Günü gününe olmasa da "günlüğü" burada, bu sayfalarda okuyacaksınız.
Tekirdağ’da Kahvaltı
Yıllar önce Konya’da tanışıp dost olduğumuz, dostluk kurduğumuz bir aile 13 Nisan Cuma akşamı telefonla bizi aradı. İstanbul’a geldiğimizi biliyorlardı. Telefondaki ses “yarın sabah kahvaltısına bekliyoruz. Eğer gelmezseniz çok darılırız” dedikten sonra iyi günler dileyip telefonu kapattı. Nedense bu dost daveti bana memleketinden uçağa binip başka bir ülkede sabah kahvaltısı yapmaya gidenleri hatırlattı.
Eşim ve oğlumla durumu kendi aramızda konuştuk, muhasebe ettik. Başka çare yoktu. İstanbul’a araba ile bir buçuk saat kadar süren Tekirdağ’a gidecektik.
Biraz da ilk defa bir yere gitmenin heyecanı ile erken kalkmıştık. Niyetimiz sadece kahvaltı yapmak değil elbette şehri de gezmekti. Anlayacağınız hem ziyaret, hem ticaret gibi bir şey. Bizim ziyaretimiz dostlarla görüşmek, ticaretimiz de ilk defa göreceğimiz Tekirdağ’ı gezmek olacaktı. Yola çıkmadan önce nasıl geleceğimiz konusunda telefon edip tekrar bilgi aldık.
İstinye’den çıktığımızda günlük güneşlik bir hava vardı. Televizyonlarda sık sık izlediğimiz trafik keşmekeşi de yoktu. Sanki her şey; bu güzel hava, şu akıp giden sakin trafik ve İstanbul’un sabahı boğazı ile soluyuşu bizim için düzenlenmiş gibiydi. İstinye sırtlarından sonra Levent’ten geçip çevre yoluna düştükten sonra işte yol bizi Tekirdağ’a bağlamıştı. Arabayı oğlum kullandığı için bana da etrafı doya doya seyretmek zevki düşmüştü. Yolda bir süre gittikten sonra Marmara’nın kuzey kıyılarına paralel yol aldığımızı fark ettim. Hani derler ya, tıpkı öyle “deniz bir çarşaf gibiydi”. Etrafımızdaki arazi düzlüğünün yanısıra yeşilliği ile de çok hoş duygular bahşediyordu. Bir yanımız mavi bir yanımız yeşil ortasında biz gittikçe Tekirdağ’a yaklaşıyorduk.
Nedense daha çok adını askerlikle eş gördüğüm ya da bende askerliği çağrıştıran Tekirdağ’a girerken de güzel duygularla zenginleştim. Sırtını bir yamaca yaslayıp yüzünü Marmara’ya dönen bu güzel şehre daha girişte ısındım. Bizi karşılayacak olan dostumuz telefonda şehre girişten sonra altıncı ışıkta bizi beklediğini söyledi. Trafik ışıklarını saya saya şehrin içinde ilerliyorduk. Altıncı ışığa geldiğimizde, yolun sağında aile dostumuz Adem Bey bizi bekliyordu.
Dostumuzun oturduğu klasik tabirle, denize sıfır evine geldiğimizde gerçekten masa sabah kahvaltısı için hazırlanmıştı bile. Kısa bir hal hatır faslından sonra ellerimizi yıkayıp sofraya oturduk. Kahvaltımızı yaparken bu arada eski dostlardan ve eski günlerden bahsettik. Şimdi mazide kalmış olan o günleri, o günlerde geçen hatıraları yâd ettik. Şimdi ilköğretim sekizinci sınıfa gitmekte olan dostumuzun tek kızının üç tekerlekli bisiklet sürdüğü çocukluk günlerini çok tatlı gülüşlerle andık.
Kahvaltı bittiğinde evin denize bakan salonunda biraz oturduktan sonra bize planımızın ne olduğu soruldu. Biz de herhangi bir planımızın olmadığını ama şehri tanımak istediğimizi söyledik. Bunun üzerine hazırlanıp dışarı çıktık. Önce önemli ve tarihi olan yerler varsa oraları görmeyi arzuluyorduk. Aile dostumuz Adem Bey, şahsımın edebiyat ve sanata ilgisini bildiği için önce Tekirdağ Namık Kemal Evi’ni gezebileceğimizi söyledi. Vatan şairi Namık Kemal’in Tekirdağ doğumlu olduğunu biliyordum. Ancak onunla ilgili tarihi bir yerin olabileceğini düşünmemiştim. Aynı arabayla şehrin kısa sokaklarından geçerek ahşap yapılı bir evin önünde durduk. Bu şirin evin giriş kapısının üzerinde Namık Kemal Evi yazıyordu. Dışarıdan görüldüğü kadarıyla ev çok güzel ve bakımlı görünüyordu. İçerde bizi Anadolu Lisesi Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni Sezai Kurt karşıladı. Kendisinin burayla yakından ilgilendiğini söyledi. Zaten karşımızda başka herhangi bir ilgili de bulunmuyordu.
Mehmet Serez’in hazırlamış olduğu Tekirdağ Namık Kemal Evi isimli eserde bu evle ilgili şu bilgiler veriliyor:
Tekirdağ Namık Kemal Evi, Orta Cami Mahallesi Namık Kemal Caddesi No:7’de, Belediyeler, İl Özel İdare Müdürlüğü, Tekirdağ Milli Eğitim Vakfı, Vakıflar, Okullar, Gönüllü Kuruluşlar- Namık Kemal Derneği ve Tekirdağ halkının desteği ile inşa edilmiştir. 21 Aralık 1992’de temeli atılan bina, 21 Aralık 1993’te hizmete girmiştir. Pazar günleri hariç mesai saatleri arasında açıktır. 19. yüzyıl Osmanlı mimarisi tarzında üç kat olarak inşa edilen bina aslına sadık kalınarak yapılmıştır. Etrafında geniş bir bahçe duvarı vardır. Binanın dışı ve altı odası ahşap malzeme ile kaplanmıştır. Giriş merdivenleri ve holde Marmara mermeri kullanılmıştır.
Namık Kemal Evi:
Bahçe ve bodrum katı; zemin kat, Ahmet Yavuz Kurt Tekirdağ Mutfağı odası, 19.Fırka Atatürk Odası,
1.Kat; Namık Kemal Salonu ve Misafir Odası, Mehmet Serez Tekirdağ Araştırmaları Odası, Namık Kemal Odası, İsmail Bayol Yatak Odası bölümlerinden oluşmaktadır.
Namık Kemal Evi’ni sanki Onun “Hürriyet Kasidesi”ni okuyan gür sesiyle dolaştıktan sonra tekrar Sezai Bey’in odasına uğradık. Biraz sohbet ettik. Ev’le ilgili kısa bilgiler aldım. Namık Kemal Evi’ni tanıtıcı bir broşürün olmadığını da öğrendim. Oysa gelen ziyaretçilere bir tanıtıcı broşürün ne kadar faydalı olacağını kimse inkâr edemezdi. İlgili ve yetkililer inşallah bundan sonra böyle bir broşür hazırlayarak gelen ziyaretçilere sunarlar. Bu şekilde de daha şuurlu bir Namık Kemal Evi gezisi gerçekleşmiş olur.
Namık Kemal Evi’nden ayrılırken Sezai Bey yine de bizleri boş uğurlamak istemedi. Kendilerinin de doğrudan emekleri olan Tekirdağ İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün çıkardığı GERGEF adındaki derginin 2.sayısı (Nisan–2006) ve görev yaptığı Tekirdağ Anadolu Lisesi’nin çıkarmış olduğu “Genç Kalemler” dergisini bize hediye etti. Öğretmen Sezai Kurt’un yakın ve sıcak ilgisinden dolayı Namık Kemal Evi’nden hoş duygularla ayrıldık.
Yolumuz bir başka tarihi mekâna uğradı. Hürriyet Şairi Namık Kemal’den sonra, Macaristan’ın bağımsızlığı için büyük mücadeleler veren 2. Ferenc Rakoczi Müzesi karşımızdaydı. İki sima arasında hiçbir ilgi olmamasına rağmen bende benzeyen tarafları çağrışım yaptı. Biri şair, diğeri devlet adamı olarak hürriyetin aşığı iki insan. F. Rakoczi, Osmanlı’da Çorlu’lu Ali Paşa’nın sadrazamlığı sırasında Padişah Sultan III. Ahmet tarafından Türkiye’ye davet edilmiş. 15 yıl süreyle Tekirdağ’da şimdi müze olan bu ziyaret ettiğimiz evde kalmış. Cephesi Marmara’ya bakan bu ev 24 Ekim 1933’te devlet erkânının katıldığı bir törenle açılmış. Burası için de herhangi bir broşür vs. bulamadık. Burada görev yapan kişinin Macaristan tarafından görevlendirildiği ve maaşının karşılandığını öğrendim.
Buradan ayrılırken Tekirdağ Macar Dostluk Derneği destekleri ile hazırlanmış “II. Ferenc Rakoczi’nin Hayatı ve Türkiye’deki Sürgün Günleri” adındaki Macarca-Türkçe olarak hazırlanmış bir eseri ve müze ile ilgili resimlerin bulunduğu küçük bir albümü satın alarak müzeye de küçük bir katkıda bulunduk.
Şehirden biraz çıkarak, Kumbağ olarak bilinen yöne doğru yöneldik. Çok güzel yerlerden geçerek denize yukarılardan bakan bir sahil kahvesinde çaylarımızı yudumladık. Deniz dalgalarından uzakta, uzaktan giden gemiler buzda kayıyor hissi veriyordu. Güneş en parlak ışıklarını yayarken, denizin serinliği yüzümüzü yalıyordu. Bizler denizi bu kadar güzel bir yerden seyrederken içinde var olduğumuz yaştan uzaklaşıyor, bedenimizle, ruhumuzla yer çekiminden kurtulurcasına hafifliyorduk sanki. Bu duygularla bulunduğum yerden sahil boyunca uzanan Tekirdağ’ın denize yansıyan siluetinin şehirle oluşturduğu bütünlüğünün seyre doyum olmaz manzarasına dalıp gitmiştim. Bir an için bu manzarayı küçük oğlum Furkan da görse ne kadar iyi olurdu, diye düşündüm. Elim gayri ihtiyari cep telefonuna uzandı. İşte Kazakistan’ın Yesi (Türkistan) şehrinde bulunan oğlum karşımdaydı. İşin garibi sesi de çok yakınımdaymış gibi geliyordu. O da telefonda öyle söyledi. Benim de sesim çok iyi ulaşıyormuş. Niçin geldiğimizden, nerede ve kimlerle olduğumuzdan bahsettim. Manzarayı kısaca tasvir etmeye çalıştım. Bir anlamda bu seyrine doyum olmaz güzelliği oğlumla da paylaşmıştım.
Denizin ve bu güzel havanın bağışladığı oksijen bolluğunu bir daha ciğerlerimize çektikten sonra dönmek üzere yerimizden kalktık.
Aile dostumuz Adem Bey ve eşi Huriye Hanım’dan ayrılırken bize Tekirdağ Valiliği’nin hazırlamış olduğu bir kitap armağan etti. Bu kitap, daha 16 yaşındayken 2.Rakoczi’nin yanına verilen mabeyincisi Macar Edibi Mikes Kelemen’in TÜRKİYE MEKTUPLARI adındaki eseriydi. Kütüphaneme anısı olan bir kitap daha kazandırmanın sevinciyle eseri memnuniyetle kabul ettim.
İstanbul’a dönüş yolunda, keşke her sabah kahvaltısı böyle dolu dolu geçse diye düşünüyordum.
***
İstanbul'da Bir Gün
On Nisan 2007. Güneşli ama serin bir hava.
İstinye Boğaziçi’nden Eminönü’ne gitmek üzere evden çıktım. Yıllar sonra İstanbul’da yalnız başıma ilk gezim olacak. Bir gün önceden telefonla görüştüğümüz Mehmet Nuri Bey'le Kubbealtı’nda buluşacağız. Daha sonra da stajyer öğretmenken öğrencim olan Reis'le otuz yıl aradan sonra görüşmeyi planlamıştık.
Otobüs durağında biraz bekledikten sonra Boğaz'dan Beşiktaş'a giden otobüse indim. Oturduğum koltuk denize bakıyordu. Denizi, karşı kıyıları, hemen denize paralel olan yalıları, tarihi eserleri seyrederek yolculuk yapmak hoşuma gitmişti. Sanki otobüste yalnızca ben vardım. Otobüsün duraklarda durması, o meşhur trafiğine takılması hiç de umurumda değildi. Belki Türk tarihinde, daha doğrusu Osmanlı'da çok önemli görevlerde bulunmuş olan bazı paşaların ve devlet adamlarının yalıları da dikkatimi çekiyordu. İçimden, kendi kendime "keşke yanımda İstanbul'u çok iyi bilen bir dost bulunsa daha iyi olurdu" diye geçirdim. Çünkü tarih, özellikle İstanbul'da Boğaziçi'nin tarihi ise sadece dış mekân güzelliklerine şöyle bir bakılarak geçilemezdi. Daha doğrusu ben böyle düşünüyordum. İşi olanlar için, bir yerlere hemen yetişmek isteyenler veya her gün bu yoldan geçenler için pek bir anlam ifade etmeyebilirdi. Bunun için otobüsün trafiğe takılmasına, yavaş gitmesine canı sıkılanlar bu duygularını oflayıp puflayarak dile getiriyorlardı. Randevu saatine daha epey zaman olduğu için benim neşem yerindeydi. İstinye'den Beşiktaş'a kadar Boğaz ve tarih manzaralı yolculuğum sona erdiğinde biraz üzülmüştüm.
Bindiğim otobüs doğrudan Eminönü’ne gitmediği için Beşiktaş'ta indim. Ta askerlik yıllarından hatırladığım bu semti gözlemlediğimde çok şeylerin değişmiş olduğunu fark ettim. Sanki binalar daha da sıklaşmış, insanları sıkmak üzere yarışıyorlardı. Ancak beş yüz metre karelik alanda bir tur attım. Fazla dolaşmadan Boğaz'a nazır belediye otobüsleri durağından Eminönü'ne kalkan otobüse bindim. Biraz daha kısa da olsa yine etrafı gözlemlemeye devam ettim. Dolmabahçe'nin yanından geçerken neredeyse tam karşı yamacında bulunan eski adıyla Taşkışla’yı gördüğümde askerlik hatıralarım canlandı. Askerlik yaptığım dönemde İstanbul Teknik Üniversitesi'nin eğitim verdiği bu binada sıkıyönetim sebebiyle bir aydan fazla görev yapmıştım. "Hey gidi günler" diye düşündüm. O günlerle ilgili birçok hatıram kısa film şeritleri olarak zihnimden kaydı.
Eski Galata köprüsü olarak bilinen köprünün yokluğunu yeni köprüden geçerken fark ettim. Belki biraz özlemli olacak ama o eski köprüdeki canlılığın, hatta manevi bir zenginlik katan ruhun eksikliğini hissettim. Nedense ahşap cumbalı konakların yıkılarak yerlerine beton binaların dikilmesi çağrışımları canlandı zihnimde. Ama üzerinden geçerken yinede hayalimde kalmış olan o eski Galata Köprüsü'nü yerine koydum. Balık kokuları yayılıyordu. Otobüs Eminönü’nde durdu. Bir uykudan uyanır gibi yerimde kalkarak, en son otobüsten inen yolcu ben oldum.
Çemberlitaş’a gitmek için tramvay vardı. Henüz randevuya daha epey zaman olduğu için gezerek gitmeyi düşündüm. Mısır Çarşısı'ndan geçerek, biraz yokuş yukarı olmasına rağmen yürüdüm. Buralar daha çok tarihi eserlerle dolu olduğu için doku hemen hemen hiç değişmemişti. Otuz yıl geçmesine rağmen fazla bir değişiklik olmamıştı. Sokaklar hep tanıdık geldi. Yıllar önce Beyazıt'taki kitapçıları, sahafları dolaştıktan sonra bu sokaklardan iner, Mısır Çarşısı'nda dolaşır, Sultanahmet Camii'nin önünde bulunan parkta çay içerdim.
Çemberlitaş'a geldiğimde sanki bir ucube ile karşılaştım. O tarihi Çemberlitaş'ın dört etrafı da iskelelerle çevrilmişti. Herhalde bakıma alınmıştı. Çok çirkin olan bu görüntünün bir an önce bitirilmesi ne kadar da iyi olacak, diye düşündüm.
Şimdiye kadar yüzyüze hiç görüşmediğimiz, ancak çeşitli vesilelerle gönül köprülerimizin çok sağlam olarak atıldığını düşündüğüm Mehmet Nuri Yardım'la görüşeceğimiz Kubbealtı'nı çok kolay buldum. O ucube haline getirilmiş Çemberlitaş'ın tam karşı tarafında yer alıyordu. Peykhane Sokağı 3 numarada bulunan Köprülü Medrese'sinden içeri girdiğimde beni yine bir tarih karşıladı. Dışarının sıcaklığına rağmen içeride bir serinlik ve ferahlık vardı. İnsanın içini hemen bir başka atmosfer, bir huzur dolduruyordu. Bu rahatlıkla içeriye girdiğimde 2–3 kişiyle karşılaştım. Mehmet Nuri Bey'in hemen içerideki odada olduğunu söylediler. Kapı açıktı. Karşımda fotoğraflarından tanıdığım Mehmet Nuri Bey oturuyordu. Selam vererek içeri girdim. Kendimi henüz tanıtmadan, sağ olsun o da bizi tanıdı. İsmimle hitap etti. Sıcak duygularla karşılanmanın verdiği rahatlıkla yerime oturdum. Çayım söylenmişti bile. Artık çıkmış olduğum yokuş yolun yorgunluğunu da üzerimden atmıştım.
Hal hatır faslından sonra Mehmet Bey'le hemen sohbete başladık.Söylemiş olduğu çayı yudumlarken öncelikle sanatalemi.net sitesinden, gelişiminden, gayesinden bahsedildi. Sitede yazı yazmakta olan bazı yazarların kulaklarını çınlattık. Sanki yıllardır tanışıyormuş gibi sanat-edebiyat sohbetimiz kısa sürede derinleşti. "Ankara'nın siyaset, İstanbul'un kültür ve sanat merkezi" olduğunu özellikle vurguladığımda Mehmet Bey bir tespitini ifade etti. Taşradan sanat ve edebiyata daha aydınlık bakıldığını, bu bakımdan da Anadolu'dan yazarların sanatalemi. net’de yazmasının da önemli olduğunu işaret etti.
Mehmet Bey'in zamanının çok değerli olduğunu bildiğimden kalkmak istedim. Önce bana iki derginin Nisan sayıları ile Hayri Ataş'ın hazırladığı İsmet Bozdağ ile ilgili Yazarak Yaşamak -90 yıldan seçmeler- isimli eserlerini verdi. Ardından da kendisinin imzası olan HALK TÜRKÜLERİNDEN SEÇMELER ve YAZAR OLACAK ÇOCUKLAR adındaki eserlerini imzaladı.
Mehmet Bey'den ayrılmadan önce bana emekli öğretmen Kemal Bey'den bahsetti. Karamustafa Medresesi'nde bulunan İstanbul Fetih Cemiyeti, Yahya Kemal Enstitüsü ve burada bulunan kitapevinin bir kâğıt üzerinde çok güzel krokisini çizdi. Ayrıca uğrama ihtimalim olan Türk Edebiyatı Vakfı ve Yazarlar Birliği'nin yerlerini de aynı hassasiyetle bir kâğıt üzerinde gösterdi.
Benim gibi İstanbul'u hiç bilmeyen birisi bile bu tariflerle ilgili yerleri çok kolay bulması mümkündü. Nitekim ben de önce Kemal Aren Hoca'nın yerini çok kolay buldum. Kemal Bey'le kısa fakat muhtevalı bir sohbetimiz oldu. Konya’dan ortak dostumuz Hüsnü Livatyalı’nın kulaklarını çınlattık. Kendisini tanıdığıma çok sevindim. Kitap raflarını inceledikten sonra birkaç kitap seçtim. Burada iken öğrencim Reis'ten bir telefon aldım. Kendisinin Çemberlitaş'a doğru geldiğini ve burada buluşabileceğimizi söyledi. Bunun üzerine gideceğim diğer yerleri iptal etmek durumunda kaldım. Tekrar Çemberlitaş’a doğru yola çıktım.
***
Vefayı Gördüm
20 Aralık 2006
Dün, yani takvimler 19 Aralık 2006 Salı gününü gösterirken hayatımda mutluluk sahifelerinden biri daha açıldı. Bir gün öncesinden Yozgat’tan çok eski bir gönül dostu olan İnan Soyer telefon etmişti. “Yarın bir arkadaşla size geleceğiz. ‘Yozgat Gündem’ dergisi adına da sizinle bir sohbet yapmak istiyoruz” dedi. Elbette memnuniyetle kabul edeceğimi ifade ettim. Ancak Soyer, galiba önemli bir toplantıda olması gerektiği için gelememişti.
Yatsıdan sonra iki heyecanlı genç gazeteciyi evimde misafir ettim. Derginin yazı işleri müdürü Ali Tavşancıoğlu sordu, bizde cevaplandırmaya çalıştık.
Edebiyattan eğitime, eğitimden bilim tarihine, şiire, sanata, en önemlisi sosyal yapımızda muzdarip olduğumuz problemlere kadar birçok konuda sohbet ettik. Yazdığım kitaplarımdan kısaca bahsetmeye çalıştım. Gündemimizde “Yozgat” ve “Yozgat Gündem” de vardı. Yozgat’taki gelişmelerden, çalışmalardan da uzun uzadıya sohbetimizde yer verdik.
Bu yazının ya da günlüğün konusu doğrudan yapılan bir sohbeti ve sohbet konularını aktarmayı amaçlamıyor elbette. Şahsımı gerçekten mutlu eden bu ziyaret, iyi niyetlerle ortaya konan çalışmaların kesinlikle boşa gitmeyeceğini hayatımda ikinci defa hatırlatmıştır. (Birincisi stajyer öğretmen olarak okuttuğum bir öğrencimden otuz yıl sonra aldığım mektuptu.)
Mehmet Akif’in; Vefa, semaya çekilmiş, cihanda namı gezer,/ Eğer bir ehlini buldunsa, söyle, kurbânım! Diye hatırlattığı gibi biz de “ehlini” bulunca konuştuk. Belki yakındık, serzenişte bulunduk ama isteyerek, hissettiklerimizi duyurarak anlatmaya çalıştık.
Ben ki yıllardır “görmezlikten gelme saldırganlığı”ndan şikâyetçiyim. Olumsuz dahi olsa insanın yazdıklarından, ürünlerinden eleştiri dahi almaması önemli bir kaygı kaynağı olabiliyor. O zaman zihin birçok sorulara cevaplar bulma telaşasında helak derecesine düşebiliyor. Ancak umudu elden bırakmayanlar çabalarına devam edebiliyor. İbni Sina’nın ifadesiyle “ilim ve sanat takdir görmediği yerden göç eder.” Elbette böyledir ama kendilerini düşünme, araştırma ve üretmeye programlayanlar –ya da kendilerine verilen sağlıklı aklın zekâtını vermek isteyenler de diyebilirsiniz- göçü hatırlamayı bile istemiyorlar.
Sağ olasınız dostlar!
Aradan yıllar geçse de yazdıklarımın hatırlanmasının, okunmasının, bilinmesinin çok hoş duygular olduğunu yaşama mutluluğuna eriştim. Bazı sohbetlerde olduğu gibi bu sohbetimizde de kendi adıma bir şey daha öğrendim. İz bırakabilmek önemli fakat bu izleri görebilenlerin, bırakanları hayırla yâd edebilmesi daha da önemli olmakta. Herhalde mutluluk da burada başlıyor olsa gerek. ‘Vefa’nın sadece İstanbul’da bir semt olmadığını, Akif’in ifade ettiği gibi semaya çekilse de bir ayağının henüz yerde olduğunu bana hatırlatan dostlara minnettarlık duygularımı iletiyorum.
Görmek istemeyen göremez ya da herkese nasip olmaz belki ama ben vefayı gördüm.
***
10 Mayıs 2006
Biz hep konuşuruz, işe gelince…
Birkaç gündür, hatta neredeyse iki haftadır birkaç arkadaşla doğrudan Türk varlığını ve kültürünü ilgilendiren bir düşüncemizin hayata geçirilmesi adına bazı girişimlerde bulunmaya başladık. Yeri gelirse bunun ne olduğunu ilerde açıklamaya çalışacağım.
Bu girişimlerde bazı insanlarla görüşüp doğrudan faaliyete katılmalarını istediğimizde hayatımda daha çok şey öğrenmem gerektiğini de anlamaya başladım.
Mesela çok laf yapanın, bilmem hangi kesimlerce çok iyi tanınmış falanların, karşısına çok önemli faaliyetlerin yapılması için gelenleri nasıl laf salatasına boğup susturduklarını gördüm. Yine bunların açıklanmış olan faaliyete girişmemek için kırk dereden nasıl su getirdiklerini gördüm. Bazılarının güya “akıl” vererek kendilerini nasıl geri çektiklerini gördüm. Bir kısmının biyolojik yaşlarının olgunluğuna çoktan ulaştıkları halde henüz zihnen özgürlüğe ulaşamadıklarını hayretle gözlemledim. İtiraflarını duyduğumda pek inanmak istemedim.
Buradan, bu yaşadıklarımdan bazı sonuçlara ulaşmaya çalıştım:
1.Devir, yazma ve konuşma devrinin üstüne çıkmanın şart olduğunu açıklıkla ve kesinlikle göstermeye başlamıştır.
2. Çok cilalı, çok büyük bilinen çoğu isimlerin “işe ve uygulamaya” geldiğinde ne kadar cüce olduğunu göstermiştir ki bu da iş yapacakların öncelikle ve her şeyden önce kendi azıkları ile yola çıkması gerektiğini göstermiştir.
3. “Büyük” ya da “şöhret” sıfatlarının gerisinde siyasetçi, sanatçı, yazar, fikir adamı, ideolog olarak bilinenlerin hemen hemen çoğuna yakını “ben”inin heykelini dikme peşinde olduklarını göstermiştir. “Ben”ini aşamayanlar “ben”ini yaşatmayı tek gaye olarak belirlemişlerdir. Bunların “şu” ya da “bu” idealleri “ben”lerini yükseklere ve unutulmazlıklara taşımak için basamaktan başka bir şey, hatta paspas konumunda oldukları ve bu anlamı taşıdıkları görülmüştür.
4. Meleklerden üstün olabilme özelliği verilen insanın, bu görüşmelerim neticesinde nasıl da “belhüm edal” derecesinin de aşağılarına düşebildikleri gözlemleme bilgisine ve şansına ulaştım. Ya da zihnimde bir yüksekliğe oturtma hatasını işlediğim bu tiplerin yerlerinin neresi olması gerektiği gerçeğine daha çok yaklaştım.
Bütün bunlardan sonra, kendi kendime diyorum ki ‘yeryüzünde yeterince fikirler var, fakat bu düşünceleri uygulamaya koyacak olanlar da yeterli sayıda ve yeterli mi? Yoksa konuşmaya devam mı?’
***
23 Nisan 2006
Günlüğümde Bir Öğrencimin (Reis Geçitli) E-Postası
E-Posta adreslerime zaman zaman beni sevindiren, üzen, kaygılandıran yazılar geldiği olur. Gönderenlerin çoğunluğunu tanımam. Gelen yazılar ferdi ve sosyal problemlerimizle ilgilidir genellikle. Bazen de ilkokuldan üniversiteye kadar öğrencim olmuş yüreklerden e-postalar gelir. İşte en çok bunlar beni mutlu eder. Bunlara sevinirim. Cevap vermeye çalışırım.
İşte bu e-postalardan biri de, stajyer öğretmen iken okutmuş olduğum Reis Geçitli’den gelenler. Sağ olsun bizi unutmamış. Aslında bende onu unutmadım. O zamanlar tecrübesizliğin verdiği yaklaşımla bazı hatalarımız elbette oldu. Daha sonraları bu hatalardan bir eğitimci olarak ders almasını bildik. Bunlar birer anı olarak kaldı. Fakat sevgim hiçbir zaman azalmadı.
Öğrencime anında cevap verdim. Fakat e-postanın ulaştırılamadığı cevabıyla karşılaştım. Bunu birçok defa denedim. Yine aynı cevap. Bunun üzerine sevgili öğrencime buradan bir cevap vermek istedim.
Reis,
Beni mutlu ettin, Allah seni de mutlu etsin. Bir telefonunu verebilirsen haberleşiriz. Bana yazmış olduğun e-posta bozuk harflerle geldi. Eğer normal yazar, gönderirsen sevinirim. Bekliyorum.
İşlerinde başarılar diliyor, gözlerinden öpüyorum. E-Postanı sitemde de yayınlıyorum. Sizleri unutmadığımı fotoğraftan da anlayacaksın.
Sevgilerimle.
Sayın hocam,
Size siz diye hitap etmek hoşuma gitmese de(kişinin babasına siz diye hitap etmesi gibi...) size bu şekilde hitap etme zorunluluğu hissediyorum. Eğer nasip olurda tekrar sözlü ya da yazılı görüşebilirsek ve sizde izin verirseniz size hocam’ın yanı sıra abi, baba gibi sözcüklerle hitap etmek istiyorum.
Hocam; koskoca yıllar geçti. Hem de ne yıllar, tamı tamına 30 koca yıl. Beni büyük ihtimalle hatırlayamayacaksınız. Ama ben sizi hiç unutamadım. Hayatıma derin izler bırakan, fidan iken eğen, besleyen, bakan bir bahçıvan gibi şekillendiren biri oldunuz. Bunları bende yıllar geçtikçe fark edebildim. Kader sıkıntılı bir bölgede ve sıkıntıların hat safhada olduğu bir yerde beni sizin gibi bir büyüğün himmetine sunmuştu.
Hocam; ne anlatsam bilmem ki o kadar çok şey söylemek istiyorum ki her yazdığımı yetersiz buluyor, siliyorum tekrar bir şeyler yazmak istiyorum bir şeyler yazmaya çalışıyorum lütfen heyecanımı bağışlayın.
O yıllarda bulunduğum ilin tüm ilçelerini say, deselerdi herhalde sayamazdım ama nasıl olmuşsa sizin Yozgat Akdağmadenili olduğunuz bir şekilde aklımda kalmış. Daha sonra lise eğitimimden sonra üniversite sınavında da Erciyes Üniversitesi Yozgat meslek yüksek okulunun İŞLETMECİLİK bölümünü tercih ederek oraya geldim. Yıl 1983. Yozgatı neden tercih ettiğimi sonraki yıllarda düşündüm. Çünkü iki yıllık bir yüksek okulu bulunduğum ilde ve sıkıntı çekmeden okuyabilirdim. Yozgat, belki düşünce noktasında kendime yakın hissettiğim bir şehirdi diye düşündüm. Okula gelen öğrenci arkadaşlarımla zaman içinde tanışırken biri bana bende Akdağ madeniliyim dedi ve ben hemen sizi sordum. Önceleri hatırlayamadı zamanla bir sürü Akdağmadenli arkadaşım oldu.(Yusuf Boztunç-Babası orman işletmesinde çalışıyormuş. Resul KARADAĞ, Mehmet Emin ŞİRİN-oda şiir yazardı. gibi birçok ki?i).Zaman geçtikçe o arkadaşlarda net bir cevap alamadım. Sizi tanır gibi oluyorlar ama net bir şeyde söyleyemiyorlar.
Beni Yozgat”a getiren asıl sebep sizin bilinçaltıma yerleşen sevgi ve saygınızdı. Yozgat’ta sizinle alakalı net bir bilgi alamayınca herhalde hocam başka bir ilçeliydi diye düşündüm. Ama sizi görmek, sizin mübarek ellerinizden öpme arzusu içimde hiç eksilmedi.
Zaman su gibi akıp geçti. Sonraları Çıkan bir kanunla normal lise dışında birde iki yıllık bir e?itim süresi sonunda Sağlık Meslek Lisesini de bitirdim. Daha sonra Yozgat’taki yüksek okul dışında Sağlık Eğitim Enstitüsünü bitirdim. Daha sonra Ayrı bir üniversitede İşletme fakültesini bitirmek nasip oldu. Bu okulların bir kısmını okurken devlette Sağlık memuru olarak çalışıyordum. Sağlık memurluğundan sonra 4 yıl Sağlık Meslek Liselerinde Meslek dersleri Öğretmeni olarak çalıştım. Sonra bir süre İstanbul’da çalışmak istedim ve 1997 de öğretmenlikten ayrılarak İstanbul Haseki Hastanesine Tıbbi Teknolog unvanıyla atandım. Tabi bu süreler içinde evlenmiş ve ellerinizden öper 4 tanede yeğeniz olmuş. Eşimde Ev hanımı. İstanbul’a geldiğimde çocukların en büyü?ü orta bire başladı.İstanbul şartları bir memur için son derece zordu.Allahın taktiri birazda şartlarımızıda zorlayarak memuriyetle birlikte mesayi dışynda bir arkadaşla ufak çaplı ticaretle uğraştık. Şimdi Casper Bilgisayar sistemlerinin Sultançiftliği-Gaziosmanpaşa bölge bayisiyiz. Bir yandada memuriyet devam etti. Gazi Osmanpaşa devlet hastanesi müdürlüğüne atandım. Daha sonra haseki hastanesine müdür olarak atandım. Haseki hastanesi müdürlüğünden sonra İstanbul İl sağlık Müdürlüğü eğitim şubesi müdürü olarak çalıştım. Son iki yıldır da İstanbul Bahçelievler Fizik tedavi ve Rehabilitasyon Eğitim ve Araştırma hastanesinin müdürlüğünü yürütmekteyim.
Geçenlerde bu hastanenin döner sermaye müdürlüğüne Yozgatlı bir arkadaş atandı. Yine sizi sordum. Uzun zamandır Akdağmadeninden ayrıldığın için o da sizi hatırlayamadı. Sohbet ettik sizi yad ettim. Odasında ayrılırken aklıma internette sizi araştırmak geçti. Google sayfasynda isminizi yazıp aradım. Karşıma sizinle ilgili binlerce doküman ve vep sayfanız çıktı. Mutluluğumu ve sevincimi anlatamam. Sayfanızda sizinle alakalı bilgilerin bir çoğunu okudum. Kalanıda okumaya devam ediyorum.Yıllar sonra sizi bulmuş ve sizin İstanbula oğlunuz Kürşat’ın yemin töreni için İstanbul’a geldiğinizi de okumuştum. Üzüldüm; sizi İstanbulda ağırlayamamanın hüznünü yaşadım. Ama sizi bulmuştum. İnşallah O mubarek ellerinizden öpmekte nasip olacaktır.
Sayın hocam, bilerek kendi ismimi ve memleketimi size hemencecik yazmadım. Ayrıca sizden en okkalı tokatı da ben yemişimdir. Okulda en çalışkan öğrenciniz sayılırdım. O tarihlerde sınıfa bir soru sormuştunuz. Kimse parmak kaldırmadı. Soruyu ben biliyorum ama sınıf arkadaşlarım hem yaşça benden büyükler hemde onlardan korkuyordum. Hepsi koca koca çocuklar siz aramızda yokken hoca soru sorduğunda sınıfa bakacaksın eğer kimse parmak kaldırmadıysa sende kaldırmayacaksın diye tehdit ediyorlardı. Siz sınıfa Haçlı Seferleri ile alakalı bir soru sordunuz. Soruyu biliyordum. Size çaktırmadan sınıfı süzdüm kimsede çıt yok. Sizde kızıyor hiddetleniyordunuz. Haklı olarak verdiğiniz bir dersin karşılığını bekliyordunuz. Ben çok kızıp hiddetlendiğinizi görünce riski göze alıp parmak kaldırdım. Sorunuzu cevaplandırdım. Hoşunuza gitti ama hiddettiniz geçmemişti. Beni tahtaya çağırdınız ve sırayla diğer sınıf arkadaşlarıma tokat atmamı istediniz. Tokat atacağım kişiler hem sınıf arkadaşlarım hem de kendilerinden korktuğum kişiler ve ayrıca onların kararlarına da uymamış, soruya cevap vermiştim.Tabi sizin dediğinizi yaptım sırayla onlara tokat atmaya çalıştım. Tokat yerine sanki onların yüzlerini okşuyorum. Bu durum sizin hoşunuza gitmedi beni tekrar tahtaya çağırdınız ve böyle vuracaksın diye bana iki Osmanlı tokatı patlattınız. Bende bu sefer sizin yaptığınızı çocuklara yaptım. Bana attığınız tokatları; Fatih"in Hocasının atının ayağından Fatih"e sıçrayan balçık misali hep güzelliklerle andım. Bir babanın oğluna attığı tokatlardı.
Sayın hocam bahsettiğim sınıf arkadaşlarımla aynı dili konuşabiliyordum ama aynı ruhu paylaşamıyorduk. Ailem 93 harbinde Anadoluya göç etmiş bir Ahıska Türkü ailesiydi. Yerleştiğimiz bölge oradaki vatandaşlarla o kadar iç içeydik, son derece iyi yöresel dillerini konuşabiliyordum. Buna rağmen beni ve birkaç arkadaşımı ne onlar nede bazı hocalarımız sevmemişlerdi. Sanırım ilkokulun son sıfında bizi okuttunuz. Ortaokul birde de takip ettiniz ve siz oradan ayrıldınız. Sizden sonra bir süre dayandım. Ancak ortaokul son sınıfta orayı terk edip kendi ilçem olan Pasinler’de son sınıfı bitirdim. Liseleri de Erzurum merkezde bitirdim.
Son paragrafa kadar Karayazı Yatalı Bölge okulundan bahsettiğimi tahmin edip etmediğinizi bilmiyorum ama işte hocam o okuldaki bir öğrencinizim. 246 nolu talebeniz Reis GEÇİTLİ. Asıl ismimde Turgut da vardı ama kimlik kaydımda yazılı değildi. Zaman sonra mahkeme kararı ile ismime hem Turgut’u eklettim hem de soyadımı REYİSOĞLU olarak değiştirdim.
Sayın hocam binlerce talebeniz olmuştur hangisini aklınızda tutabileceksiniz ki? Dolayısıyla beni de hatırlamayabilirsiniz. Ama ben Çırpınırdı Karadeniz, Ceddin Deden türkülerini ve o türkülerde saklı ruhu bana veren hocamı hiç unutmadım. Sınıfımızda Ülkü gazetesi köşesini oluşturan hocamı hiç unutamadım. Yazar, Şair hocamı hiç unutamadım.
Hocam size yazmak çok zor ve çok heyecanlıyım. Lütfen eksik ve imla hatalarıyla dolu yazım için bana kızmayın. Affınıza sığınır, saygılarımı sunar ve ellerinizden öperim.
Yenge hanım ve yeğenlerime saygı ve selamlarımı sunarım.
***
10 Mart 2006, Cuma
Bir karmaşa içerisindeyiz gibi. Öyle bir karmaşa ki bireyin hayatından grupların, toplumların, milletlerin ve hatta bütün bir insanlığın kurgulanan bir dünyaya doğru götürüldüğünü görür gibi oluyorum.
Kurgulanmaya çalışılan bu dünyada komplo, film, mafya, derin ilişkiler, magazinleştirme, günü kurtarma hep pompalanarak prim yaptırılmaya çalışılıyor ve yapıyor da.
Komplo, insanın insanla ilişkilerinde, insanın kurumla ilişkilerinde, aile fertlerinin birbirleriyle ilişkilerinde, dolayısıyla bireyin amiriyle, amirin astla ilişkilerinde tek dayanak noktası durumuna getirilmeye çalışılmakta. Örnek mi?
Evinde çocuğundan su isteyen baba ona yarın şunları şunları alacağım sözü veriyor. Eğer suyu getirmezse alacaklarından mahrum edeceğini söyleyebiliyor. Amir memuruna falan işi yaparsa ödüllendireceğini; memur amirinden izin koparmak için onun bir hatasını hatırlatmayı kendilerine görev addedebiliyorlar.
Komplo olmadan işler yürümüyor ya da yürütülemiyor. Eğer işler yürüyorsa bunu aksatmak veya durdurmak için yine komplo devreye sokulması gereken denizdeki yılan gibi bir gerçek. Kurtulmak için, yaşamak için, yaşatmak için ve hatta yaşatılmak için komplonun bin bir yüzü devreye girebiliyor:
Komplo, hayatın işleyiş çarklarında kendine yer bulmuş, olmazsa olmazlardan bir güç gibi..
Sevenin sevdiğini elde etme çabası ve elinde tutma aracı komplo..
Ağlarken ve ağlatılırken gülme krizlerinin adı komplo.
Yalanı kapatmanın, yalancıya prim vermenin, yalancı olmanın, doğruyu lügatlerden silmenin, eğriye kul olmanın adı komplo…
Başkaları tarafından kurulan tuzakta, bireyin kendine attığı kazıkta, içine haram katılan her azıkta komplo kokuyor. Komplo, bir anlamda bireyin kendini aldatış hikâyesi ile yüzleşmekten kaçışıyla bir türlü içinden çıkamadığı loş girdaplar karmaşası.
**
25 Ocak 2006,Çarşamba
“Balkonda çay içiyorduk !”
Dün akşam olmak üzereydi ve ben masamın başında bir şeylerle uğraşıyordum. Telefon çaldığında ahizeyi hemen kaldırdım. Karşımdaki ses tanıdık, bildik bir dost, bir ağabey sesiydi. Üstelik neşeli bir sesle karşılaşmam beni ziyadesiyle sevindirmişti.
“Nasılsınız, iyimisiniz? Bunların sesi çıkmıyor, şöyle bir arayım dedim” diyen ses, Abdurrahim Karakoç’un sesiydi.
“Saygılar. Memnun oldum. Sizler nasılsınız” dedim.
“Bizler mi? Ne yapalım. Balkona oturduk çay içiyoruz” demesin mi?
Yine mizahi anlayışı üzerindeydi Abdurrahim Karakoç’un. Çok yakın zaman önce hastaneden çıkmıştı. Doktorlar almış olduğu bazı ilaçların kesilmesini söylemişlerdi. O da galiba öyle yapmıştı. Sıhhatli ve sağlıklı olmasına, moralinin yerinde olmasına çok sevindim. Bu neşeli sese benimde neşeli şekilde cevap vermem gerektiğini hissettim:
“Bizlerde iyiyiz. Sağlığına duacıyız. Ne yapalım bizde oturduk ağaçlardaki çiçekleri seyrediyoruz” dedim.
“Evet. Gerçekten ağaçlarda çiçekler var, bir görsen burayı” dedi.
Karakoç’un tabiatı, ağaçları, ağaçlardaki yeşilliklerin yanı sıra sarı yaprakları, sarının tonlarını da sevdiğini biliyordum. Ankara çevresine yaptığımız bazı gezilerde bu konudaki düşünce ve duygularını benimle zevkle paylaşmıştı.
Karakoç, telefondaki seste kışı da sevdiğini ima ediyordu. Kışı ve ağaçların üzerindeki karları seyrederken, balkonda çay içen kişinin mutluluğu sesinde ve sözünde dile geliyordu.
Konuşmamız arasına hal hatırdan, dışarının karlarından sonra verdiğim soruların cevaplarını yazıp yazmadığını sordum. Kendisiyle şiirin ve sanatın dışında bir röportaj yapmayı planlamış ve soracağım soruları önceden kendisine vermiştim. Yakında cevaplayacağını söyledi.
Karakoç’la en kısa zamanda görüşmek üzere telefonu kapattık.
***
İSTANBUL GÜNLÜĞÜ
9 Ocak 2006, 16.42
İstanbul’daydım..
27 yıl 3 ay sonra tekrar İstanbul’a gitmek nasip oldu.(6 Ocak 2006).
İstanbul’a ilk gidişim askerlik vesilesiyle olmuştu. Bu ikinci gidişimde askerlik vesilesiyle oldu. Birincisinde vatani vazifemi yapmak için gitmiş, 18 aylık görevden sonra Ekim 1979’da teskeremi alarak İstanbul’dan ayrılmıştım.
İkinci gidişimde büyük oğlum Kürşat’ın “yemin töreni” vesilesiyle oldu. 6 Ocak 2006’da benden çeşitli ve ağır olayların bir türlü sökemediği duyguları yeniden yaşadım. Dünle bugünü birlikte yaşadım sanki.
Üç günü kapsayan İstanbul gezimi, duygularımı, gözlemlerimi “günlük”de anlatmaya çalışacağım.
***
14 Ocak 2006, Cumartesi
Altı ocak Cuma günü sabah Esenler Otogarı’na indiğimizde etrafı garipsedim. Bu garipseyiş buraya ilk defa gelmekten, etrafa yabancı olmaktan ziyade, galiba böyle bir otogarı İstanbul’a yakıştıramayışımdan olsa gerek. Üzerimde yol yorgunluğundan ziyade bugün hem küçük oğlum Kazakistan’dan gelecek hem de büyük oğlumun yemin töreninde bulunacak olmamın tatlı bir huzuru ya da sevinci de vardı.
Otobüsten indikten sonra bir süre etrafa boş gözlerle bakındım. Belki de yolcu indirme yerleri çok tuhafıma gitmişti. Bu biraz da benim beklentim ile ilgiliydi. Çünkü İstanbul’a çeyrek yüzyılı aşan bir süredir gelmemiş, belki de en azından yeni otogarın çehresinin çok güzel olduğunu hayâl etmiştim.
Ben bu düşünceler içinde iken eşimle birlikte bizi almaya gelecek olan kişiyi bekliyorduk. Çok fazla zaman geçmemişti ki beklediğimiz kişi geldi. Bizi alıp misafir olarak kalacağımız Aksaray’daki bir eve götürdü. Sabahın erken saatleri olmasına rağmen güler yüzle karşılandık. Anadolu misafirperverliğinin sıcaklığı içinde kahvaltımızı yaptık.
**
Yemin töreni için askeri birliğe ulaştığımızda galiba biraz geç kalmıştık. Koşar adımlarla tören alanına yaklaştığımızda, tören için gelen asker yakınları geri dönüyorlardı. Bizler de mecburen geri döndük. İlgili yere gerekli evrakları verdikten sonra ziyaretçilerin kabul edildiği bahçede beklemeye başladık. Durduğumuz yer yüksek bir mevkii idi. Buradan etrafı seyrederken kendi askerlik günlerime gittim. Çünkü bende askerliğimi önce Tuzla Yedek Subay Piyade Okulu, sonra Hasdal’da yapmıştım. O zaman Kürşat yeni doğmuştu. Onunda büyüyüp askerliğini İstanbul’da yapacağı hiç aklımın ucundan bile geçmemişti. Etrafıma belli etmiyordum ama duygulanmış, gözlerim İstanbul’un havası gibi nemlenmişti.
Nereden nereye diye düşündüm. Allah sağlık verirse ve dilerse nelerin olabileceğinin hiç de uzak olmadığını, sanki bir “an” gibi olduğunu işte görüyor, görmekten öte yaşıyordum. Hani içten içe sevinmiyor değildim. Bir asker babası olarak sevincim ve gururum birbirine karışıyordu.
İki saate yakın beklemeden sonra sivil kıyafetlerini giymiş bir grupla birlikte Kürşat da gelmişti. Sarıldık, kucakladık, sevindik.
Nizamiyeden dışarıya çıkar çıkmaz Kazakistan’dan gelecek olan oğlumu aradım. Furkan da hava alanından otogara gelmişti. Aksaray’daki evin adresini verdim.
Yarım saat geçmeden evdeydik ve ailece birlikte olmanın mutluluğunu yaşıyorduk. “Çok şükür” diyorduk bizi sağ-salim kavuşturana, bir araya getirene.
***
14 Ocak 2006, Cumartesi, 21.18
Ayasofya’da Bir Haçlı
Cumartesi günü (7 Ocak 2006) İstanbul’u ailece gezmeye karar veriyoruz. Hava hafiften sisli. İncecikten ma yavaş yavaş bir yağmur yağıyor. Aksaray’dan bulunduğumuz evden dışarıya çıkıp, yürümeye başlıyoruz. Her dilden yabancı tabelaların bulunduğu yokuştan yukarı doğru çıkıyoruz. Kaldırımlarda farklı milletlerden olduğu anlaşılan insanların kalabalıklığı yeni Kazakistan’dan gelen oğlumun dikkatini çekiyor.
İstanbul Üniversitesi yakınlarında tramvaya binip kapalı çarşı yakınlarında indik. Buradan Mahmut Paşa yokuşunu biraz dolaştıktan sonra, Mısır Çarşısını da çok kısa gezdik. Çünkü zamanımız çok azdı. Yeni Camii etrafında dolaştık. Buradan biraz Galata Kulesi ve Boğazı seyrettik.
Yine yürüyerek Yere Batan Sarnıcı’na geldik. Eskiden, yani 28 yıl önce gördüğümde burası pek gezilecek şekilde düzenlenmemişti. Fakat şimdi ziyaretçilerin dolaşabilecekleri şekilde gayet güzel düzenlenmişti. Burada biraz dolaştık, fotoğraf çektik. Buradan da yine yürüyerek Ayasofya Camii’ne ulaştık. Önce dış ısmını biraz gezdikten sonra içeri girdik. Camiinin heybeti içerden daha çok belli oluyordu. Ben daha önce geldiğimden eşim ve oğullarım burayı büyük bir hayranlıkla incelediler. Yalnız içerde ta tavana kadar uzanmış, galiba tamir ya da yenileme için dikilmiş demir yığını merdivenler hiç de hoş durmuyordu.
Dışarı çıkmadan önce, içeri girerken pek incelemediğimiz, bu mimari yapının ilk girişine konulmuş resimleri, yazıları da inceleme fırsatı bulduk. Buranın tarihi geçmişinin yanı sıra, burayı önemli hangi tarihi şahsiyetlerin ziyaret ettiği, daha doğrusu ayin yaptığı bilgisi de burada yer almıştı. Hatırlayabildiğim kadarıyla burada ayin töreni düzenleyenlerden biri de Batı’da Aslan Yürekli Rişar (Richard De Pelerin) olarak bilinen Haçlı Rişar dı. İslâm âlemi üzerine yapmış olduğu Haçlı Seferleri ile bilinen bu zatı hafızamın unutması mümkün değildi. Çünkü yıllar önce Raşit Erer’in “Türklere Karşı Haçlı Seferleri” adındaki kitabını okuduğumda çok ilginç ve zalimce bir sahnenin destanlaştırılarak, adına Antakya Destanı dendiğini ğrenmiştim. Destanın 57.bölümünden aynen şunlar aktarılıyordu:
“Asaletlü Piyer Lermit (Haçlı Seferlerinin Kışkırtıcısı. İ.Kurt) otağının önünde oturuyorlardı,
Kral Tafur bir çok adamları ile çıkageldi,
Bunlar bin kişiden ziyade ve açlıktan şişmiştiler,
Asaletmeab! Rahmeti Rahman adına bana yol göster,
Zira açlıktan ve zayıflıktan ölüyoruz” dedi.
“Haydi, şurada ölmüş yatan Türkleri toplayınız,
Tuzlar ve pişirirseniz pekâlâ yenir onlar.
Kral Tafur: Doğru söylüyorsunuz, dedi.
Otaktan ayrıldı, avanesini çağırdı.
Toplandıklarında onbin kişiden ziyade idiler.
Türkler yüzüldü, barsakları çıkarıldı,
Etlerinden haşlama ve kebap yapıldı.
Doyasıya yediler, ama ekmeksiz olarak.
Bunu gören Türkler pek korktular.
Et kokusundan hep duvarlara dayandılar.
Yirmibin putperest (Türkler kasdedilmekte. İ.K.) bu avaneyi seyretti;
Ağlamadık Türk kalmadı”.
Yaptıkları yamyamlığı destanlaştıran zihniyeti nasıl unutabilirim. Ülkemin en güzel şehrinin bir mabedinde adı ve resminin olması onları unuttuğum anlamına nasıl gelebilir? Bu duygularımı eşim ve çocuklarımla paylaştım. Anlaşılan gezerken bile “hüzn-ü umumi”yi yaşamaktan bir türlü kurtulamıyordum. Nasıl kurtulabilirdim ki, Türk mühürlerinin kirletilmesi karşısında elden bir şey gelememenin ızdırabını herhalde yaşadığım sürece ta yüreğimde, damarlarımda duymaya devam edeceğim.
***
24 Ocak 2006,Salı, 16.15
Cuma günü (6 Ocak 2006) ikindi üzeri iki oğlum ve büyük oğlumun bir arkadaşı ile birlikte evden çıktık. Aksaray yokuşundan yürüyerek, İstanbul Üniversitesi’nin yanından geçip, eskiden İLESAM binası olarak kullanılan tarihi bir binaya geldik. Dış kapıdan içeriye, etrafı odalarla çevrili bir avluya girdik. Duvarlar halılar, kilimler ve çeşitli folklorik eşyalarla kaplı idi. Üzeri kilimlerle kaplı sedirlere oturup çaylarımızı yudumlarken, biri gazeteci diğeri belgesel tabir edilen filmlerin yapımcısı iki gençle de sohbet ettik.
Kısa sayılabilecek bir sohbetten sonra buradan ayrıldık. Beyazıttan, eskiden Marmara Kıraathanesi olarak bilinen binanın karşısından yürüyerek Türk Edebiyatı Vakfı’nın önünden geçip Süleymaniye’ye yöneldik. Akşam vakti henüz geçmediği için burada borcumuzu eda ettik. Camiyi gezerken, sanki merhum şairimiz Yahya Kemal’in “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” dudaklarımdan dökülüyordu:
Ulu mâbed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;
Ben de bir varisin olmakla bugün mağrurum;
…
Senelerden beri rüyada görüp özlediğim
Cetlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.
Bir farkla ki ben “Süleymaniye’de Akşam” diyordum. Ne kadar teknoloji ile aydınlatılırsa aydınlatılsın Süleymaniye’de akşam dolaşıyordum. Eğer çocuklarımdan biri “baba gidiyoruz” diye uyarmasa gerçekten yorgun vücuduma bir huzurun yayıldığı mağfiret ikliminde gibiydim.
Süleymaniye’nin çeşitli cephelerinden resimlerini çektim. Bir şansı yakaladığımın farkındaydım, kelimenin tam anlamıyla “muhteşem”i yaşıyordum.
Sonra yine yürüyerek Cağaloğlu olarak bildiğim yokuştan aşağı inerek, Topkapı Sarayı’nın yanında bulunan meşhur Gülhane Parkı’nın içinden geçerek deniz kıyısına indik. Bu kış mevsiminde boğazın suları pek de dalgalı değildi. Karşımızda Kız Kulesi bize göz kırpıyor, bende sanki yaklaşık 30 yıl sonra bir tanıdığa rastlamış gibi “Kız Kulesi merhaba! Boğaz Merhaba !” diyordum.
***
24 Ocak 2006,Salı16.30
Dönüş (8 Ocak 2005, Pazar).
Bayram arifesine rastladığımız için dönüş için çok zor bilet bulabildik. Yine Esenler’den otobüsümüze bindik. İstanbul’a hafiften kar yağıyor, soğuk esintiler insanların yüzlerini yalıyordu. Terminalde fazla beklemeden otobüsümüz geldi. Hemen otobüse bindik. Çünkü dışarıdaki hava giderek soğumaya başlamıştı. Ancak biraz gecikerek otobüsümüz hareket etti. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nü geçerek Harem’e geldik. Hani derler ya “bıraktığımız gibi duruyor”. Harem, benim 28 yıl öncesinde bıraktığımdan daha da köhne, virane gibi geldi bana. Galiba hiçbir yenilenme, gelişme, güzelleşme olmamış. Harem Oto Garı’da İstanbul’a hiç mi hiç yakışmıyor. Galiba İstanbul’u çirkinleştirmek için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz, diye düşündüm.
Buradan iki-üç yolcu alıp hareket etmemiz gerekirken yarım saatten fazla oyalandık. Malum bilinen sorumsuzluklar. Bir koltuğun iki-üç kişiye satılması burada da karşımıza çıktı. Tartışmalar, anlaşmazlıklar, bağırıp çağrışmalar uzun sürdü. Bizim gibi diğer yolcular da sabırsızlanıyordu.
Neyse ki problem şöyle veya böyle halledildi ki yola çıktık. Dışarıda serpinti şeklinde hala kar yağıyordu. Gebze’ye geldiğimizde arabamız yolda durdu. Camdan dışarı baktığımda ucu gözükmeyen uzun bir araba kuyruğu varidi. Kimileri arabalarından inmiş meraklı adımlarla ileri doğru yürüyorlar, bazıları da arabalarının camlarını açmış neler olduğunu soruyorlardı. Biz de merak etmiştik. “Acı haber tez ulaşır” hesabı, ileride büyük bir kaza olduğunu, yolun trafiğe bunun için kapandığını öğrendik. Burada da nerdeyse bir saate yakın bekledik.
Bu bekleyiş sırasında düşünüyordum. Eğer Harem’den zamanında çıkıp hareket etmiş olsaydık, galiba bizlerin de bu kazanın içinde olma ihtimalimiz çok fazlaydı. Çünkü kaza biz gelmeden yarım saat kadar önce meydana gelmişti. Daha sonra televizyonda kaza görüntülerini ve haberlerini izlediğimizde, kendi adıma donup kalmıştım.
Bundan sonra da yine; “hayır bildiğinizde şer, şer bildiğinizde hayır vardır” sözünü tekrar eder oldum.
Galiba İstanbul kadar, İstanbul’dan dönüşümüz de bir “ders” gibiydi.
***
28 Aralık, 2005 Çarçamba, 14.007
Geçen gün bir telefon geldi.
Telefondaki ses uzun yıllar görüşmediğimiz bir dostun, bir ozanın, bir yazarın sesiydi. Gerçi Ankara’ya geleceğini bilgisayar marifetiyle bana iletmişti. Yani bekliyordum. Kalktım bir belediye otobüsüne binerek Ulus’a kadar gittim. Ulus’un meşhur Rüzgârlı Sokağı’nda bir büroda buluşacaktık. Daha doğrusu bu büro arkadaşımın küçük kardeşine ait bir yerdi.
Büroya vardığımda henüz gelmemişti. Öyle ya buluşma saatimizi pek belirlememiştik. Az bir süre bekledim. Bu arada telefonla geldiğimiz haber verildi. Sağ olsun arkadaşımın küçük kardeşi de sıcakkanlı, cana yakın, samimi biriydi. Onu da çocukluğundan ağabeysisinin yanında matbaada çalışırken tanımıştım. Ama şimdi bir meslek sahibi, olgun, yetişkin biri karşımdaydı.
Benim dergilerimi ciltlettiğim, çaylar içip sohbetler ettiğimiz yıllardan, on sekiz yıl öncesinden konuşmaya çalıştık. Arkadaşımı beklerken zamanın nasıl geçtiğini pek fark etmiyorduk. Çünkü mazinin yorgun ama tatlı günlerini yâd ederken sohbetimiz bir dere kenarındaki çayın tatlı şırıltısı gibi akıp gidiyordu. Bu akış içerisinde, benim yıllar öncesinde söylemiş olduğum, belki benimde unutmuş olduğum bir sözümün bu genç tarafından bana hatırlatılması, beni hem ziyadesiyle memnun etti, hem de bana yeni ufuklar da araladı diyebilirim. En az ağabeyi kadar güzel sohbet yapan bu genç kardeşim;
“Ben çocuk sayılırdım ama hiç unutmadım. Siz o zaman ağabeyimle konuşurken bir şey söylemiştiniz.”
“Yaa, dedim hayretle. Ne söylemiştim?”
“Biz yaşıyoruz onlar yazıyor. Bizim yaşadıklarımızı başkaları yazıyor. Bizim yaşadıklarımızı biz yazmalıyız ki diğerlerinden şikayetlerimiz azalsın.. İşte buna benzer cümleler..”
Bu sırada bir sessizlik oldu… Uzun yıllardır yapmış olduğum eğitimciliğim, öğrencilerime söylemeye çalıştıklarım ve söylediklerim.. Dergilerde, gazete köşelerinde yazdıklarım tatlı bir yorgunluk olarak zihnimden geçti. Biraz olsun hoş bir rahatlama, yorgunluk sonrası dinlenen insanın huzuru bütün varlığımı sarmıştı. “Çok şükür” dedim içimden “çok şükür”.. “Yap bir iyilik denize at, balık bilmezse Halik bilir” sözünün ne kadar sınama neticesinde ifade edildiğini düşündüm. “Yazıyoruz da, konuşuyoruz da ne oluyor?” gibi düşüncelerin ne kadar yanlış ve umutsuzluk dolu olduğuna hükmettim. Yazmaya belki ara vermemiştim ama azalttığımın farkındaydım. Yirmi yıla yakın bir süre önce bu gence çocukluk yaşlarında söylediğim bir sözün halâ hatırlanır olması belki “ben”imi doyurdu ama daha çok yazmam gerektiğinin ikazını da almış oldum.
Ben bu düşünceler içinde iken arkadaşım da gelmişti. Onunla da sohbetimiz maziden çeşitli sahnelerin hatırlanması ile devam etti. Ben ona elimde mevcut olan yayınlarımdan, O da bana “İhanetin Resmi” adındaki hikâye kitabı ile “Gönlüm Seni Özlüyor” adındaki şiir kitabını verdi. Üç-dört saate yakın bir sohbetten sonra, bürodan ayrılıp iş hanının kapısından çıkarken “gençler hayalleriyle, yaşlılar anılarıyla yaşar” sözünü düşünüyordum. “İz”.. “İz bırakmak” diyordum.
***
14 Aralık 2005, Çarşamba, saat:15.45
Hava güneşli. Yazdan kalma güneş parlaklığı var gökyüzünde.
İçeriden, yani sıcak bir ortamdan dışarıya baktığınızda ilkbaharların geldiğini sanabilirsiniz. Dökülen ağaç yaprakları, neredeyse ölü bir renge bürünmüş tabiat olmasa bu sanınızda haklı olduğunuzu bile ileri sürmek mümkün.
Ancak dışarıya çıktığımda, kapıyı açar açmaz bir ayaz yalıyor yüzümü. İhtar eder gibi değil, ihtar ediyor beni.
Hey gidi günler hey diyorum içimden. İlk gençlik yıllarımda böyle havaların bende “baharın uyanışı” gibi kıpırdanmalar geçirdiğini daha dün gibi hatırlıyorum. Hemen üzerimdekilere çeki düzen veriyor ve düğmelerini kapatıyorum.
Evimin önündeki caddeye çıktığımda şöyle bir etrafa bakındım. Bu ayaza rağmen güneşteki parlaklığın davetkârlığı beni yürümeye ikna etti. Doğrusu içerde birkaç gündür oturmaktan, okumaktan, yazmaktan belki de biraz yorulmuştum.
Upuzun ve geniş cadde boyunca etrafımı seyrederek yürüdüm. Biraz olsun caddenin tenhalığı dikkatimi çekti. Tek tük yürüyen insanlar, geçen arabalar hemen kayboluyor yerini sessizliğe bırakıyordu. Oh be dedim içimden, oh be! Büyük bir şehrin, hem de başkentin taşrası da olsa bir caddesinde huzurla, ruhumu dinlendirerek yürüme hazzını yaşadığımı fark ettim. Biraz düşündüğümde bu fark edişten duyduğum haz pek fazla sürmedi. Dubleks binaların yanına, yöresine, etrafına çok katlı binaların yapılması, inşaatların giderek artması kaygılarımda haklı olduğumu gösteriyordu. İlerideki yıllarda çocuklar, gençler, yaşlılar caddenin bu huzurundan ne kadar nasipleneceklerdi? Bilemiyorum..
Bu düşüncelerle yolumun üzerinde bulunan bir alışveriş merkezine girdim. Herhangi bir şey alacağımdan değil. Ellerim cebimde şöyle rast gele dolaştım. Sonra gayri ihtiyari ‘çıkış’ kapısına yöneldim. Yine etrafı seyrederek, dünden bugüne birçok düşünce git-gelleri içinde cadde boyunca yürüyerek evime, kitaplarımın arasına döndüm… Kitaplarımın arasında olma mutluluğuna.
***
12 Aralık 2005, Pazartesi. Saat:16.06
Günler kısa mı gerçekten?
Takvimler böyle diyor. Aralık ayı gündüzlerin en kısa olduğu aylardan biri.. İzafi olan “zaman”ı nasıl ki kendimize göre düzenliyorsak, gündüzlerin kısalığını da öyle mi belirliyoruz acaba?
Gündüz nedir ki?
Güneşin daha az görünmesi, gecenin daha çok olması mı?
Gece nedir ki?
Karanlığın daha uzun olması, aydınlığın daha az olması mı? Daha doğrusu karanlığın hâkimiyeti midir gece? Ama hangi karanlığın demek de geliyor insanın içinden. Yani ‘karanlıların hâkimiyeti’ sadece güneş ışınlarının kaybolmasıyla mı söz konusu?
Sonra karanlık, ne karanlık?
Aydınlık ne?
Günlerin kısalığından ‘aydınlık’ ve ‘karanlığa’ kapı aralamak… Yeni ya da yeni sayılabilecek düşüncelere, duygulara kapı aralamak hazların doruğudur benim için.
Ah! Bu hazzı “günlük” ve “güncel” olanın dışında, bunların hâkimiyetinden uzakta her gün, her an yakalayabilse insan.
Galiba ‘insan’ olma, ‘insan olabilme’ bu yakalayışta yoğunluğunu daha çok hissettirir sanıyorum. İşte o zaman. ‘hangi kırgınlık’, ‘hangi haset’, ‘hangi vefa’ ve ‘hangi’ hangiler hayatlardan, lügatlerden silinip insan hayatı; “işte insanlık”, insanlar ne kadar güzel diyebilecek, “yaratılanı severiz, yaratandan ötürü” sözünün künhüne vakıf olabileceğiz.
Günler kısa mı gerçekten?
Ya ömür?....
***