler üstlenen “dayanakların” hangi akıllının (!) ya da akıllıların milletin hayatından çekmek istemesine göz yumulmakta veya fırsat verilmektedir. Tarih bu gafleti işleyenlerin nasıl cezalandırıldığının örnekleriyle doludur.
Paşa’nın, “iç düzeni sağlaması gereken ordunun, darbeciler elinde oyuncak olması” ifadesi de zamanımız için manidar bir anlam kazanmaktadır. Döneminin bir tespitini yapan ve artık yazdıkları “tarih” olan Mahmut Muhtar geleceği yani günümüzü yazmamış da sanki başka bir şey mi yapmıştır? Köklü kurumlar baki ama burada çalışan kişiler geçicidir. Doğru veya yanlış bazı kişilerin şahsında topyekûn bir kurumu hedef olarak göstermek ya da saldırmak hangi akıl ve vicdanın alacağı bir iştir?
Biraz iddialı bir söz sayılmazsa, her tarih biraz geleceği yazar, şeklindeki hükmümüzün örnekler göz önünde bulundurulduğunda pek fazla gerçekçi olmadığını söyleyebilmemizin mümkün olmadığı anlaşılacaktır. Yani tarih yaşanmışlığı ile geçmişte kalırken işaret ettiklerinin bütünüyle de daima geleceği yazmaktadır.
**
Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in Davasında Dönemin Gazetelerinin Tavırları
Bilindiği gibi Mehmet Kemal Bey, Ermenilerin ve dönemin işgalci güçlerinin, özellikle İngiltere’nin baskısıyla, onlara yaranmak için Ermeni tehcirinden dolayı yargılanıp 10 Nisan 1919’da idama mahkûm edilen ve daha sonra kendisine “Milli Şehit” unvanı verilen eski Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıf vekilidir.
Biz, bilinen hikâyesini anlatmak yerine Kemal Bey’in yargılandığı 1919 yılının 6 Ocak ve 10 Nisan tarihleri arasında yayınlanan bazı gazetelerin tavırlarına işaret etmeye çalışacağız:
İstanbul gayri resmi işgal altında, ülkenin her tarafında isyanlar ve işgaller devam ediyor ve böyle bir ortamda Mehmet Kemal Bey yargılanıyor. Daha doğrusu sonu önceden belirlenmiş olan bir yargılama yapılıyor.
Kemal Bey, Bekirağa Bölüğü’nde hapis yatarken, yurdun her tarafı İngiliz oyunlarına sahne olurken, İstanbul Beyoğlu’nda bazıları işgalcilerle balolar düzenlerken, henüz mahkeme başlamamışken 6 Ocak 1919 tarihli Alemdar Gazetesi’nde Refii Cevat (Ulunay) şöyle yazabiliyor: “Siyasette hangi yol? İngiltere’nin eğilim duyduğu taraf şimdiye kadar siyasetin hiçbir safhasında hiç iflas etmemiştir, edemez. Menfaatimizi İngiltere’nin müttefikleriyle bize açacakları ana siyasette görüyoruz.”
Bu mandacı kafa yalnız değildir elbet. Daha sonra bu daha garazkâr ve kindar yazılar da yazacaktır. Ancak gazetelerde “Tarihi Muhakeme” başlığıyla verilen ilk duruşma başlamadan mahkemenin başkanlığına getirilen Mahmut Hayret Paşa daha yargılamalar başlamadan beş altı gün önce, yani 30 Ocak 1919 tarihinde Sabah gazetesine verdiği beyanatta başlamayan mahkemenin ne sonuç getireceğini açıkça işaret ediyor ve ; “Bu, Reşit gibi, Sabit gibi, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal gibi memleketi kanlar içinde bırakan cani şahısları kaymakamlığa, mutasarrıflığa ve valiliğe kadar terfi etmiş ve hemcinsini koyun keser gibi boğazlamış olanlar şimdi serbest serbest geziyorlar. Kanun nazarında bunlar suçludur, canidir. Bunlar da cezalandırılmalıdır” diyordu. Diyordu ve kurulan Divan-ı Harbi Örfi mahkemesinin başkanlığına getiriliyordu. 19 Duruşmanın ilk 12’si Mahmut Hayret Paşa başkanlığındaki mahkeme tarafından yapılmıştır.
Gazetelerde “Tarihi Muhakeme” başlığıyla verilen ilk duruşma 5 Şubat 1919 Çarşamba günü saat 10.45’te başladı. Ertesi gün Müdahil avukatların mahkeme üyeleri üzerindeki etkisi Sabah gazetesinin (6 Şubat 1919) haberinde şöyle veriliyordu:
“Mahkeme hakikaten garip bir şekil alıyor davacı vekillerinin ekseriya mahkeme üyelerine etki ettikleri, vazifelerine müdahale ettiklerini, mahkeme başkanlığının çoğunlukla zanlılar aleyhinde şimdiden kararını vermiş olduğunu açıkça hissettirir bir vaziyet aldığı görülüyor. Bunlar mahkemenin yüceliğine zarar verir, sonunda da verilecek kararın önemini düşürür…”
Dördüncü duruşmanın yapıldığı 11 Şubat 1919 tarihli Sabah Gazetesi’nde Ali Kemal “Siyasette Hatalarımız” başlıklı yazısında esnaftan bir vatandaşla arasında geçen konuşmayı veriyor ve şu inci tanelerini (!) döküyordu:
“Esnaf:
-Beyefendi, ne için Sabah’ın baş makalelerinde Türkleri müdafaa etmiyorsunuz da, Ermenileri ediyorsunuz?
Ali Kemal:
-Hemşeri doğru söyle, İttihat ve Terakki’nin hangi kulübüne kayıtlısın?Bu zavallı Türk, her nasılsa ocağa intisap peyda etmişti. Hiç şüphe yok, o saika ile böyle fikren zehirlenmişti. Aman yarabbi ne cehalet.”
Aynı gün Memleket gazetesinde Mütareke ortamında bazı Türklerin Ermeni tehciri suçlusu olarak yargılanmasını ele alan İsmail Hami (Danişment) mevcut sosyal şuuraltını “Biz bu gibi zamanlarda iyi, kötü, her ne yaparsak mutlaka harice beğendirmek maksadıyla yaparız” cümlesiyle ortaya koyuyordu. Elbette “beğendirmek” ardından “yaranma”yı peşinden getiriyordu. Nitekim ertesi gün aynı gazetede aynı yazar 5. Duruşmanın olduğu gün şu sorgulamayı yapıyordu: “Hükümetin icraatı İngiliz etkisi altındadır… Acaba neden yalnız bizden çıkan mücrimler cezaya layık görülüyor da, diğer anasıra mensup olanlar kollarını sallaya sallaya aleyhimize propaganda ile meşgul olabiliyorlar.” Fakat buna karşı duymazlık öne çıkarılıyor, oralı bile olunmuyordu.
Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal Bey’in on iki duruşmadan meydana gelen mahkemesinin 6 Mart 1919’da 1.safhası kapanmış, çeşitli nedenlerle mahkemeye ara verildiği günlerde kana susamış bir kalemi okuyoruz… İbretle okuyor ve hayret ediyoruz. 12 Mart 1919 tarihli Alemdar gazetesinde Refii Cevat yazıyor. Şu cümlelere ve de bu cümlelerdeki kine, nefret dolu duygulara dikkatinizi çekmek isterim. Bakınız neye çağırıyor insanları bu zevat:
“Sehpalar bu adamlara layık değildir. Koparılması lazım gelen bu kafalar kütükler üzerinde kesilip günlerce ibret taşında kalmalı… Tehcircilerin tutuklanması yetmez. Bunların kafalarının koparılması gerekir… Tutuklamalar gözümüzü doyurmadı. Daha ziyade şiddet! Daha ziyade şiddet! Daha ziyade şiddet!”
Buna mukabil İstanbul işgal altında, kurumlar işgal idaresindeyken henüz beyinlerini işgalin emrine vermemiş olan gazeteciler de vardı. Bunlardan Süleyman Nazif, 6 Nisan tarihli Hadisat gazetesinde mevcut duruma, uygulamalara ateş püskürüyordu. Son duruşma başlamadan bir gün önce mert bir kalemin feryatları, şikâyetleri vardı:
“Türk Milleti’ne yapılan haksız ithamları kabul etmiyorum. Özellikle Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in davasının son günlerinde Türk Milleti’ne yönelik hücumlara dikkat edilmelidir. Ermenilerin sevki askeri sebeplerledir. Ancak bu esnada suiistimali olan İttihatçıların ağır bir şekilde cezalandırılmaları gerekir. Ben İttihatçıları değil, Ermenilere karşı dinimi, ırkımı, devlet ve milletimi müdafaa etmek istiyorum. Bana Ermenileri kim öldürdü, diye soruyorlar. Ben de bu soruya; Van’da, Bitlis’te, Erzurum’da, İran’da ve Azerbaycan’daki yüz binlerce Müslüman’ı kim öldürdü? Sorusuyla cevap vermeye inatla devam edeceğim. “
Tabii bu ses, bu yazılanlar ne duyuluyor ne de dikkate alınıyordu. İşgal, hükmettiklerine bildiklerini okutturmaya, istediklerini unutturmaya devam ediyordu çünkü. Kemal Bey, mahkeme sonunda yaptığı tarihi savunmasında mahkeme salonundaki herkesi etkiliyor, duygulu anlar yaşanıyor. Bu durumu 8 Nisan tarihli Hadisat ve İkdam gazeteleri; “ Aslında çok düzgün bir şekilde okuduğu savunmasında Kemal Bey salondakiler üzerinde büyük bir tesir yaparak, onları hüngür hüngür ağlatmıştır” şeklinde veriyor. Yine Alemdar’da Refii Cevat bu durumu alaycı bir şekilde eleştirmekten geri durmuyor 9 Nisan tarihli sayısında: “Bahaeddin Şakir uğursuzluklar getiren bir beyin ise Kemal Bey ve arkadaşları bu düşüncenin matemler hazırlayan bir kolu idiler. Kanun kolu da keser, düşünceleri de söndürür.”
Yaranma duygusu galip gelip 10 Nisan 1919 tarihinde bir Perşembe akşamı Kemal Bey şehit edildiğinde yine o bilinen kafa Refii Cevat, Alemdar gazetesinin 12 Nisan 1919 tarihli sayısında ; “O (Kemal Bey) bir kol idi. Şeriatın kuvvetli satırı, insanlık için zararlı bir unsur olan kolu kopardı. Sıra onu düşünen dimağlardadır. Bu kafalar, taşın altında ezilmeli, onlar nasıl milletin kadınlarını dul bıraktılarsa kendi kadınları da dul kalmalı” diye kinini kusmuştur. Böyle vicdanını askıya almış bir şekilde yazarken, yine aynı zat Kemal Bey’in görkemli cenaze töreninden rahatsız olmuş, kendi kendini yemiş olacak ki 15 Nisan 1919’da ; ”Onun cenazesi, dört hamal ile mezarına gönderilmeliydi” diye yazmaktan kendini alamamıştır.
R.Cevat, son vasiyetinde kendisinin cenazesinin Konya’da Mevlana Türbesi’nin karşısındaki Üçler Mezarlığı’na gömülmesini isteyerek “Gel, ne olursan ol yine gel” çağrısında bir vicdan aklama umudu içerisine girmiştir herhalde.
*
Ali Fethi Okyar, “Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin ve bu kabinenin tuttuğu felaket yolunu tasdik eden padişahın tarih önündeki mesuliyetini aradan geçen zaman unutturamayacaktır. Çünkü Kemal Bey’in suçlu görülerek idamı ile kendi öz devletimiz, bu cinayet iddialarının doğruluğunu kabul ve tasdik etmiş olmaktaydı” diye yazmıştır. Maalesef ne kadar da haklı çıkmış bulunmaktadır. Zamanımızda da sürmekte olan “soykırım” iddiaları ve bu iddiaları kalemlerine dolayan R.Cevat’ların hala varlığını sürdürmeleri Kemal Bey’in şahsında yapılmış olan büyük bir tarihi hatanın ürünleri değil midir?
Kemal Bey’in idam öncesi söylemiş olduğu son sözleri hatırlatmak istiyorum:
“Sevgili vatandaşlarım, ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki, ben masumum. Son sözüm bugün de budur, yarın da budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa KAHROLSUN BÖYLE ADALET!..”
Ne diyebiliriz?.. Allah, Türk Milleti’nin idaresinde görev alanları bir daha bu tür telafisi mümkün olmayan tarihi hatalar yapmaktan uzak eylesin…
***

İdam Sehpasında İki Milli Şehit
Osmanlı’nın zor zamanlarında ikisi de Mektebi Mülkiyeyi Şahane’de okudu. Pırıl pırıl birer genç olarak başarı ile mezun oldular. Amaçları ülkesine ve milletine hizmet etmekti.
İkisi de idari görev yapmış oldukları yerlerde çeşitli dersler vererek muallimliklerde de bulundular. Çocukları ve gençleri eğitmekten de büyük zevk aldılar. İnsanlara ve çevresine en iyi şekilde yardımcı olma çabalarını sürdürdüler.
Tarihleri farklı da olsa ikisi de Beyrut’un değişik kazalarında görev yaptı. Adaletli uygulamaları ile Osmanlının değişik yapısı içerisindeki zorlukların üstesinden gelmeyi başardılar.
Farklı yerlerde görevler yaptıktan sonra Mevlana diyarı Konya ikisinin de uğrak ve görev yeri oldu.
İkisi de adaletli, çalışkan, azimli birer idareciydiler. Çevrelerinde seviliyor ve sayılıyorlardı. Mücadeleleri hep bu yoldaydı.
Milletini, vatanını imanı derecesinde seven bu iki şehit de Milli Mücadele’nin yürekten destekçileri arasındaydı.
İkisi de savaşan ordumuza erzak temininde var güçleri ile gayret gösterdiler, çırpındılar, başardılar ama milletin büyük başarısını görmek kısmet olmadı.
İkisi de bağımsızlığı kişiliğine bir türlü sindirememiş Damat Ferit’in ve yandaşlarının gazabına uğramaktan kurtulamadı.
İkisi de İngiliz muhipler cemiyetinin, Ermeni patrikhanesinin ve kilisesinin düzenledikleri listelerinin başında yer alıyordu. İkisi de kurban seçilenlerin önündeydi.
İkisi de tutuklanarak, Nusret Bey’in “Tarihin Dönek Mahalli” dediği Bekirağa Bölüğüne atıldılar.
İkisi de kendilerine emredilen yer değiştirme görevini yerine getirmekten suçlandı. İkisi de Ermeni tehcirinden yargılandı.
İkisi de belirli yerlerce kurgulanan düzmece, haince hazırlanan rezil iftiralara uğradılar.
İkisinin mahkemesinde de azınlık üyelerin hâkim olduğu, İngiliz muhiplerinin çoğunlukta olduğu kişiler yer aldı.
İkisi de tarihin daha sonra suçlu bulacağı, kararı çok önceden belli olan, düşmanlık ve kin esası üzerine oturtulmuş uyduruk bir mahkemede yargılandı.
İkisi de genç yaşlarda aynı adaletsiz mahkemenin verdiği kararlarla karşı karşıya geldi.
İkisi için de gazetelere ilanlar verilerek yalancı şahitler toplandı.
İkisi için de özellikle Alemdar gazetesi ve Refi Cevat ateşler püskürdü, işgalcileri ve işgal yanlılarını sevindirdi.
İkisi için verilen kararlarda da ecnebi devletlere yaranmak amaçlanıyordu.
İkisinin kaderleri öyle birleşmişti ki ikisi de Beyazıt Meydanı’nda asıldı.
İkisi de ailesine sadece ve sadece yoksulluk bıraktı.
İkisinin ailesine de Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından maaş bağlandı ve ikisine de MİLLİ ŞEHİT ünvanı verildi.
Ve ikisine de Türk Milleti sahip çıktı ve sahip çıkmaya devam edecektir.
Bu iki MİLLİ ŞEHİT, sözde Ermeni kıyımı davasından yargılanarak “ecnebi devletlere yaranmak için asılan” Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıf Vekili Mehmet Kemal (1 Mart 1884-10 Nisan 1919) ve Bayburt Kaymakamı ve Urfa Mutasarrıfı Mehmet Nusret( 1876 - 5 Ağustos 1920) Beylerdir.
Yazıma merhum Mehmet Kemal Bey’in son sözleri ile “FERTLER ÖLÜR MİLLET YAŞAR” diyoruz.
***
Hatırlatma Zamanı
Tarihe ve zamana hükmetme, tarihi olduğu kadar zamanı da yönetme ve bunlardan hep kendileri adına pay çıkarma çabalarının ortalama yüz, yüzeli yıl öncesinden zamanımıza uzandığını görmemezlikten gelemeyiz. Dünya üzerinde böyle bir kin besleyiciliğini büyük savaşların tarihi bile yazmamıştır. Sözde “Ermeni Soykırımı” masalı hariç…
Bunun adı sıradan bir “çaba mıdır” yoksa asırları kucaklayan ve gelecek asırları da şimdiden tahakkümü altına alan belirli mihrakların projelerini gerçekleştirmeye yarayan bir “kin midir?”, işi hakça analiz edebileceklere bırakıyorum.
Neredeyse 1870’lerden zamanımıza inadına bir suçlu arama ve bu suçlunun da Türkler olduğu her türlü ortam, şart ve imkânlardan faydalanarak dünya gündeminin başına geçirme “bir kısım” Ermeniler tarafından sürdürülmekte yarar görülmektedir. İşin garibi bu yararı görenler her türlü eylemlerinin ardından da “dünya barışı” sözünü de dillerinden düşürmemektedirler.
Nisan ayı geldi ya artık dünya gündemini bile onlar belirlemeye ya da bütün gündemleri kendi lehlerine döndürmeye başlamışlardır. Güya Ermeni lobileri 24 Nisan’da tüm dünyada “Sözde Ermeni soykırımını” anma hazırlıklarını şimdiden hatırlatmaktadırlar. Hemen her yıl sanki bu ay onlara hizmet etme, onları anma, öne çıkarma gayesiyle belirlenmiş bir ay gibi işlenmeye çalışılmaktadır.
Tarihi ters çevirmek, saptırmak artık yetmemektedir. Dünya siyasetini ve politikalarının hep kendilerinden bahsetmesi, kendilerini gündemde tutması gibi çabalar da gözlerden uzak kalmamaktadır. İşte Obama’nın Türkiye’yi ziyaretini bahane eden “bir kısım” Ermenilerin hemen bundan kendilerine pay çıkarmaya kalkışmaları da bunun bir göstergesi olmuştur. Haber ajanslarının verdiği bilgilere göre Amerikan Ulusal Ermeni Komitesi (ANCA), ABD Başkanı Barack Obama'nın Türkiye'yi ziyaret etmesine az bir süre kala, Amerika'da yaşayan Ermenileri, Beyaz Saray'ı arayarak Obama'ya "Ermenilere verdiği sözü" hatırlatmaya çağırmış.
Durumu izleyip, göreceğiz bakalım.
Peki ya biz neyi ya da neleri hatırlatmaya çağıracağız acaba? Yahut böyle bir hassasiyetimiz veya söyleyecek bir şeyimiz hiç mi yok?
Vardır elbet! Olmalıdır, olacaktır.
Öncelikle 24 Nisan’ın ve dolayısıyla diğer günlerin de neden sözde “Ermeni soykırımı günü” olamayacağı var olan belgelerle ve gerekirse bütün dünya dillerine çevrilerek ortaya konulmalıdır:
Tarihi saptıran bütün iddialara karşı ülkenin pek çok yerinde ardı ardına patlak veren Ermeni isyanlarının Osmanlı Devleti’nin bazı tedbirler almasını zorunlu kıldığı, döneminde önce savaş şartları ortamında sürdürülen isyanların hiç kimseye fayda getirmeyeceğinin vurgulandığı, bu isyanların durdurulması gerektiğinin belgeleri açık bir şekilde yayınlanmalı. Sonra da evet 24 Nisan 1915 tarihinde bazı Ermeni ileri gelenlerinin bu nedenle tutuklandığının ilanı tekrar tekrar yapılmalıdır... Şurası da tarihi bir hakikattir ki 24 Nisan 1915 tarihinden önce Rus ordusu bünyesinde ya da gönüllü olarak Kafkasya'da oluşturulan Ermeni alayları bünyesinde Osmanlı ordusuna karşı savaşan Ermenilerden ölenler olmuştur. Ülkenin çeşitli yerlerinde çıkan İsyanlarda da ölen Ermeniler olmuştu. Ancak 24 Nisan 1924 tarihinde, bir Ermeni'nin burnu dahi kanamamıştır. Yerli tarihçilerin yanında bazı yabancı tarihçiler de bu konuda görüş birliği içindedirler.
Eğer hatırlatmaktan bahsedilecekse çok hatırlatacaklarımız var… Evet hatırlatılmalıdır:
Yalancı şahitler, sahte belgeler ve bilgilerin yanında malum güçlerin baskılarıyla Osmanlı’nın 10 Nisan 1919’da Kaymakam Kemal Bey’in, 20 Nisan 1920’de Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey’in ve daha birçoklarının nasıl idam edildiği de hatırlatılmalıdır.
Vicdan ve izan sahibi yabancı gözlem ve araştırmacıların ifade ettikleri gibi Ermenilerin Türk çocuklarına, kadınlarına, yaşlılarına nasıl akla ve hayale gelmedik işkence yaptıkları ve öldürdükleri konusundaki yazdıkları da hatırlatılmalıdır.
Konu hatırlatmaya kaldıysa daha çok, çok hatırlatacaklarımız var.
Ne Lütufkâr imişsin Ey Meşhurluk!
“Şöhret afettir.”
Bundan yıllarca önce duygularımı “Bizde Meşhurlar” adıyla şu şekilde dile getirmeye çalışmışım:
Şunlar siyasetle tanınanlar/ Şunlar diyetle tanınanlar / Daha da meşhurdur/ Sadece etle tanınanlar/
Felaket tellalcısı ekranları geçer/ Felaketle tanınanlar/ Bizde ne “yan”lar, ne “san”lar/ Tanınmaktan düşmüştür şanlar/ Mevsimler göç hazırlığındaki telaşta/ Çok aranacak bir gün/ Olacak elbet/ Maharetle tanınanlar.
Şu günlerde “meşhurluk” çok meşhur oldu. Adı ilim ve sanat sıfatlarıyla anılan bir kuruluş bile ancak “meşhurlara” konferanslar verdiriyor. Nasıl “meşhur” olması hiç önemli değil! İster kadın programlarında kafasıyla bardak kırsın, isterse yüksek frekanslı cıyaklamasıyla ekranları çatlatsın. Birine hakaret edip veya birinden küçültücü sözler işitsin önemli değil yeter ki meşhur olabilsin. Ya da ayda bilmem kaç sevgili değiştirmekle caka satsın. Ardından da magazin programlarında ahlak dersi vermeyi de unutmasın. Önemli olan “meşhur” olması, meşhurrr…
Artık önüne gelen “meşhur” arıyor. Meşhurlar aranıyor! Öyle ya ne varsa şu meşhurlarda var artık! Kurtuluş “… da, … de “ değil artık! Son umudumuz “meşhurlar” kaldı. Koro halinde haykıralım artık “Kurtuluş meşhurlarda! Umudumuz meşhurlar!”
Mesela “reyting” peşinde misiniz? Programınızın puan, cebinizin para görmesini mi istiyorsunuz ya meşhur birini bulmalısınız ya da programınızdan bir meşhur çıkarmalısınız.
Bir televizyon programı mı yapacaksınız önce “meşhur” birini bulmalısınız. Meşhur olduktan sonra her şeyi bilir, her şeyi en iyi yapar! Çünkü meşhur her konuda ve her alanda sorularınıza cevap verir. Yüksek perdeden ahkâm kesmeyi çok iyi bilirler. Çukurun çukuru tarzanca konuşmalarıyla seviye problemi olmayanlara kendilerini dinletebilirler.
Nitelikmiş, ilimmiş, sanatmış, bunlarda neyin nesi…
Ne varsa meşhurlukta var! İster uçun, ister kaçın, ister çalın, ister çırpın çok mu önemli? Yani nasıl olursa olsun her şeyden önce bir meşhur olun! Meşhur olduktan sonra arkasından diğerleri tıpış tıpış gelir. Ekranlar emrinize amadedir, gazeteler köşelerine buyur ederler, ödüller, modullar arkasından gelir.
Mesela kendini yönetemeyenlerden ülke yönetimi mi bekliyorsunuz? Önce ve her şeyden önce “meşhur” birini bulmalısınız. İki kitap bile okumadan “meşhur” olmuştur ya ekonomiyi de bilir, eğitimi de… Gelecek planlarını çok iyi yapmayı baktığı ve baktırdığı fallardan öğrenmiştir. O halde niçin beş yıllık kalkınma planları yapamasın? Yurdunu tanımaz ama dünyayı iyi tanır! Ona göre her tatilde gittiği Havai adalarıdır dünya…
Eğitiminiz ne olursa olsun önemli değil! Uzmanlık alanınız hiç mi hiç önemli değil meşhur değilseniz! Meşhur değilseniz göze giremez, meşhur değilseniz bir şey bilemezsiniz. Meşhur değilseniz “hak” konusu da tartışılabilir! Meşhurlara “işletilenler” ile meşhur olmayanlara “işletilen” sosyal hayatın her türlü kuralları da farklılık gösterir, adillik değil.
Bundan sonra babalar evlatlarını karşılarına alıp galiba şöyle diyecekler:
Bak evladım. Okumak da ne, bilim de ne, sanat da ne? Nasıl olursan ol önce “meşhur” ol, sonra bilim adamı, uzman, sanatçı olursun. Olmasan da seni öyle sayarlar zaten. Anlayacağın önce “meşhur” ol, sonra adam olursun! Özgeçmişinde meşhurluk yoksa da biraz zor iş bulursun, zor!
Ah! Ne Lütufkâr imişsin Ey Meşhurluk! Aşkının esiri olduk, her şeyi sende görür, sen de bulur olduk!
***
İşte Size Demokrasi Fotoğrafları !!!
|
Oldum olası şu şaşırmış gibi görünme oyunlarına aldanmalara bir anlam verememişimdir. Neredeyse her fırsatta zamanını kollayıp benzer tavırları ve davranışları ortaya koyan, görünürde iki ayrı ülke olmalarına rağmen temelde bir “zihniyet” olan saldırganın her davranışına şaşırırız. Ya da bazıları bu zihniyetin saldırganlığında bile kerametler aramaya, güzel tablolar göstermeye kalkarlar.
Nasıl mı?
Aynen Afganistan’ın, Irak’ın işgalinde olduğu gibi… Bu zihniyet güya buralara “işgal” amacıyla değil “demokrasi” getirmek için girmişler. Bütün dünya eğer sağır ve kör değilse nasıl bir demokrasi getirmiş olduklarını görmüşlerdir bunların…
Görmüşlerdir:
Amerika’nın Irak’ta yaptığı işkenceleri… Görmüşlerdir ama basın bu durumu hayretle karşılamıştır. Yani yine sahte şaşkınlığı oynamışlardır. |
Öyle ya Irak’a “demokrasi” gelecekti değil mi? Koskoca Başkan yalan söyleyecek değildi ya! USA, Irak’a demokrasi getirmek için gelmişti. Bizler ya da birileri de bu koca yalanı yutmuştu...
Bekliyorduk Irak’a demokrasi gelmesini.. Bekliyor ve aslında görebiliyorduk da, daha doğrusu sezebiliyorduk sızdırılabilen haberler kadarıyla..
Neticede ne oldu?
Irak’ta ne kadar kimyasal silah bulunmuşsa şimdi de o kadar demokrasi var.
Irak’a ne kadar demokrasi getirilmişse o kadar da insanlık getirilmiş!
İnsan hakları var! Zulümle, işkenceyle, tecavüzle birlikteliği elden bırakmayan bir garip insan hakları! Zaten işkencenin yapıldığı hapishanenin adı da Ebu Garip Hapishanesi.
İşkencenin tanıkları olarak yayınlanan (ancak izin verildiği kadarıyla) fotoğraflar daha “dün” kadar yakın olan tarihi hatırlayanları pek şaşırtmıyor. Tarihten haberi olmayanlar ya da ders almayanlar ise yine garip ve anlaşılan geçici bir şaşkınlık içinde.
Aynı şaşkınlık bugünlerde de yaşanıyor maalesef…Demokrasi havarilerinin ağzı açık vaziyette…
Aynı aldanmanın ve aldatmanın sık sık yaşandığı gibi… İsrail’in Gazze’yi bombalaması, hiç bir hedef ayırımı yapmadan Hitler’den ders değil miras almışçasına bir katliama girişmesi yine bütün dünyanın gözü önünde gerçekleştiriliyor.
Güya yetkililer ve aklı ermişler olarak yine şaşırıyor, üzüntülerimizi bildiriyor, demeçler veriyor ve de nutuklar çekiyoruz.
Bu “zihniyet” ki, kendisini zayıf hissettiği ya da sinsi projeler ve planlar peşinde olduğu zamanlarda hümanizmi, demokrasiyi, barışı dillerinden düşürmemişlerdir. Fakat saldırdıklarında, yakıp yıktıklarında bir ses çıkmamıştır. Yaptıkları rezillikleri; çocuk hastanesini, camileri bombaladıklarını, kan ve göz yaşlarını üstelik bir marifetmiş gibi internette yayınlama sadizmi göstermeleri de zihniyetlerin karanlığını olduğu kadar hastalıklı durumlarını da sergilemektedirler.
Bu zihniyet işte o zihniyettir. Değişmedi, değişmeyecek…
Başka ne bekliyordunuz? İşte size demokrasi fotoğrafları!
Farklı, insanca bir muamele mi bekliyordunuz?
Malum zihniyet değişir mi sanıyordunuz?
Adım adım ulaşmaya çalıştıkları gayelerinden vaz geçeceklerini kim söyledi?
Bu sorulara benzer onlarca soru sıralanabilir. Dünya basının son günlerde İsrail’in Gazze’de yaptığı katliamlara yer vermesi ve bunu da hayretle karşılaması da düşündürücü… Fakat Türkiye’deki basın yayın organları da neredeyse aynı şaşkınlığı gösteriyor pozunda… İşte bunlara diyoruz ki:
Elbette Çanakkale’yi unutursanız şaşarsınız...
Kıbrıs’ı unutursanız şaşırmış gibi olursunuz..
Özellikle Milli Mücadele’nin ruh kökenini anlama çabası göstermez, anlama gayreti içerisine girmezseniz meselelere sağlıklı bakamazsınız.
“Bağımsızlığı” “bağlı” olan yerlerde ararsanız, ancak dudak bükersiniz...
Bütün bunları bile yapmayı bilemez ve “çağdaş” sevdalara soyunma hastalığı adına “hoş görü” uyutulmuşluğunda debelenirseniz asıl sizlere şaşmak gerekir.
Beyler! Dün bilmem kaç bin kilometreden topraklarımızı işgal için gelerek, bu topraklar kendilerine mezar olunca “hoşgörümüzü” anlama basiretinden mahrum olanların torunları bu toprakları karnaval yeri yapma yüzsüzlüğünü her yıl yenilemektedirler. Ama bu toprakların kurtarılması adına şehit olanların torunları olan bizler (diğerlerine sözüm yok) hangi gafletteyiz acaba?
Birinci Dünya savaşında Anadolu’nun işgali ne adınaydı acaba?..
Osmanlı’yı mı kurtarmaktı? Demokrasi mi getirmekti?
“Hasta adam”ı iyileştirmek mi, boğazını sıkıp canını almak mı?
Yoksa leş kargaları misali Anadolu’yu parçalamak mı?
Maraş’ta, Antep’te, İzmir’de, İstanbul’da insanımıza yapılan zulmün fotoğrafları hangi arşivlerde? Lütfen hafızalarımızı tazelemek için de olsa biraz tarih okuyalım.
İstiklal Marşı şairinin dediği gibi; “Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi ne belâ” olarak tanımlanan zihniyet değişecek mi sanıyorsunuz? “Hoş görü”yü bunlar için “hoştgörü” haline getiremediğimiz sürece pek bir şeyler değişemeyecektir.
İşte bunun hiç mi hiç değişmediğini anlamak için, birazcık vicdanı olanların büyük acı duyacakları, en azından hak ve hakikat adına sorgulayacakları tarihten ders çıkarmak için yakın tarihimize bakmanın bile bizleri şaşırmamaya götüreceğine inanıyorum.
Yoksa “demokrasi” uğruna ortaya konan zulmün resimleri daha çok “demokrasi fotoğrafları” olarak şaşırtacak, bizler şaşırdıkça o zihniyet gayelerini bir adım daha gerçekleştirmiş olacaktır.
|
Yüzyıllık Kin ve Bir Grup Aydınlar(!)
Kültürümüzde çok öz olarak ifade edilen bazı atasözleri, deyimler var ki bazı durumları anlatmamızda hemen imdadımıza yetişirler. Mesela “Ev sahibini bastıran hırsız”, “Hem suçlu hem güçlü” ve benzeri sözler gibi… Durup dururken bu da nereden çıktı, demeyiniz. Çünkü bugünlerde basında ve internet sayfalarında verilen bir haber son yılların tekrar tekrar ısıtılarak gündeme taşınan ya da gündemde tutulmaya çalışılan sözde soykırım yalanının yeniden dikkatlere sunulmasıyla ilgiliydi.
Haber; “300 kadar Ermeni aydın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e açık mektup göndererek, 1915 olaylarının “soykırım” olarak tanınmasını istedi” şeklinde veriliyordu.
Bu haber beni önce “aydın” kavramı etrafında düşündürdü. Yakın zamanlarda, bir yerlerden bir şeyler çağrıştırdığı kesindi. Önce bunu düşündüm. Hatırlamaya çalıştım ve sonunda hatırladım tabii ki… Sizlerde hatırlayacaksınız. Hani bazı aydınlarımız(!) hem de bir üniversitede toplantı yaparak güya bir “Ermeni soykırımı gerçeği” olduğunu bilimsel(!) bir şekilde ortaya koymuşlar ve bunu da bir bildiri ile ilan etmişlerdi… Yine adı malum bir Türk aydını(!) –acaba böyük yazar mı demeliydim- Türklerin 1915’te bir milyondan fazla Ermeni’yi öldürdüğü keşfini(!) heyecanlı bir şekilde çeşitli mahfillerde dillendirmişti.
Düşündüm… Cumhurbaşkanına mektup yazan üçyüz Ermeni aydınının tavrı ve tutumu karşısında bizim bazı aydınlarımızı(!) hatırladım. Bunlardan bir kısmı daha önce yaptıkları yetmiyormuş gibi şimdi de güya 1915 olaylarına dikkat çekmek amacıyla 15 Aralıkta “Ermenilere yönelik ‘özür diliyoruz’ adıyla bir imza kampanyası başlatacaklar ve Ermenilerden bireysel olarak özür dileyeceklermiş. Basın, haber siteleri bu haberlerle doldurulmaktadır.
İki ayrı ülkenin aydınlarının tarihi bir olay karşısında tavır alışlarının ülkemiz aleyhinde olması ve bu konuda birleşmeleri ister istemez bir sorgulamayı da gündeme getiriyor. Bu durum tarihi gerçeklerde ve hatta “milli mesele” haline gelmiş bir davada şer kutbunda yer almak acaba ne ile izah edilebilirdi?
Birincisi bilgisizliklerine, cahilliklerine verilebilirdi bu tutumları. İkincisi “aydın” kimliklerinin sınırlar dışında da duyulmasını arzulamak ve oralar tarafından da onaylanmayı istemek gibi aşağılık kompleksi içinde psikolojik sorunlar yaşadıkları da akla gelebilirdi… Fakat daha sonraları basına yansıyan sözlerinden her iki kimlik içerisinde olmadıkları anlaşıldı. Yani aydınlar(!) ne cahildiler ne de sadece psikolojik bir vaka idiler. Aslında bunlar üçüncü bir tavrın neo-temsilcileriydiler. Maalesef bu tip Türk (mü, değil mi pek bilemiyoruz) aydınlarının, bazılarının komplo dedikleri ama aslında tarihi kökleri olan büyük bir projenin çok minnacık, belki esamesi bile pek okunmayacak olan kuklalarıydılar. Dikkat edilirse “hain” falan demedim. Çünkü hem aydın hem kişilik bozukluğu bir arada olamayacağı gibi hem “aydın” hem de “hain”lik bir arada barınamaz. O halde bunlar “aydın” etiketi yapıştırılmış kişiler olduklarına yani “aydın” olmadıklarına göre geriye “kukla” olmak veya “kişilik bozukluğu” kalmaktadır.
Son yıllarda yayınlanan ve yayınlanmaya devam edilen Başbakanlık Osmanlı Arşiv belgeleri herkese, her görüşten insana açık hale getirilmiştir. Bu belgeler incelendiğinde bile, bahsedilse bahsedilse ancak bir Türk soykırımından bahsedilebileceği gerçeği ortaya çıkacaktır. Arşivlerde araştırmalar yapan birçok araştırmacıya ve eski Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu’na göre; Ermeniler sadece 1914`ten 1919 tarihine kadar 1 milyondan fazla Müslümanı katletmiş. Bu tarihten sonra da katliamın devam ettiğini ortaya koyan belgeler, 1914`ten önce 93 Harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus harbi sırasında Kafkasya`da öldürülen binlerce Ahıska Türkü`nü bu rakamlara dahil etmiyor. Aynı şekilde Ermeni zulmünden kaçmak isteyen iki milyona yakın ahalinin yarısının bu göçler sonucunda öldüğü de sözü edilen verilerin içinde değil. Dolayısıyla bütüncül bir rakamla bahsedildiğinde Ermenilerin kendi uydurma ve abartı rakamlarının dahi çok üstünde Müslüman’ı katletmiş oldukları ortaya çıkıyor.
Elbette örnekler bu kadarla sınırlı değil. Hemen kısa bir araştırmaya başvurulduğunda bile Türk’e yönelik katliam sayısı giderek artıyor. Yine Halaçoğlu’na göre Ermenilerin katliam örneklerini çoğaltmak mümkün, ancak toplamda ortaya çıkan sonuç bütün Ermeni tezlerini bertaraf etmeye yeterli. Başbakanlık Osmanlı Arşivi kayıtları 1914`ten 1919 yılına kadar 1 milyondan fazla Müslüman’ın katledildiğini, 1921`e kadar süren zaman zarfında da katliamların devam ettiğini ortaya koyuyor. Arşiv kayıtlarında ortaya konulan belgeler Ermenilerin toplamda yaklaşık iki milyon Müslüman’ı katlettiği tespit edilmiş durumda. Tabii bu rakam sadece arşiv kayıtlarında geçmiyor, yabancı ve yerli çalışmalarda da yerini buluyor. Amerikalı tarihçi Justin Mc Carthy, bir Ermeni soykırımının yaşanmadığını, aksine Ermenilerin Müslümanlara yönelik ciddi bir katliama giriştiklerini söylüyor. Rakamlar konusunu ise Mc Carthy, `ölen Müslümanların sayısı Ermenilerin sayısından daha fazla idi` şeklinde özetliyor.
Örnekleri dışarıda ve içeride Ermeniler tarafından öldürülen Türk devlet adamlarını, temsilcilerini de vererek artırmak bu yazının sınırlarını çok çok aşar. Merak edenler bu konuda yayınlanmış olan yüzlerce belge ve kaynaklara ulaşabilirler. Ancak bütün bunların neticesinde dense dense bir Türk soykırımı yapılmış olduğu söylenebilir.
Bütün bunlara karşılık dış güçlerin ve devletlerin çabalarını anlıyorum. Hatta Papa 16. Benediktus’un Ermeni piskoposlardan oluşan heyeti kabule hazırlanırken, Kardinal Kasper, Vatikan’ın 1915’teki olayları “soykırım” olarak nitelediğini hatırlatarak, “papa, Türklerin hoşuna gitmese de soykırım kelimesini kullanmıştır” (Radikal, 25 Kasım 2008) demesini de yadırgamıyorum. Çünkü bunlar zihniyetlerinin, devam etmekte olan Haçlı zihniyetinin ifadelerini dile getiriyorlar. Peki ya bizim bir grup aydına(!) ne demeli. Herhalde bunlara daha çok “yemek yediği tabağa tükürenler” denebilir…
Hadi bunlardan, bu “bir gruptan” da vazgeçtik. Üniversitelerimizde yüzlerce, binlerce aydın, yazarlarımız, düşünürlerimiz imzalar toplayarak, bunları dış dünyada ilgili yerlere, başka devletlerin mercilerine, kurumlara, kuruluşlara ulaştırarak topyekûn bir tepki vermede neden birleşemiyorlar acaba? Bu soru da benim bir türlü merak hanemden silinmiyor.
Bu konularda şahsi çok değerli araştırmalar, yayınlar yapılmaktadır. Özellikle son yıllarda yapılan bu çalışmaları elbette görüyor, takip ediyor ve çalışanları yürekten kutluyoruz. Ancak bütün bu çalışmalar, bu ürünler Türk aydınında henüz topyekûn bir tepki şuuru oluşturamamış ki bu birliktelik davranışını göremiyoruz. Bu birliktelik oluşturulamadığı sürece de yüz yıllık kinin saldırıları ısıtılıp ısıtılıp bütün dünyanın gündemine getirilebiliyor.
***
Çürüme Bulaşıcıdır.
Çürüme bir yerden başladı mı hemen her alana bulaşabiliyor. Eşyanın, insanın ve toplumun gerçeği de hemen hemen aynı neticeye götürüyor.
Mesela bir ulu çınar bile içten içe bir çürüme illetine tutulduğu zaman bakarsınız ki hiç beklenmedik bir zamanda ve aniden yıkılıp gitmiştir. Dikkat, rikkat ve hassasiyet yoksulu ve yoksunu olanlar kendilerinin ani olarak adlandırdıkları bu durum karşısında hayretlerini gizleyemezler. Çünkü onlar ne çürümeyi hazırlayan haşaratlara ne de ulu çınarın zaman zaman çıkardığı inlemelerine kulak vermemişler, gözlerini üzerine hassasiyetle çevirmemişlerdir.
İnsanın ve toplumdaki çürümenin gerçeğine gelince…
Önce değerler, önce ölçüler her alanda ve her platformda çürütülmeye ya da çürüdüğünü gösteren işaretler verilmeye, yoksa icat edilip öne sürülmeye başlar. Mesela insanın ve dolayısıyla içinde bulunduğu toplumun varlığını her anlamda sağlıklı olarak sürdüren, bu sağlıklı yapının devam etmesine vesile olan akla gelen hangi “değerler” varsa önce aşındırılmaya ardından da çürümeye bırakılmaya başlanmaktadır. “Aile” kurumuna çeşitli sebeplerle ve akla hayale gelmedik şekillerde, bazen çok sinsi olarak hücum anlayışları çürümenin bulaşıcılığını açıkça gösterir. Öyle ki önce aileyi meydana getiren fertleri bir arada tutan sevgi, saygı, fedakârlık, anlayış, hoşgörü, önemseme, paylaşım gibi değerlerin çürütülmeye başlaması adına sosyal hayatın bütün alanlarında planlı girişimler başlatılmıştır. Bu girişimlerde bilim ve sanatın yanında çeşitli kurum ve kuruluşlar, etkisi ve bulaştırıcılığı tartışılmayan medya da bilerek ve de sinsi bir şekilde araç olarak kullanılmaktadır.
Aile içi değer arz eden ilişkiler, davranışlar güya bilim adına önce çözülmeye ardından da çürümeye bırakılmaktadır. Sosyal bilimlerdeki aktarıcılığın kültürel varlık sorgulanmadan şablon olarak giydirilmeye çalışılması garabet, hastalıklı insan davranışlarını ve bu davranışların oluşturduğu çürüme toplumlarını hazırlayabilmektedir. Mesela aile içi demokratik anlayış adına, “özgürlük” kazandırma adına önce hafiften aile sofralarında alkole yer verilmesi gibi… Sevgi ve sevecenliğin sınırlarını, ölçülerini kaldırıp sapkınlıklara kapı aralamak gibi… İnsanın, insanlığın sağlıklı gelişimine yarayan her türlü “meşru”yu yıkma girişimlerini varlığın her alanında sergilemek gibi… “Helal”, “haram”, “hak”, “hukuk” tanımazlığı “özgür davranış” şekli olarak göstermek ya da bunları sadece kendi söz konusu olduğunda gündeme getirmek ve gündemde tutmak gibi… Elbette bu konularda örnekleri çoğaltmada sıkıntı çekmek mümkün değil.
Çürüme bulaşıcıdır.
Bir defa bir yerlerden başlamaya görsün. Önce bireyi, sonra aileyi, sonra kurum ve kuruluşları derken toplumun bütün kesimlerine sirayet kaçınılmaz gibidir. Neticede bu durumdan insan ve insanlık ölçüleri de nasibini alır, payına düştüğü kadar çürümeye davetiye çıkarır. Kural tanımazlık, meşru olana karşıtlık değerleri çürümeye bırakmakla kalmaz her anlamda ve her alanda ölçüsüzlüğü şirin gösterme gösterilerini, propagandasını da yapmaya devam eder. Örnek mi? Sosyal alanda her anlamdaki fuhşiyatın her fırsatta ve her yerde “haber”, “program”, “sanat”, “özgürleşme”, “magazin” ve benzeri maskeler altında ısrarlı bir şekilde gösterilmeye ve işlenmeye devam edilmesi… Örnek mi? Dergilerden gazetelere, radyolardan televizyonlara hemen her alanda örnek sıkıntısı çekilmesi mümkün değil hiçbir zaman…
Tarihe, olaylara, problemlere ideolojik gözlüklerimizle bakmayı mutlak ve genel-geçer ölçü yerine koymakta ısrar etmek insan olma fakirliğimizin ve çürümeye başlamışlığımızın bir başka yönü. Tarihimizi ve bütün insanlık tarihini ideolojilerimizin bize ancak sınırlı olarak sunduğu dar, eksik ölçüler içerisinde değerlendirerek yeni karşıtlıklar, yeni düşmanlar, yeni hainler ya da vatanseverleri muhayyilemize doldurabiliyoruz. Sonra da bu muhayyilemizdekiler gerçeğin ta kendileriymiş gibi algılayarak kendimize yeni davranış biçimleri belirliyoruz. Oysa yaşanan algılamalar sadece duyularla sınırlı olmadığı gibi tarihi algılarımız da sadece kısıtlı bilgilerle bizi “doğru”ya götürmede eksik kalacaktır. Bilinmelidir ki eksiklikler ya da sınırlılıklar bazen insan idrakinde beyazı siyaha, siyahı beyaza dönüştürecek kadar etki yapar. İşte bunun farkında olunmadığında olayları veya tarihi değerlendirmelerde, bakışlarda “ölçüler” de çürümüşlüğe bulaşmış demektir.
İnsanın kendi kendine yargılayıcı, ölçüler koyucu “rol” biçmesi… İnsanın kendini kiramen kâtibi, ahret hâkimi ya da savcısı sanmak gibi bir sanı içinde diğer insanlara bakması ve onları bu rolü ile değerlendirmeye, yönlendirmeye, tanımaya ve tanıtmaya kalkması… İnsanın içinden toplumun dışından çürümeye devam ettiğinin en tehlikeli göstergelerinden biridir. Pek rahat bırakmıyorlar ama bir yere kadar rahatlığın battığının da bir yansımasıdır bu… Düşünün bir insanın tarihe, olaylara, insan davranışlarına, düşüncelerine kendi kendine biçmiş olduğu “rol” ile bakmasını ve değerlendirmesini… Özellikle basınımızda, aydınımızda(!), politikamızda ve çevremizde bu tiplerden o kadar çok bulmak mümkün ki…
***
Ya Bizden Kim Özür Dileyecek?
Türk devleti ve milletine saldırıların bir başka boyutu olan Ermeni kini ısıtılarak tekrar gündeme sokulmuştur. İster istemez bu “bir grup”un dini kinleri mi acaba diye düşünmekten uzaklaşamıyoruz. Bu apaçık bir gerçektir.
Çünkü yıllardır uğraştıkları ve bir türlü başaramadıkları ve başaramayacakları Türk-Kürt düşmanlığını körükleme projeleri suya düşmüştür.
Mezhep çatışmalarını destekleme projelerinden de umduklarını bulamamışlardır.
Sanat, siyaset, basın yoluyla gizli veya cilalanmış hainliklerinden, Türk Milletinin değerlerine saldırganlıklarından da amaçlarına yeterince ulaşamadıklarını görmüşlerdir.
Nereye ve nasıl el atsalar hüsrana uğramışlardır. Kendileri için büyük çaplı gelişmelerin olmaması onları bir anlamda kudurtmuştur. İşte bu kudurganlıkla saldırganlıklarını aslında sürekli olarak gündemde tuttukları konuyu yeni baştan ama güya aydın(!) tafraları ile dillendirmeye başlamışlardır.
Biz hep affettik.
Ne menem oldukları malum olan bir grup, Türk’ün tarihi, asaleti, hoşgörüsü ve hatta affı üzerine saldırıya geçmiştir. Farklı cephelerde geliştirdikleri saldırılarını bu yöne de kaydırmaya, ağırlık vermeye başlamışlardır.
Tarihte ve hatta yakın tarihlerde baskı, şu veya bu sebeplerle affedilen Ermeni teröristleri bu asaleti anlayamamışlar, tekrar tekrar isyana kalkışmışlardır. Hatta 2. Meşrutiyet öncesi affedilerek çıkanlar Meclise mebus bile olmuştur. Mesela Kozan Mebusu Hamparsum Boyacıyan buna örnek olarak gösterilebilir.
Ermeni çeteciler içinde yaşadığı devletin başkanına, yani padişaha isyan etmişler, affedilmişler…
Devlete isyan edilmişler, affedilmişler…
Birinci Dünya savaşında düşmanla işbirliği yaparak orduyu arkadan vurmuşlar… Affedilmişler…
Yakmışlar, yıkmışlar… Affedilmişler…
Vatanına sadık kalan soydaşlarını bile hunharca öldürmüşler… Affedilmişler…
Kocası, oğlu askerde olan kadınların ırzları ve namusları çiğnenmiş, buna karşılık bunu yapanlar sadece sürgüne gönderilmişler… Yani yine affedilmişler…
Peki, bunlardan kim özür dileyecek?
Gözünün önünde üç aylık yavrusu tandıra atılan analar mı?
Erzurum’da bir Rus generalin bile dayanamayarak anlattığı feci saldırganlıklarıyla, uzuvları kesilerek camii avlusuna üst üste yığılanlar mı?
Kocasının, babasının gözünün önünde ırzı kirletilenler mi?
Karnı vahşice yarılarak çocuğu çıkarılanlar mı?
Daha yakın tarihlerde yurt dışında Türk Devlet ve Milletini temsil eden ve yakınlarıyla birlikte dünyanın gözleri önünde vahşice öldürülenler mi özür dileyecek?
Karabağ’da öldürülen, buralardan sürülen, toprakları hala işgalde olan Azerbaycan Türkleri mi özür dileyecek?
Örnekleri çoğaltmak, daha da vahim olanları yazmak istemiyorum. Kaynaklar daha da kötü, daha da yürekleri dayanılmaz hale getiren örneklerle doludur.
Artık yeter demenin zamanı gelmemiş midir?
Sadece niçin Emekli Büyükelçilerden sert cevaplar geliyor? Yurt dışında malum cinayet şebekesince öldürülenler bu ülke adına oralarda değiller miydi? Bu ülkeyi temsil ettikleri için öldürülmedi mi?
Nerede bu ülkenin sahipleri olduğunu söyleyen, yazan-çizen aydınlar?
Aydın denince sadece o “bir grup” olanlar mı akla geliyor?
Seksen küsur üniversitesi olan bu güzel ülkemizin senatolarından topyekûn bir ses neden gelmez acaba?
Sanat adına milletine küfredildiğini öğrenen, duyan sanatçılarımız hangi demokratik tepkilerini ne zaman gösterecekler?
Bugünlerde partiler üstü düşünmeyeceksek ve partiler üstü birlik tepkilerimizi ortaya koyamayacaksak, daha ne zaman ortaya koyabileceğiz?
Talimatlar Şimdi Nereden Alınıyor?
Ülkemizin üzerinde senaryoların sahnelenmesi, kurgular, planlar dün de vardı, bugün de var. Ancak son aylarda diyebileceğimiz belirgin bir durum var ki bu durum hassasiyet sahibi olan hiç kimsenin gözünden kaçmamaktadır.
Yurdumuzda özellikle gündeme getirilerek, dikkat çekilerek tartışılan, bazen de tartışma yapılırken saldırılan, yıkılmaya ve bölmeye çalışılarak tarihi, dini, sosyal değerleri en azından aşındırma, zihinlerde soru işaretleri bırakma gayretlerinin yoğunlaştığı görülmektedir. Ülkemizde bir soğuk savaşın birçok cepheleri açılmaya, bu cephelerde saldırılar sürdürülmeye devam edilmektedir.
Belki ‘Bunda ne var? Bunlar yeni şeyler değil’ diyebilirsiniz. Ancak şahsen hiç de böyle olmadığı görüşündeyim. Çünkü yurdumuzda, özellikle basın-yayın aracılığı ile yapılmaya, gündemde tutulmaya çalışılan durumlar bana neredeyse bir asır önce Moskova Muharrirler kongresinde, bütün dünya komünist yazarlarına verilen ve memleketlerinde nasıl hareket edeceklerini gösteren 18 maddelik talimatın bazı maddelerini hatırlatmaktadır. İster istemez insanın aklına sahnelenen olayları sergileyenlerin şimdi talimatları nereden alıyor acaba diye sormak geliyor.
Zaman zaman krizleri bahane ederek kapitalizmin çöktüğü (inşallah bir gün gerçekten çökecektir), çökmekte olduğu varsayılarak tekrar komünizmi diriltmeye çalışanları saymaz isek komünizmin bütün dünyada iflas ettiği söylenebilir. Hatta Türkiye’de partisinin bile kurularak serbest hale geldiği halde seçimlerde esamisinin bile okunmadığı hatırlatılabilir. Ancak işaret edeceğim talimatlardan bazılarının bazı güçler tarafından hala kullanılabileceği hatta kullandığı da göz ardı edilemez herhalde.
Zamanımızda yaşanan ve yaşanmakta olan olaylara bakarsak bunlardan bazıları şöyle hatırlanabilir:
Bu güzel ülkemizde bazen etnik farklılıklar, bazen mezhep farklılıkları ve hatta bazen siyasi parti farklılıkları sık sık öne çıkarılarak değişik senaryolar uygulamaya konuluyor mu, konulmuyor mu? Elbette bu soruya “hayır!” demek mümkün değil. Fazla geriye gitmeye gerek yok. Mesela son iki ya da üç haftanın haberlerine göz attığınızda, medyanın programlarına baktığınızda örnekler bulmakta zorlanmayacaksınız. Konuyu doğrudan çok özele indirerek örnek vermek, birini veya birilerini öne çıkarmak istemiyorum. İşte bunlar, yani işaret ettiğimiz doğrultuda faaliyette bulunanlar Moskova Muharrirler Kongresinde verilen talimatnamenin aynen 2. Maddesini çağrıştırmaktadır. Bu maddede; “Halkınızı mümkün mertebe sınıf ve zümrelere bölünüz” ifadesi yer almaktadır. Cümle herhangi bir açıklama gerektiriyor mu acaba?
Yine son zamanlarda güya masum ve demokratik bir söylemle Diyanetin kaldırılmasını istemekten başlayarak şuuraltı dine saldırma davranışları sergileme oyunları… Herhangi bir “Müslüman” kimlikli kişinin yaptığı hataları bunlar İslam’dan kaynaklanıyormuş gibi durumdan vazife çıkararak İslam’a saldırmalar da adı geçen kongrede verilen talimatların 5.maddesini hatırlatmaktadır. Bu maddede; “Gizli, açık din düşmanlığı yapınız. Mezhep ve tarikat kavgalarını kışkırtınız” denilmekteydi maalesef… Alevi-Sünni ayrıştırmalarını sıkça işleme, gündemde tutma ve hatta sanki bunlar düşmanlık nedenleriymiş gibi sunulması da talimatnamenin işlemekte olduğunu göstermektedir.
Tarihimize, tarihi olaylara ve tarihi kişilerimize bakışlarda politize bir zihniyet ya da zihniyetler anlayışı ya at gözlükleri ile görmeye ya da Gazali’nin fil hikâyesinde olduğu gibi koca bir bütünün çok küçük bir kısmını o bütünün tamamı sanmak gibi büyük bir yanılgıya sürüklemiş olduğu bir gerçektir. Ancak buna rağmen benzer zihniyet her dönem varlığını devam ettirmeyi başarmıştır. İşte bu zihniyetleri çok iyi tespit etmiş olan, bunların varlıklarından faydalanmayı düşünenler insanların tarihi ile kavgalı olmasını başarmakla kalmamışlar bu kavgaların çok çeşitli taraflarını da oluşturmayı başarmışlardır. Geri dönüp baktıklarında bu başarılarında eksiklik görenler ilgili kongrenin, “Halkın çok sevdiği yahut milletçe kabul ettirilmiş olan kahramanları yıkmak zor olacağına göre, onları kendinize bayrak yapınız. Düşünce ve davranışlarını kendi zaviyenize göre yorumlayınız” şeklindeki 8.maddesini uygulama alanına sokmuşlardır. Zaman zaman ısıtılarak, tekrar tekrar gündeme getirilen yakın tarihimizdeki bazı olaylar ve liderler buna örnek olarak verilebilir. Mesela bu talimatname uygulayıcılarının olmazsa olmazlarından biri Vahdettin ile Gazi Mustafa Kemal’i kavga ettirmektir. Yok, bu olmadı Gazi’yi güya yıpratma ve aslında sinsice yıkma çalışmaları için çağın her türlü araçlarından faydalanarak taarruza geçme taraflılığını da seyretmemiz mümkün… Yani yine çarpık ya da zihinleri bir yerlerce çarpıtılmış zihniyetler iş başındadır. Yine aynı doğrultudaki talimatlar işlerliğini devam ettirmektedir. Bazıları da bu tuzağa maalesef gafletlerinden ya da bilgisizliklerinden dolayı düşebilmektedir.
Kongrede dile getirilen ve talimat olarak yazılan 12. Madde de zamanımızda sanki uygulanırlığını ve işlerliğini sürdürmektedir. Talimatnamenin bu maddesindeki şu ifadelere dikkatinizi çekmek isterim: “Nizamlara ve kanunlara karşı gelenleri destekleyiniz. Kargaşalık çıkarmak için muhalefet duygularını isyan derecesine vardırınız.” Son yıllarda özellikle “Demokrasi ve insan hakları” gibi maskelerle terörü, teröristleri, anarşistleri her platformda destekleme gösterileri bu maddenin açık bir uygulamasından başka bir şey değildir. Kendilerine hizmet veren otobüsleri yakanların davranışlarının ‘demokratik tepkiler’ olarak gösterilmesi, geceleri araba yakmaları “hak arama” olarak görülmesi de benzer talimat alanların bir başka yüzünü göstermektedir.
“Devamlı huzursuzluk kaynakları arayıp bulacak; bunları daha beter bir şekilde devam ettirmeyi başta gelen düstur addedeceksiniz” şeklinde verilen cümleler talimatnamenin 17.maddesini teşkil etmektedir. Bu maddeye paralel olduğunu rahatça söyleyebileceğimiz bazı olumsuz gelişmelerin örneklerini şimdilerde görmek mümkündür. Çünkü tarihte olmuş veya olduğu ileri sürülen olayların tekrar gündemi işgal etmesine zemin hazırlama yönünde sergilenen çabalar bu gerçeği göstermektedir. Mesela sözde Ermeni soykırımı safsatalarından sonra şimdilerde de sözde Kürt soykırımı, bilmem ne soykırımı iddiaları üzerinde durulmakla kalmamakta bunun bütün dünyada da propagandası yapılır duruma gelmektedir. Nitekim bu doğrultuda, 14 Kasım 2008'de hem de Avrupa Parlamentosu’nda “Dersim Soykırımı” adıyla bir iftira kampanyası başlatılmış ve bir basın toplantısı düzenlettirilmiştir. Hatta bu toplantıya bir ilimizin belediye başkanı ile parlamentoda grubu bulunan bir partinin iki milletvekili de katılmıştır.
Varsa kendi akıllarına, bilgilerine ve bilime danışmayı akıl edemeyenler sürekli olarak birilerinden, bir yerlerden talimatlar alma ve ona göre davranışlar sergileme huylarından ya da bağımlılığından hiçbir zaman vaz geçemeyeceklerdir. Tarih dün olduğu gibi bugün de bu gerçeği bize açıkça göstermektedir. Ancak bu talimat verenlerin hiçbir zaman özgürlük vermeyecekleri gerçeğini de tarihteki birçok örnek hatırlatmaktadır. Talimat alanların da bu durumu hiç unutmaması gerekir. Tabii ki “köle” olma istekleri ağır basıyorsa bu toprakların ve bu topraklarda yaşayanlarının çoğunluğunun bunu kabul etmeyeceğini bilmeleri gerekir.
***
Sanatı Toza Kaptırmak
Yıllardır çoğumuzun dikkatini çeken bir şey vardı sanat-edebiyat adına… İdeolojileri estiren slogan prangaları ile dolu kırıntılar kırıntılar. Buna sanatı, edebiyatı politize etmek de diyebilirsiniz… Ya da sanat ve edebiyatı katlederek politikanın emrine amade etmek… Bu durum hiçbir zaman azalmadı elbette. Kılık ve metot değiştirerek veya günün merak yollarını keşfederek, boşa geçirilebilecek ilgi alanlarını tespit ederek frekansını artırarak devam etmektedir. Burada insana, insanlığa, topluma fayda yerine belirli sermaye kesimlerine ve prangalarını altın lale diye kabullenmiş gruplara her türlü çıkar amaçlanmıştır. Sanatı, edebiyatı toza dumana katmanın gerisinde biraz da bu anlayışların payı vardır.
İşte bu durum özellikle son iki yılda hızını daha da yoğunlaştırarak dikkatleri büsbütün üzerine çekmeye başladı. “Komplo teorileri” adı altında veya dışında ama muhakkak siyasetin tozunun da ilerisinde belki çamuruna bulaştırılarak, hatta bununla üzeri kaplanarak sanki kitaplarla bombardıman edilmeye başlandı. Öyle ki bu tür yayınların meraklılarının arttığını ve kar hanesini umulanın üzerinde kabarttığını gören çoğu yayıncılar da ibrelerini bu yöne çevirdiler. Artık bilim sanat adına, geleceğe kalıcı ve önemli izler bırakacak eserleri yayınlamak yerine poli-tika’nın dilimizdeki anlamını kovalayan, insanların meraklarına güya bu yönde cevaplar arayan günü kurtaran, günceli anlatan kitaplar revaç bulmaya başladı. Ya da böyle bir sanıyı öne sürerek “cambaza bak!” oyununu oynamakta yarar görenlerin varlığı bütün akıllara siyah bir perde gibi indirilmektedir.
Bilmiyorum ne dersiniz? Acaba emperyalizmin farklı bir stratejisi olan kültürsüzleştirmenin farklı bir versiyonu mu ileri sürülmeye başlandı? Yıllardır sanat, ilim adına ideolojiler dayatmasını (hangi türü olursa olsun) sürdürmeye çalışanlar, sloganlarını okumamız için en kıymetli zamanlarımızı çalanlar şimdi de teknolojinin en son gücünü de kullanarak siyasetin tozuna komplo teorileriyle bulandırılmış kitaplarıyla hem paramızı hem de zamanımızı çalma yarışındalar.
Zamanımızı çalma yarışındalar… Hatta bunu şuurlu olarak yapmaktadırlar. Çünkü bilime ve siyasete “politize anlayışlar” bulaştırılarak bu bulaşıklığın şu veya bu şekilde, şu ya da bu “görüş” adına yapılmasında ister istemez bir durağanlık söz konusu olmakta ki bu da insanların, toplumun zamanının çalınması demektir. Zamanın çalınması bilerek karanlıkta bırakmaktır insanı, insanlığı… Bilimi, sanatı işaret ettiğim anlayışlarla hep geleceğe ertelemek, hep gelecek nesillerden medet ummak, yani bilim ve sanat adına geleceğe eserler bırakmamak apaçık bir sorumsuzluğu benimsemiş nesillerin örneğidir.
Artık “cambaza bak!” diyenlere de bakmak gerekir. Düşüncesizliği körükleyen, sorgulamayı aşındıran sosyal çalkantıların çıkardığı toz ve dumanın emrine meraklarımızı vermek yerine her kim olursa olsun bu rollere soyunanları yetiştiren zihniyetleri, davranışları ilimsizliğin, sanat yoksunluğunun beslediğini unutmamak gerekir. Siz toprağı adam akıllı işlemezseniz o topraklar üzerinde deve dikenleri de olacak ya da o toprakların bir kısmı görünerek veya hiç fark ettirmeden benden doğan ırmaklarla başka topraklara ve sulara sürüklenecektir.
Kısaca insanımızın önce kendisine ve sonra topluma yararlı, fayda getirebilecek yönde uyanık ve dikkatli olması gerektiği her türlü hastalıklı hesabın dışında işlenebilmelidir. Okunacak kitapları şırınga etmeye çalışan herkesten şüphe etme anlayışının yanında, “çok satan” tuzaklarına da pirim verilmemesi gerekir. Özellikle bunlar günün meraklarını giderme adına pohpohlanıyor, şişiriliyor ve çıkarın tezgâhlarında pişiriliyorsa zamanımızı çalmalarına izin vermemeliyiz.
Sanatı ve bilimi toza kaptırmamada birinci görev de beyinlerini Allah’tan başka bir şeylerin kulluğuna sunmayan, insan olarak bu hürriyet anlayışına bütün kapılarını açmış düşünme nimetini kullanan insanlara düşmektedir. Çünkü onlar verilen bu değerli nimetten sorumludurlar.
Sorumluluğumuzun idraki içinde olmak için de önce ve her şeyden önce görüş alanımız içindeki küçük tuzaklardan çok düşünce alanımızın fark edebileceği sinsi tuzaklara dikkat çekmemiz gerekir sanıyorum. Sanat edebiyat adına bunlardan biri de güncelin meraklılarını avlayan, onları reklamlarının ağına düşüren kitap kılıflı kâğıt tomarlarıdır.
Güne mesaj yollayan bu tür kitaplarla ebediyete mesaj gönderen eserlerin ayrılmasında her zaman için yarar olacaktır. Zaten meselenin püf noktası da burada yatmakta değil midir?
***
Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in Davasında Dönemin Gazetelerinin Tavırları
Bilindiği gibi Mehmet Kemal Bey, Ermenilerin ve dönemin işgalci güçlerinin, özellikle İngiltere’nin baskısıyla, onlara yaranmak için Ermeni tehcirinden dolayı yargılanıp 10 Nisan 1919’da idama mahkûm edilen ve daha sonra kendisine “Milli Şehit” unvanı verilen eski Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıf vekilidir.
Biz, bilinen hikâyesini anlatmak yerine Kemal Bey’in yargılandığı 1919 yılının Ocak–10 Nisan tarihlerinde yayınlanan bazı gazetelerin tavırlarına işaret etmeye çalışacağız:
İstanbul gayri resmi işgal altında, ülkenin her tarafında isyanlar ve işgaller devam ediyor ve böyle bir ortamda Mehmet Kemal Bey yargılanıyor. Daha doğrusu sonu önceden belirlenmiş olan bir yargılama yapılıyor.
Kemal Bey, Bekirağa Bölüğü’nde hapis yatarken, yurdun her tarafı İngiliz oyunlarına sahne olurken, İstanbul Beyoğlu’nda bazıları işgalcilerle balolar düzenlerken, henüz mahkeme başlamamışken 6 Ocak 1919 tarihli Alemdar Gazetesi’nde Refii Cevat (Ulunay) şöyle yazabiliyor: “Siyasette hangi yol? İngiltere’nin eğilim duyduğu taraf şimdiye kadar siyasetin hiçbir safhasında hiç iflas etmemiştir, edemez. Menfaatimizi İngiltere’nin müttefikleriyle bize açacakları ana siyasette görüyoruz.”
Bu mandacı kafa yalnız değildir elbet. Daha sonra bu daha garazkâr ve kindar yazılar da yazacaktır. Ancak gazetelerde “Tarihi Muhakeme” başlığıyla verilen ilk duruşma başlamadan mahkemenin başkanlığına getirilen Mahmut Hayret Paşa daha yargılamalar başlamadan beş altı gün önce, yani 30 Ocak 1919 tarihinde Sabah gazetesine verdiği beyanatta başlamayan mahkemenin ne sonuç getireceğini açıkça işaret ediyor ve ; “Bu, Reşit gibi, Sabit gibi, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal gibi memleketi kanlar içinde bırakan cani şahısları kaymakamlığa, mutasarrıflığa ve valiliğe kadar terfi etmiş ve hemcinsini koyun keser gibi boğazlamış olanlar şimdi serbest serbest geziyorlar. Kanun nazarında bunlar suçludur, canidir. Bunlar da cezalandırılmalıdır” diyordu. Diyordu ve kurulan Divan-ı Harbi Örfi mahkemesinin başkanlığına getiriliyordu. 19 Duruşmanın ilk 12’si Mahmut Hayret Paşa başkanlığındaki mahkeme tarafından yapılmıştır.
Gazetelerde “Tarihi Muhakeme” başlığıyla verilen ilk duruşma 5 Şubat 1919 Çarşamba günü saat 10.45’te başladı. Ertesi gün Müdahil avukatların mahkeme üyeleri üzerindeki etkisi Sabah gazetesinin (6 Şubat 1919) haberinde şöyle veriliyordu:
“Mahkeme hakikaten garip bir şekil alıyor davacı vekillerinin ekseriya mahkeme üyelerine etki ettikleri, vazifelerine müdahale ettiklerini, mahkeme başkanlığının çoğunlukla zanlılar aleyhinde şimdiden kararını vermiş olduğunu açıkça hissettirir bir vaziyet aldığı görülüyor. Bunlar mahkemenin yüceliğine zarar verir, sonunda da verilecek kararın önemini düşürür…”
Dördüncü duruşmanın yapıldığı 11 Şubat 1919 tarihli Sabah Gazetesi’nde Ali Kemal “Siyasette Hatalarımız” başlıklı yazısında esnaftan bir vatandaşla arasında geçen konuşmayı veriyor ve şu inci tanelerini (!) döküyordu:
“Esnaf:
—Beyefendi, ne için Sabah’ın baş makalelerinde Türkleri müdafaa etmiyorsunuz da, Ermenileri ediyorsunuz?
Ali Kemal:
—Hemşehri doğru söyle, İttihat ve Terakki’nin hangi kulübüne kayıtlısın?
Bu zavallı Türk, her nasılsa ocağa intisap peyda etmişti. Hiç şüphe yok, o saika ile böyle fikren zehirlenmişti. Aman yarabbi ne cehalet.”
Aynı gün Memleket gazetesinde Mütareke ortamında bazı Türklerin Ermeni tehciri suçlusu olarak yargılanmasını ele alan İsmail Hami (Danişment) mevcut sosyal şuuraltını “Biz bu gibi zamanlarda iyi, kötü, her ne yaparsak mutlaka harice beğendirmek maksadiyle yaparız” cümlesiyle ortaya koyuyordu. Elbette “beğendirmek” ardından “yaranma”yı peşinden getiriyordu. Nitekim ertesi gün aynı gazetede aynı yazar 5. Durşmanın olduğu gün şu sorgulamayı yapıyordu: “Hükümetin icraatı İngiliz etkisi altındadır… Acaba neden yalnız bizden çıkan mücrimler cezaya layık görülüyor da, diğer anasıra mensup olanlar kollarını sallaya sallaya aleyhimize propaganda ile meşgul olabiliyorlar.” Fakat buna karşı duymazlık öne çıkarılıyor, oralı bile olunmuyordu.
Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal Bey’in on iki duruşmadan meydana gelen mahkemesinin 6 Mart 1919’da 1.safhası kapanmış, çeşitli nedenlerle mahkemeye ara verildiği günlerde kana susamış bir kalemi okuyoruz… İbretle okuyor ve hayret ediyoruz. 12 Mart 1919 tarihli Alemdar gazetesinde Refii Cevat yazıyor. Şu cümlelere ve de bu cümlelerdeki kine, nefret dolu duygulara dikkatinizi çekmek isterim. Bakınız neye çağırıyor insanları bu zevat:
“Sehpalar bu adamlara layık değildir. Koparılması lazım gelen bu kafalar kütükler üzerinde kesilip günlerce ibret taşında kalmalı… Tehcircilerin tutuklanması yetmez. Bunların kafalarının koparılması gerekir… Tutuklamalar gözümüzü doyurmadı. Daha ziyade şiddet! Daha ziyade şiddet! Daha ziyade şiddet!”
Buna mukabil İstanbul işgal altında, kurumlar işgal idaresindeyken henüz beyinlerini işgalin emrine vermemiş olan gazeteciler de vardı. Bunlardan Süleyman Nazif, 6 Nisan tarihli Hadisat gazetesinde mevcut duruma, uygulamalara ateş püskürüyordu. Son duruşma başlamadan bir gün önce mert bir kalemin feryatları, şikâyetleri vardı:
“Türk Milleti’ne yapılan haksız ithamları kabul etmiyorum. Özellikle Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in davasının son günlerinde Türk Milleti’ne yönelik hücumlara dikkat edilmelidir. Ermenilerin sevki askeri sebeplerledir. Ancak bu esnada suiistimali olan İttihatçıların ağır bir şekilde cezalandırılmaları gerekir. Ben İttihatçıları değil, Ermenilere karşı dinimi, ırkımı, devlet ve milletimi müdafaa etmek istiyorum. Bana Ermenileri kim öldürdü, diye soruyorlar. Ben de bu soruya; Van’da, Bitlis’te, Erzurum’da, İran’da ve Azerbaycan’daki yüz binlerce Müslüman’ı kim öldürdü? Sorusuyla cevap vermeye inatla devam edeceğim. “
Tabii bu ses, bu yazılanlar ne duyuluyor ne de dikkate alınıyordu. İşgal, hükmettiklerine bildiklerini okutturmaya, istediklerini unutturmaya devam ediyordu çünkü. Kemal Bey, mahkeme sonunda yaptığı tarihi savunmasında mahkeme salonundaki herkesi etkiliyor, duygulu anlar yaşanıyor. Bu durumu 8 Nisan tarihli Hadisat ve İkdam gazeteleri; “ Aslında çok düzgün bir şekilde okuduğu savunmasında Kemal Bey salondakiler üzerinde büyük bir tesir yaparak, onları hüngür hüngür ağlatmıştır” şeklinde veriyor. Yine Alemdar’da Refii Cevat bu durumu alaycı bir şekilde eleştirmekten geri durmuyor 9 Nisan tarihli sayısında: “Bahaeddin Şakir uğursuzluklar getiren bir beyin ise Kemal Bey ve arkadaşları bu düşüncenin matemler hazırlayan bir kolu idiler. Kanun kolu da keser, düşünceleri de söndürür.”
Yaranma duygusu galip gelip 10 Nisan 1919 tarihinde bir Perşembe akşamı Kemal Bey şehit edildiğinde yine o bilinen kafa Refii Cevat, Alemdar gazetesinin 12 Nisan 1919 tarihli sayısında ; “O (Kemal Bey) bir kol idi. Şeriatın kuvvetli satırı, insanlık için zararlı bir unsur olan kolu kopardı. Sıra onu düşünen dimağlardadır. Bu kafalar, taşın altında ezilmeli, onlar nasıl milletin kadınlarını dul bıraktılarsa kendi kadınları da dul kalmalı” diye kinini kusmuştur. Böyle vicdanını askıya almış bir şekilde yazarken, yine aynı zat Kemal Bey’in görkemli cenaze töreninden rahatsız olmuş, kendi kendini yemiş olacak ki 15 Nisan 1919’da ; ”Onun cenazesi, dört hamal ile mezarına gönderilmeliydi” diye yazmaktan kendini alamamıştır.
R.Cevat, son vasiyetinde kendisinin cenazesinin Konya’da Mevlana Türbesi’nin karşısındaki Üçler Mezarlığı’na gömülmesini isteyerek “Gel, ne olursan ol yine gel” çağrısında bir vicdan aklama umudu içerisine girmiştir herhalde.
*
Ali Fethi Okyar, “Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin ve bu kabinenin tuttuğu felaket yolunu tasdik eden padişahın tarih önündeki mesuliyetini aradan geçen zaman unutturamayacaktır. Çünkü Kemal Bey’in suçlu görülerek idamı ile kendi öz devletimiz, bu cinayet iddialarının doğruluğunu kabul ve tasdik etmiş olmaktaydı” diye yazmıştır. Maalesef ne kadar da haklı çıkmış bulunmaktadır. Zamanımızda da sürmekte olan “soykırım” iddiaları ve bu iddiaları kalemlerine dolayan R.Cevat’ların hala varlığını sürdürmeleri Kemal Bey’in şahsında yapılmış olan büyük bir tarihi hatanın ürünleri değil midir?
Kemal Bey’in idam öncesi söylemiş olduğu son sözleri hatırlatmak istiyorum:
“Sevgili vatandaşlarım, ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki, ben masumum. Son sözüm bugün de budur, yarın da budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa KAHROLSUN BÖYLE ADALET!..”
Ne diyebiliriz?.. Allah, Türk Milleti’nin idaresinde görev alanları bir daha bu tür telafisi mümkün olmayan tarihi hatalar yapmaktan uzak eylesin…
*
Size Bir Şeyler Çağrıştırıyor mu?
Süleyman Nazif, “Soyuna, vatanına, tarihine ihanet etmiş olan insanların hiçbirini unutma Türkoğlu! Unutma ve affetme!...” der Batarya İle Ateş’te. Galiba bizim başımıza neler gelmekte ise hep bu unutuşumuzdan ve affedişimizden gelmekte.
Niye mi?... İşte cevabı:
1890 yılında Kumkapı Ermeni Kilisesi’nin baskınını düzenledi.
Osmanlı Devletine başkaldırı’nın simgesi olarak Tuğra parçaladı.
Eylemlerde Murat, Şeyh Murat, Agop kimliklerini de kullandı.
Ermeni Patrikhanesini basarak Cağaloğlu üzerinden Osmanlı Hükümeti’nin görev yaptığı Babıâli’ye baskın düzenleyip, ihtilal yapmak istedi.
26 Ağustos 1896 günü İstanbul’da Osmanlı Bankası binasını işgal ederek Avrupa’nın dikkatlerini üzerlerine çekmek istedi.
1894 yılı yaz aylarında “Şeyh Murat” kimliği ile Kürtleri yönetime isyan ettirmek amacıyla Diyarbakır Siirt arasındaki Sason Dağlarında bir isyanı örgütledi. Yakalandı ve Bitlis’te idama mahkûm oldu. İngiliz, Amerika, Fransız ve Rusların baskısıyla affedildi. Yıl 1907.
2. Meşrutiyet’in ilanının ardından 1909 yılında Adana Kozan’dan Osmanlı Meclisi’ne Mebus seçildi.
1.Dünya Savaşı’nın çıkışı ile “Öğdünlü Murat” kod adını kullanarak Sivas’a geldi. 30 bini aşkın Anadolu Ermenisi’nin Rus Ordusuna katılmasını sağladı.
Şubat 1918’de Rus Ordusu Kafkasya’ya çekilirken boşaltılan yerlerde yaşayan Türklerin topluca öldürülmesi emrini verdi. Erzincan’ın yakılması, Bayburt ve Erzurum’un harabeye dönmesi, köylerde ve mezralarda 500.000 Türk’ün hunharca öldürülmesi olayını gerçekleştirdi.
*
Yaptıklarının sadece birkaçını sıraladığım kişi Osmanlı vatandaşı Hamparsum Boyacıyan’dır… Kinlerini programlayıp projelendirenler aynı ideallerini şimdi de “sözde soykırımı” iddiasıyla sürdürmeye çalışmaktadırlar… Biraz da bunun sebebi affetme ve unutmaya dayanmıyor mu?
Ayrıca sizlere bu durum zamanımız açısından da bir şeyler çağrıştırıyor mu? Eğer “yok bir şey çağrıştırmıyor” diyorsanız… Heyhat! Yine unutma hastalığını yaşıyoruz demektir…
***