KİTAPÇIYI BEKLEME HEYECANI
O gün “Kitap Okuma Saati”idi. Hasan Bey yeğenleri Çağrı, Samet ve Burak’a kitap okuyacaktı. Ancak bu sefer bir değişiklik yapma ihtiyacını hissetti. Onlara kendi çocukluk döneminde başından geçen bir olayı anlatmak istediğini söyledi. Çocuklar da bunu kabul etti.
Dayılarının yanına sokuldular. Sessizce ve meraklı gözlerle ona bakıyorlardı. Hasan Bey, yeğenlerini yanına oturtarak anlatmağa başladı:
“Siz hiç kitapları ve kitapçıyı bekleme heyecanı yaşadınız mı çocuklar? Ben sizler gibi küçük yaşlarda iken bu heyecanı çok yaşadım. İsterseniz anlatayım da sizler de bu heyecanı, bu mutluluğu biraz yaşayın” dedi.
Çocuklar meraklı bakışlarını dayılarının gözlerine çevirmişlerdi. Üçü de “Dayı, haydi anlatmaya başlasana” dercesine heyecanlıydılar. Yerlerinde duramıyorlardı.
Dayı, bu durumun farkına vardı. Daha fazla beklemenin gereksiz olduğunu düşünerek anlatmağa başladı:
Galiba çocukluğumda aklımın erdiği ilk yıllardı. Köyümüzde “köy odası” olarak kullanılan evimize hiç gelen giden eksik olmazdı.
Herhangi bir görev için gelen memurlar.. Başka bir köye giderken acıkmış, susamış olanlar.. Köyümüzün beş kilometre kadar uzağında bulunan şosede gece arabadan inip, köyüne ulaşmada geç kalanlar..
Hastası, sayrısı.. Hepsi ama hepsi bizim bu misafir odasına uğrar, yemeklerini yer, bazıları da yatardı. İşte bu gelişler benim çok hoşuma giderdi. Çünkü çok değişik insanlar görüyor, onların hikâyelerini dinliyor, bu hikâyelerin bazılarından da hoşlandığım oluyordu.
Bu cümlenin sonunda çocuklardan birisi dayısının sözlünü kesti:
—Dayı, yine bir başka zaman bahsettiğin odada dinlediğin hikâyelerden birisini bize anlatır mısın?
Hasan Bey:
—Ooo. Durun çocuklar! Hemen sözlerimi kesmeyin. Eğer sözlerimi kesecekseniz anlatmayayım. İsterseniz bir başka zaman o hikâyelerden birisini sizlere anlatırım, dedi.
Sonra çocuklar seslerini kesti. Sadece “olur” dercesine başlarını salladılar. Hasan Bey de kaldığı yerden anlatmaya başladı:
Bu odada neler konuşulmazdı ki.. Birinin hastane serüveni, bir başkasının büyük şehirlere iş aramak ve para kazanmak için giderek nelere katlandığı..Yakın köyde çıkan sınır kavgaları, uzun yıllar süren mahkeme dâvaları.. Kaçışlar, kovalayışlar.. Düğünler, düğünlerdeki eğlenceler.. Daha neler neler..
Odamıza gelen bazı misafirler vardı ki bunların anlattıkları daha çok hoşuma giderdi. Özellikle bu misafirlerin köyümüze çok sık uğramasını isterdim. Çünkü bunlar geçmişte olmuş kahramanlık ve sevda hikâyelerini anlatırlardı.
Kerem ile Aslı’yı, Karacaoğlan’ı, Köroğlu’nu, Ferhat ile Şirin’i, Dede Korkut’u, Hazreti Ali Cenkleri’ni ilk defa odamızdaki bu sohbetlerde duydum.
Dişlerini çektirirken Kerem’e acıyıp Aslı’ya kızdığım, Ferhat’a üzüldüğüm zamanlar çok oldu. O zaman Kerem’in, Aslı’nın dizinde dişlerini çektirmesini pek anlayamadım.
Dede Korkut Hikâyelerinde geçen Deli Dumrul’un bir köprü yaptırıp geçenden beş, geçmeyenden on akçe almasına çok kızdığım olmuştu. Fakat Azrail tarafından sıkıştırıldığında durumuna da çok acımıştım.
Hazreti Ali’nin cenklerinde “Zülfikâr” adı verilen çatal kılıcı hayâl ettiğim oldu. Yaşım küçük olmasına rağmen yine de bunları anlamaya çalışıyordum.
Köroğlu’na niçin “Köroğlu” dendiğini öğrenince, çocuk duygularımda haksızlığa karşı bir şeyler geliştiğini anlıyordum. Daha sonra Bolu Beyi’nin cezasını bulması ile öfkem yatışıyor, içimde tuttuğum nefesimi serbest bırakıyor ve rahatlıyordum.
Bütün bu konuşmalarda arada bir, sedirin üzerinde halı yastıkların bir köşesine yaslanarak sessizce dinlemem misafirlerin de dikkatini çekerdi. Beni de konuşmalarına ortak etmek isterlerdi. Ama ben anlatılan hikâyenin içine daldığım, kendimi onlarla birlikte hissettiğim için pek cevap vermek istemezdim. Bu şekilde hikâyeyi bölenlere içten içe kızdığım da olurdu.
İşte o zaman önce babam söze girer, “ben oğlumu okutacağım. O okuyacak.. Bu hikayelerin hepsini bize kitaplardan okuyacak” derdi. Ben de, ne ve nasıl olduğunu bilmediğim, ama dinlediklerimden anladığım kadarıyla güzel bir şey olduğuna inandığım “okuma” düşüncesini başımı sallayarak tasdik ederdim. “Ben okuyacağım.. Ben okuyacağım” sözünü gururla söylerdim. Konu ben olduğum için, herkes beni dinlediği için bu çok hoşuma giderdi.
Daha sonraları anladım ki, buradaki sohbetler bende bin bir gece masalları gibi hayal âlemimin zenginleşmesine büyük faydalar sağlamıştı.
Çocuklar, herhalde okuma hevesimin de burada başladığını söyleyebilirim. Odamıza gelen her insan sanki birer kitap gibiydi. Onların anlattıklarını dinlemek beni daha zengin ve mutlu yapıyordu. Çok güzel hayaller kuruyordum. Bu hayaller içinde anamın dokuduğu halı yastıkları her zaman vardı. Çünkü onlardaki her bir nakışı bazen bahçelere, bazen dağlar ve yollara benzettiğim de olurdu. Kerem’in dolaştığı yolları orada görür, söyleştiği çiçekleri sanki koklardım.
Galiba zaman çabuk geçti.
Köyümüzde okul olmadığı için, annemin babasının yani dedemin köyündeki okula kaydım yaptırıldı. Burası köyümüze çok uzak bir yerdi. Yürüyerek gidip geldiğimiz için belki de bana çok uzak geliyordu.
Benim okula devam etmem için gerekli hazırlıklar yapıldı. Çok uzun bir süre için ilk defa köyümüzden, annemden ve babamdan ayrılıyordum. Bu durum bana çok zor gelmişti. Ama henüz ne olduğunu pek bilmediğim okuma heyecanı beni çoktan sarmıştı. Köy odasında babamın benim için söylediklerini düşünüyordum:”Benim oğlum okula gidecek. Benim oğlum okuyacak..” Bu cümlelerin bende, çocuk kafamda uyandırdığı bilinmezlikler ve hayallerle dedemin köyüne geldim.
Okula ilk günün heyecanı ile gittim. Burası bana göre yabancı bir köy olduğu için hiç kimseyi tanımıyordum. Çekinerek, belki biraz da korkarak okul bahçesinden içeri girdiğimi hatırlıyorum. Benim gibi önlüklerini giymiş olan çocukların burada oynadıklarını gördüm. Bahçe duvarının bir kenarına çekilerek onları seyretmeye başladım. Çok kararsızdım. Daha ne yapacağımı bilemiyordum. Hem ortada çocuklardan başka kimsecikler görünmüyordu. Bana “okulda bir öğretmenin olacak” demişlerdi. Ama öğretmen kimdi? Daha doğrusu nasıl biriydi?..
Bu sorularla etrafıma bakınıyordum. O sırada çocuk omzumda bir elin ağırlığını hissettim. Biraz ürkek, biraz korkak bir duyguyla uzaklaşmaya çalıştım. Ama bu elin sahibi, bugün bile hatırladığım sevgi ve güven dolu bir sesle “Korkma. Ben öğretmeninim senin” dedi.
Gerçekten şaşırmıştım. Uzun boylu, sarışın adam, bu kadar çocuk içerisinde neden benim yanıma gelmişti?.. Önce bunu düşündüm. Sonra beni seçtiği için, bana çeşitli sorular sorduğu için de çok sevinmiştim. İçim içime sığmıyordu. Adımı, babamın adını, niçin diğer çocuklarla oynamadığımı sordu. Hepsine ayrı ayrı cevap verdim.
Bavul yavrusu denebilecek küçüklükteki, lokum sandığından yapılarak boyanmış çantamın çok güzel olduğunu öğretmenim söyledi. Ben öğretmenimle konuşurken, sonradan zil sesi olduğunu öğrendiğim bir ses sanki bütün sesleri bastırdı. Bütün çocuklar okulun önünde toplanıyorlardı.
Öğretmenim “Hadi birlikte okulun önüne gidelim. Sende arkadaşlarınla birlikte sıra ol. Sonra sınıfa gireceğiz” dedi.
Öğretmenimle birlikte yürüyerek okulun önüne geldik.
Öğretmenim, sıra olan bir grup çocuğun en önünde durmamı söyledi. Yerini aldığım çocuk bir arka sıraya kaydı. Öğretmenle geldiğim için olacak ki, herkes bana bakıyordu. Bu bakışlardan rahatsız olmak yerine hoşlanıyordum. Sanki birden kendimi birkaç yaş büyümüş olarak hissediyordum.
İşte öğretmenimiz okulun önündeki basamaklara çıkmış, karşımızda duruyordu. Önce hepimize tek tek baktı. Gözleri bana geldiğinde yine sevinmiştim. Kendi aralarında konuşan bütün çocuklar konuşmalarını kestiler.
Öğretmenimiz yine sevgi dolu bir sesle bizlere bir şeyler anlatmaya başladı. Bu konuşmaları arasında “okul”, “ders”, “çanta”, “kitap”, “defter”, “kalem”, “sınıf”, “arkadaş” gibi kelimeler de geçiyordu.
Öğretmenimizin konuşması sona erince sırayla sınıfa girdik. Sıralara rasgele oturduk.
Sınıfta etrafıma baktığımda her öğrencinin çantalarından kitaplarını ve kalemlerini çıkarttığını gördüm. Ben de lokum sandığından yapılmış olan çantamı açtım. İçine özenerek yerleştirdiğim kitap ve defterlerimi yine dikkat ederek çıkarttım. Düzenli bir şekilde sıranın üzerine koydum.
Bu sırada etrafımdaki çocukların beni seyrettiklerini gördüm. Bana dikkatlice bakıyorlardı. Birisi dayanamadı, kitap ve defterlerimin üzerindeki ciltleri işaret ederek, arka arkaya soruları sıraladı:
—Bunları sen mi yaptın? Nasıl yaptın? Niye yaptın?
Ben hepsine ayrı ayrı cevap vermeye çalışıyordum ki içeriye öğretmenimiz girdi. Hepimiz ayağa kalktık.
—Günaydın çocuklar! Dedi. Biz de hep bir ağızdan:
—Günaydın! Diye karşılık verdik.
Öğretmen, yumuşak bir sesle:
—Hepiniz de oturun bakalım, dedi.
Biraz tereddüt geçirdim. Daha sonra diğer öğrencilerin oturduklarını görünce ben de oturdum.
Öğretmenimiz:
—Çocuklar okulumuzun ilk günü, önce tanışmamız gerekiyor. Benim adım Akif. Akif Öğretmen de derler. Bu yıl sizleri ben okutacağım. Sizlerle çok güzel günler geçireceğiz.. Okumayı, yazmayı, resim yapmayı öğreneceksiniz. Birlikte oyunlar oynayacağız. Hatta okulumuzun ikinci döneminde “Okuma Bayramı” yapacağız. Okuma yarışmaları bile düzenleyeceğiz, dedi. Şimdi sıra sizlerde. Haydi, sırasıyla tek tek ayağa kalkarak kendinizi tanıtın bakalım.
Tam öğretmenin kürsüsünün karşısında ben oturuyordum. Onun için ilk önce ben ayağa kalktım.
Adımı soyadımı söyledikten sonra, nereli olduğumu ve köyümüzde okul olmadığı için buraya okumaya geldiğimi de söyledim. Sınıfta bulunan herkes tek tek ayağa kalkarak adlarını ve soyadlarını söyleyip yerlerine oturdular. Öğretmen hepimize teşekkür ettikten sonra beni yanına çağırdı. Heyecanlanmıştım. Öğretmenin gözlerine bakarak ayağa kalktım.
—Gel gel. Şuraya tahtanın yanına gel bakalım.
Gözlerimi sıramın üzerindeki kitaplarımdan ayırmayarak tahtaya yürüdüm. Adını yıllardır unutmadığım Akif Öğretmen:
—Gel! Anlaşılan kitaplarını çok seviyorsun. Ama bir şey olmaz. Sen bu köye başka bir köyden geldiğin için arkadaşların seni merak ediyor. Biraz daha tanımak istiyor, dedi. Sonra sınıfa dönerek konuşmaya başladı:
—Çocuklar! Arkadaşınız kendisini tanıtırken bir cümlesi dikkatimi çekti. Bilmiyorum siz de dikkat ettiniz mi? Arkadaşınız “köyümüzde okul olmadığı için buraya okumaya geldim” dedi. Ne kadar güzel. Ama sizler de içinde bulunduğunuz durumun önemini anlayın. Bak arkadaşınız annesinden babasından çok uzaklarda buraya okumak için gelmiş. Sizler anne ve babalarınızın yanındasınız. Ama o da dedesinin yanında. Burada sizler gibi yeni arkadaşlar edineceği, okumayı öğreneceği, yeni güzel kitaplar okuyacağı için arkadaşınız da mutlu olacak.
Akif Öğretmen, son cümlelerini söylerken bana bakıyordu. Koca sınıfta, hem de ilk gün bana dikkat çektiği, benim hakkımda da konuştuğu için bu duruma çok sevinmiştim.
Hatta ilk günden okulu, öğretmenimi çok sevmiştim. Dışarıya çıkıp okulun çok geniş olan bahçesinde oyunlar da oynadık. Çocuklardan bazılarıyla arkadaş bile olmuştum.
Okulda ilk günüm çok hızlı bir şekilde bitmişti. Zil çaldığında çantalarımızı alarak sınıftan çıkmıştık. Çocukların her biri köyün ayrı sokaklarına dağıldılar. Ben de okulun bahçesine komşu olan dedemin evine doğru yürümeye başladım. Açıkçası okulun hemen bitmesini içime sindirememiştim. Yavaş yavaş yürüyerek eve geldim.
Evde dedemden başka kimse yoktu.
Etrafıma baktım. Annemin ve babamın köyümüze gittiklerini anlamıştım. İçime garip bir hüzün çöktü. Güçsüz, yapayalnız kalmıştım. Ağlamak istiyordum. Dedemin bulunduğu odadan çıktım. Birkaç damla yaş geldi gözlerimden. Ama ağlayamıyordum. Öğretmenimin sınıfta söylediği sözleri tekrar duyar gibi oluyordum.
Anne ve babasından hem de beş yaşlarında ilk defa ayrılan bir çocuk olarak kendi kendime konuşuyordum:
“Hayır ben okuyacağım. Hem yanımda dedem var. Annem ve babam da beni görmeye gelirler.. Ağladığımı görürlerse beni okuldan alırlar.”
Kendi kendime verdiğim teselli edici sözlerle dedemin yanına geri döndüm.
Hemen çok sevdiğim çantamı açtım. Kitaplarımı, defterlerimi, renkli kalemlerimi çıkardım. Alfabemin sayfalarını dikkatlice açtım. Her bir sayfa renkli resimlerle doluydu. Resimlerin altındaki şekiller benim için pek bir anlam ifade etmiyordu. Her sayfadaki resimleri en ince ayrıntılarına kadar inceliyordum. İlk sayfada bir çocuk yorganı üzerine çekerek uyuyordu. İkinci sayfada sebze ve meyvelerin canlıymış gibi duran resimleri vardı. Daha sonra diğer sayfalara bakmaktan zevk alıyordum.
Bir ara renkli kalemlerime takıldı gözlerim. Kutuyu açtım. Kalemlerimi tek tek çıkardım. Sonra bir resim defteri sayfasını çizmeye başladım. Önce her kalemin renklerinin kağıt üzerinde nasıl görüldüğünü merak ettiğimden birer çizgi çizdim. Sonra her renkten ayrı şekiller çizip boyamaya başladım. Bu durum çok hoşuma gitmişti. İşte şu kalemle boyadığım yer tıpkı okuldaki bayrağımızın rengine benziyordu. Şu kalemin rengi de açık gökyüzünü ne kadar da hatırlatıyordu. Ya şu kalemin rengi köyümüzün yemyeşil çayırlarını hatırlatıyordu. Bu kalemleri, bu kalemlerle şekiller yapmayı, bunları boyamayı çok sevmiştim. Renkleri yan yana gördükçe uçacak gibi oluyordum.
İşte ben böyle kitaplarımla, kalemlerimle oynarken dalıp gitmiştim. Dedemin bana seslendiğini de duymamıştım. Dedem:
—Gel hele gel, dedi. Daha çok kitaplarla, defterlerle, kalemlerle uğraşacaksın. Yemeğini ye, yine devam et.
Günlerim okula başladığım ilk günün heyecanı ile geçiyordu. Okuldan gelir gelmez kitap ve defterlerime dalıyor, sofraya ancak dedemin uyarısı ile oturuyordum. Alfabemi okumaya başlamanın sevinci anlatılacak gibi değildi. Kendime yeni kapılar açılmış gibi hissediyordum.
Havanın iyi ya da kötü olması fark etmiyor, okulun kapısını ilk açanlardan biri de ben oluyordum. Çünkü bazen gecelerin çok uzun sürdüğünü düşünüyordum. Sabah olmasını ve okula gitmeyi heyecanla bekliyordum. Ancak yine de anneme olan özlemlerimi çocuk gönlümden bir türlü çıkaramıyordum. Geceleri yatağa yattığımda, kimseler duymasın diye sessiz sessiz ağladığım da oluyordu. Daha sonra ağlamaktan yorgun düşüyordum. Bazen de okulu hayal ediyor ve uykuya dalıyordum.
Çağrı, tam burada dayısının sözünü kesti.”Dayı. O zaman anneannemi mi, dedemi mi daha çok özlüyordun” dedi.
“Ee.. Şimdi sırası mı? Elbette ikisini de özlüyordum. Fakat sözümü kesmezsen daha iyi olur Çağrı.”
Yine bir gün arkadaşlarımla okuldan çıkmıştım. Okulun bahçesinin dışında bir adamın elinde bulunan bohçaları yere koyduğunu ve içindekileri dışarıya çıkardığını gördük. Hepimiz de hayretle adamı seyrediyorduk. Konuşmadan birbirimizin suratlarına baktık. Aslında şaşırmıştık. Çünkü bu kadar çok kitabı bir arada ilk defa görüyorduk. Adam:
“Çocuklar, korkmayın, yaklaşın. Hatta kitapların hepsine bakabilirsiniz. İsterseniz alabilirsiniz”, dedi.
Bizler yine birbirimizin yüzlerine baktık. Hayretimizi anlayan ve bu durumumuzu gören adam:
“At nalı, demir parçası ya da yün kırpıntıları getirin, istediğiniz kitaplardan seçin” dedi.
Arkadaşlarımdan bazıları:
—Amca, buradan bir yere gitme, biz evimize gidip hurda getireceğiz, dediler.
Ben etrafıma bakındığımda kimsecikler kalmamıştı. İçimi bir hüzün kaplamıştı. Nerdeyse hüngür hüngür ağlayacaktım. Çünkü benim biriktirdiğim hurda yoktu. Ama bu kitaplardan almayı ne kadar da arzuluyordum.
Yerde serili olan kitapların renkli kapakları sanki beni yanına çağırıyorlardı. Kitapların adlarını da hiç zorlanmadan okumuştum. Bu durum bende kitapları alma isteğini daha çok artırıyordu. Ama çaresizlikle çakılıp kalmıştım.
“Ah, diyordum kendi kendime. Köyümüz olsa kitapçının dediklerinden ben de bulur, bunları alırım” diye içimden geçiriyordum. O sırada arkadaşlarımdan bazıları evlerinden geri dönmüşler, bir-iki kitap almaya başlamışlardı bile.
Bir an bavulumu yere bırakmış, ellerimi cebime sokmuştum ki olan oldu. Cebimde annemin gönderdiği kavurganın içinde bir demir para vardı. Sevinerek çıkardım. Kitapçıya uzatarak:
—Bu paraya da kitap verir misin, dedim.
Kitapçı, uzanarak elimdeki parayı aldı. Şöyle bir ters çevirip baktıktan sonra:
-O oo.. Bu paraya hem de sana beş altı kitap veririm, dedi. Yalnız gerçekten kitap almak istiyor musun? Bu para senin mi, diyerek sorular da sordu.
Kitapçıya verdiğim para iki buçuk liraydı. O zamana göre de büyük para sayılırdı.
Kitapçı herhalde bu kadar paranın bir çocuğun elinde olmasından şüphelenmişti. Öyle ya nereden bilecekti, annemin iki tavuğun yumurtasını aylarca biriktirerek satıp bana harçlık gönderdiğini.
Neyse durumu benden önce arkadaşlarım açıkladı. Bu arada çok korkmuştum yine kitapları alamayacağım diye. Tam altı kitap seçtim. Aslında hepsini almak istiyordum. Kitapçı:
—Madem kitabı bu kadar seviyorsun, bir kitap da benden hediye olsun diyerek, kitabımın sayısını artırdı.
Kitapları aldıktan sonra eve nasıl geldiğimi hatırlamıyorum. Her zamanki çamurlu sokaklar sanki dümdüz ve kupkuru olmuştu. Bu sefer çamurlar ayağımdan çizmelerimi de çıkarmamışlardı.
Eve gelir gelmez kitaplarımı bavulumdan çıkardım. Karşılarına geçip hepsine yeniden tekrar tekrar baktım. Sanki hepsini bir anda okumak istiyordum. Hepsinin ayrı ayrı kapaklarını bir daha, bir daha inceledim. Her kitabın adını ayrı ayrı bir daha okudum. Sevincime diyecek yoktu.
Hatta çocukluğumun bu anını hatırladıkça hâlâ o sevincimi yaşar gibi olurum. Sonra içlerinden birini seçerek okumaya başladım.
Dayı, geriye yaslandı. Çocukların üçünün de gözlerine bakarak;
—Ya işte böyle çocuklar. Daha sonraları tatillerde köy odalarında bana çok kitap okutturdular. Ben de severek yaptım bunu. Çünkü hayallerimden biri de bu değil miydi zaten? Kitap okumayı sevmemin neticesinde kitap biriktirmeye de başladım. Gördüğünüz kütüphanem de böyle meydana geldi.
Ancak nerde yeni bir kitapçı ve yeni kitaplar görsem halâ çocukluğumdaki günler gibi heyecanlanır ve o dönemlerdeki yaşadıklarımı hatırlarım.
Samet:
—Eee.. Dayı şimdi sen bize kitap okumadın ama bir kitap okumuş gibi oldun, dedi.
Çağrı:
—Dayı bu anlattıklarını yazmayı düşünüyorum. İzin verir misin, dedi.
Hasan Bey “olur” anlamında başını salladı. Galiba yine çocukluğundan bir başka döneme dalıp gitmişti.
***
Ağırlığınca Altına Değerdi
Çağrı ile Selçuk çok iyi iki arkadaştılar. Evlerine çok yakın olan okula genelde birlikte gelip giderlerdi. Okuldan geldikten sonra derslerine birlikte çalışırlar, sonra da oynarlardı. Bazen çocukluk duyguları ağır basar, bazen de gençliğe yeni adım atmanın yoğun duyguları ile birer yetişkin tavrı ile davranışlar sergilerlerdi. Hani derler ya “bir içtikleri su ayrı giderdi”.
Bu iki arkadaşın oyunları diğer çocukların oyunlarından çok farklı olurdu. Çağrı ile Selçuk daha çok “zihin jimnastiği” dedikleri, düşünceyi geliştirme, bilgileri hatırlama ve artırmaya yönelik oyunları tercih ederlerdi. Bu tür oyunları oynamaktan çok büyük zevk alırlardı. Bunun için okul dışında birlikte geçirecekleri zamanları sanki iple çekerlerdi.
Yine bugün de iki arkadaş okuldan evlerine yürüyerek geliyorlardı. Hava çok güzel olduğu için hem etrafı seyrediyorlar, hem de sohbet ederek yürüyorlardı. Her ikisi de ayrı sınıflarda oldukları için önce derslerde neler yaptıklarını konuştular. Bazı derslerdeki tartışmalardan bahsettiler. Bazı arkadaşlarının kendilerine ilgi çekici gelen güzel fikirlerini birbirlerine aktardılar. Bir ara her ikisi de sustu. Bu baharı haber veren güzel havanın tadını çıkarırcasına bir süre sakin ve sessiz yürüdüler. İkisi de birbirlerine bakmaktan çok, sokaktaki bahçelerden sarkan ağaçları, yeni çiçek açmaya başlayan hanımelilerini, sakinlikten faydalanarak sanki koro halinde şarkı söyleyen kuşları seyrediyorlardı. Bir süre böyle sessizce yürüdüler.
Sessizliği önce Selçuk bozdu:
— Derslerimize çalıştıktan sonra bugün ne yapıyoruz Çağrı?
Çağrı, dalgınlığından arkadaşının sorusu ile kurtuldu. Önce ne cevap vereceğini bilemedi. Şaşkınlığını hemen üzerinden attı:
— İyiki sordun bu soruyu. Az kalsın unutuyordum.
Selçuk:
Az kalsın, neyi unutuyordun?
—İstersen bugün oyun oynamayalım. Çünkü bugün saat onsekizde radyoda dayımın bir konuşması var. Bu konuşmayı dinlemek istiyorum. İstersen gel, bizim evde birlikte dinleyelim, dedi.
İki arkadaş sözleşti. Ödevlerini yapıp, ertesi günün derslerine hazırlandıktan sonra radyodaki konuşmayı dinleyeceklerdi.
Selçuk, evlerine giden sokağa döndüğünde bir şey unutmuş gibi geriye döndü. Fakat artık çağrı gözükmüyordu. Kendi kendine “tüh be!” dedi. “Konuşma konusu ne idi acaba? Çağrıya sormayı niye düşünemedim? Olsun. Eve varınca telefonla sorarım. Yoksa aklım hep konuşma konusunda kalacağından derslerime pek verimli olarak çalışamam” dedi. Dediği gibi yaptı. Eve çıkar çıkmaz Selçuk’tan, dayısının radyoda yapacağı konuşmasının konusunu öğrendi. Rahatlamıştı.
*
Çağrı, derslerini bitirdikten sonra, arkadaşı Selçuk’a söz verdiği gibi onların evlerinin yolunu tutmuştu. Dört beş yüz metre uzaklıktaki eve doğru yürürken, bir yandan da merak ediyordu. Kendi kendine zihninde bazı sorulara cevaplar bulmaya çalışıyordu: “Acaba Selçuk’un dayısı neler anlatacaktı? Kendine göre bu kadar yıldır okula gidiyor, tarih okuyordu ama bir türlü ‘bilim tarihine katkısı olan Türklerden’ pek bahsedilmemişti. Bahsedildiyse de pek hatırlayamıyordu.. Hatta Mısırlıların, Greklerin uygarlığa katkılarını, buralarda yetişen düşünür ve bilim adamlarını öğretmenlerinden duymuştu. Ancak ‘Türk’ denince galiba kendilerine sadece savaşlar anlatılmıştı. Savaş naraları ve kılıç şakırtıları ile dolu bir tarih… Sonra Büyük Türk Milleti? Nasıl olabiliyordu? Bilimde, sanatta, teknikte insanlık tarihine katkıları olamayanlar büyük olabilir miydi? Yoksa bunları liseden sonraki yıllarda mı okuyacağız?” gibi cevabını veremediği düşüncelerle yürürken, kendini Selçuk’un evlerinin önünde buldu.
Onu kapının önünde Selçuk karşıladı. Sanki çok uzun zaman ayrı kalmışlar gibi tekrar kucaklaştılar. Selçuk:
— Ooo. Neredeyse geç kalıyordun. Programın başlamasına beş dakika var, dedi.
Selçuk, şaşkın bir şekilde kolundaki saate baktı. Gözlerine inanamadı. Şaşkınlığını da gizleyememişti.
— İnan zamanın bu kadar geçtiğinin farkına bile varamadım. Yürürken beynimde bir sürü sorular dolaşıp durdu. Bunlara pek cevaplar da bulamadığımdan, galiba biraz da canım sıkıldı.
Selçuk, bir taraftan arkadaşını kolundan tutup içeri doğru çekerken, diğer yandan da soruyordu:
— Ne soruları böyle Çağrı? Yoksa ödev olarak verilen bazı problemleri çözemedin mi?.
Çağrı, arkadaşının bu soruları karşısında tebessüm ederek;
— Yok canım ödevle ilgili değil. Zihnim dayının yapacağı konuşma konusu ile ilgili bazı sorularla meşgul oldu, dedi.
Selçuk, Çağrı’nın oturmasını işaret ederek;
—Gel, sonra konuşuruz. Program şimdi başlayacak.
Radyoda yeni başlayacak programın tanıtım müziği çalıyordu. İki arkadaş, çalışma masasının üstüne koydukları radyonun başına oturdular. Her ikisinin de ellerine birer kalem ve önlerinde birer not defteri vardı. Gerekirse konuşmadan notlar almayı düşünüyorlardı.
Program başladığında önce konuşmacının kısa bir özgeçmişi verildi. Konu söylendikten sonra, konuşmacı takdim edildi. Aynı zamanda Selçuk’un da dayısı olan konuşmacı tok ve anlaşılır bir sesle konuşmaya başladı:
Hikâyesini anlatacağım Türk bilim adamı, hem de Osmanlı’nın gerileme döneminde yaşamış bir bilim adamımızdır. Türklerin ilerleme ve yükselme dönemlerinde yetişmiş bilim adamlarını da takdirlerinize bırakıyorum. Yeri geldikçe onlardan da bahsedeceğim.
Bir zamanlar, daha doğrusu Osmanlılar döneminde Aydın ili Kırkağaç ilçesine bağlı Gelenbe nahiyesi ki bugün Manisa ilimize bağlı bir ilçedir. Gelenbe, Kırkağaç’ın 20 km. kuzeydoğusunda, deniz seviyesinden yüksekliği 250 metre civarında bir yere kurulmuştur. Bakır çayın kaynakları Gelenbe yakınlarından çıkmakta ve buraya ayrı bir güzellik katmaktadır. İşte bu güzel topraklarda 1730 yılında gürbüz ve sağlıklı bir çocuk doğar. Doğduğunda şanslı bir çocuk olan İsmail, kültürlü bir aile ortamı ile karşılaşır. Çünkü daha sonra doğmuş olduğu yerden dolayı Gelenbevi İsmail adını alacak olan küçük İsmail’in dedesi ve babası Mustafa bin Mahmut, doğduğu kasabada yıllarca müftülük ve müderrislik yaparak ilme hizmette bulunmuş, fazilet sahibi, mükemmel insanlardı. Ne var ki O, babasını küçük yaşta kaybetmiş ve ana elinde yetim kalmıştı. Bu nedenle onüç, ondört yaşlarına kadar ciddi bir eğitim göremeyerek, zamanının çoğunu sokaklarda geçirir.
İsmail, bazı zamanlar pamuğa gider, tütün kırar, zemheri ayazında zeytin toplar. Bu şekilde aile bütçesine de katkıda bulunmaya, anasına yardımcı olmaya da çalışır. Geriye kalan zamanlarında arkadaşlarıyla gezer tozar, vakit geçirmeye bakar.
Henüz onüç yaşlarında olduğu bir sırada, bir gün yine sokakta arkadaşlarıyla ceviz oyunu oynarken, babasının yakın dostlarından biri onu görür ve yanına gelir. O sırada küçük İsmail oyuna o kadar dalmıştı ki, bu zatın yanlarına geldiğini nice sonra fark eder. Bu muhterem zat İsmail’e doğru sokulup onu yanına çağırır ve der ki;
“Yazıklar olsun sana İsmail! Senin baban ilim sahibi erdemli ve mükemmel insanlarken, sen böyle sokaklarda okuma-yazmayı dahi öğrenemeden, gaflet içinde boşuna zaman harcıyorsun”.
Bu olay küçük yaştaki İsmail’i çok utandırır. Biraz düşündüğünde kendine yapılan uyarıyı çok yerinde bulur. Kendi kendine “ bu ihtiyar amcam çok haklı” der.
Çok duygulu ve düşünceli olan İsmail için bu olay hayatının dönüm noktası sayılır. Hatta bu olayın onun hayatında çok önemli bir yeri olduğu da söylenebilir. Çünkü o, söz konusu olay üzerine hemen oyunu ve arkadaşlarını terk edip, ecdadına yakışır bir kişi olmaya karar vererek ilme yönelir. Hemen ertesi sabah hoca efendinin önünde diz kırar. Zaten berrak bir hafızası ve ifadesini “muhteşem” kelimesi ile bulan parlak bir zekâsı vardır.
İsmail, ilköğrenimine Gelenbe’de başlar. Gençlik yıllarına kadar buradaki öğrenim kurumlarına devam eder. İlim yolunda adım adım ilerler. İlmini her geçen gün biraz daha artırma gayreti içindedir. Hocaları ona bir kere anlatırlar, ikinciye gerek kalmaz. Kısa sürede eğitimini tamamlar ve Gelenbe kürsülerinden vaaz ve nasihate başlar. Sabahlara kadar okur, akşamlara kadar yazar, yine de ilme doyamaz. Karışık konulara dair, derin ilmi tartışmalara katılmayı çok arzu eder. Doğup büyüdüğü, yaşadığı bu küçük kasaba ona dar gelir. Fakat Gelenbe’de artık arzu ettiği böyle bir imkânı bulamayacağını anlayınca da İstanbul’a gitmeğe karar verir.
Gelenbevi İsmail, İstanbul’a geldiğinde ilim çevresi olan Fatih semtine gider. Fatih külliyesine başvurur. Buraya kabul edilir. Gelenbevi, 1467–1471 yılları arasında Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan külliyeye kabul edilmesini, vakfiyesinde yer alan , “bu medreseye yetim çocuklarının çocukları, bunların çocuklarının bulunmaması halinde fakir ailelerinin çocukları kayıt edilmesi…” şeklindeki şarta borçludur. Çünkü İsmail de hem yetim hem de fakir şartlarını taşıyordu. Sonunda buraya kaydını yaptırıp burada devam etme imkânı bulur. Aşevinde de yemek yemeğe hak kazanır.
Kurulduğu günden itibaren bu medreselerde devrinin en seçkin âlimleri profesörlük (müderrislik) yapmış ve yine birçok ünlü bilgin buralardan yetişmiştir. Gelenbevi İsmail’in eğitime başladığı yıllarda da yine devrinin iki ünlü bilgini Yasincizade Osman Efendi ile Ayaklı Kütüphane lakabıyla tanınan Müftüzade Mehmet Emin Efendi, Fatih medreseleri profesörlerindendir (müderrisleridirler). Gelenbevi’nin yetişmesinde en büyük pay da işte bu iki hocasına aittir. O, Yasıncizade’den Arapçayı ve Dini ilimleri (Nakli ilimleri), Müftüzade’den de mantık, fizik ve matematik ilimleri (Akli ilimleri) öğrenmiştir.
Okul hayatında başarılı olan Gelenbevi İsmail, kısa zamanda mevcut ilimleri okumuş ve 1763 yıllarında açılan ilmiye rütbesi imtihanını kazanarak doğrudan müderrislik, yani bugünkü anlamıyla profesörlük yapmaya başlamıştır. Buna rağmen Gelenbevi, meşhur hocası Mehmet Emin Efendi’den, daha ileri düzeyde dersler almaya devam ederek inceleme ve araştırmalarını sürdürmüştür. O, mantık konularından bahseden ‘Burhan’adındaki eserini bu sırada yazmıştır. Eserini Mehmet Emin Efendi’ye takdim ettiğinde hocası;
“Pekâlâ, ancak zamanımızda medreselerde okutulan Mutavvel adındaki kitabı da okuyup tamamlamış olsaydın daha iyi olurdu’’der.
Mehmet Emin Efendi’nin, öğrencileri arasında seçkin bir yeri olan İsmail’i takdir etmekle birlikte ona önemli bir uyarıda bulunmayı da ihmal etmez:
“Keşke daha önce yazılmış olan eserleri tetkik etmeden, okumadan, araştırmadan bir kitap yazma sevdasına düşmeseydin” diye söyler. Buna rağmen ilim adamları bir hakkı teslim eder ve derler ki “bugün, Gelenbevi’nin asrının en büyük mantıkçısı olduğundan şüphe yoktur.”
Gelenbevi İsmail, hocası Mehmet Emin Efendi’nin kendisini uyarmasından çok faydalanır. Çünkü bundan sonra yazacağı eserlerde hocasının dediklerini hiçbir zaman unutmaz. Bundan sonra yazacağı bütün eserlerinde ilgili alandaki kaynaklara ulaşmayı, onları okuyup incelemeyi, onlardan en iyi şekilde faydalanmayı ve sonunda kendi düşüncelerini ortaya koymayı bir metot olarak sürdürür. Bu metodunun sıkı takipçisi olarak matematik, geometri, astronomi ve mantıkın yanı sıra kelâm ve tasavvuf üzerine de çalışan Gelenbevi İsmail, tam 35 esere imza atar.
Gelenbevi’nin tahsil gördüğü dönemlerde medreselerin ders programlarında akli ilimlerin yeterince yer almamasına rağmen, o şahsi gayretleri ve bıraktığı eserleriyle bu alandaki gücünü de ispat etmiştir. Özellikle Matematikte Avrupa’ya kadar giden bir üne sahip olmuştur.
Gelenbevi, geniş bilgisi, anlayışı ve keskin zekâsına rağmen, hayatta iken iki büyük kutup Mehmet Emin Efendi ile Palabıyık diye meşhur olan Muğlalı Mehmet Efendi’nin şöhretleri arasında sıkışıp kalmıştır. Felsefedeki şöhretini Hocası Mehmet Emin Efendi, matematik ilimlerindeki şöhretini de Muğlalı Mehmet Emin Efendi bastırmıştır. Bununla beraber Gelenbevi Hoca, bıraktığı eserleriyle ölümünden sonra her iki bilgini gölgede bırakmıştır. Çünkü ne Mehmet Emin Efendi ne de Muğlalı Mehmet Efendi gerçek ilmi güçlerini ortaya koyacak eserler bırakmışlardır.
Hatta bu konuda derler ki, Gelenbevi Hoca gelmeseydi O devrin bilgilerine ait ortada hiç bir şey olmayacaktı. Gelenbevi Hoca, genç denebilecek bir yaşta ve yüz seneyi aşkın bir ömür süren hocası Mehmet Emin Efendi’den önce vefat etmiş, bu yüzden de hayatta iken şöhretli hocasını geçememişti. Fakat bıraktığı eserlerinin değeri daha sonraki âlimler tarafından takdir edilince, vefatından sonra haklı bir şöhrete kavuşmuştur.
Gelenbevi, eski usul ile matematik problemlerini çözen matematikçilerin sonuncusudur. Kendisinin akli ve nakli ilimlerde genişliğine ve derinliğine bilgisi bulunduğu halde, ömrünün ilk zamanları sıkıntı içinde geçmiştir. Ancak I.Abdülhamit devrinde (1774-1789) Sadrazam İspartalı Halil Paşa’nın himmeti ve Kaptan-ı Derya Cezayirli Hasan Paşa’nın ön ayak olmaları sayesinde yeniden açılan Mühendishane-i Bahrî-i Humayun’a altmış kuruş aylıkla matematik öğretmeni olarak tayin edilmiş, bu suretle birazcık olsun rahat geçime kavuşmuştur.
Bununla birlikte Gelenbevi İsmail’in hayatta iken yaşadığı şu iki olay da onun ilmi kişiliğini açık ve anlaşılır şekilde ortaya koymuştur:
Bilindiği gibi III. Selim Han ıslahat yanlısıdır. Bu yenilikleri önce orduda gerçekleştirmeye çalışır. Bu düşüncelerinden dolayı önce topçu subaylarını Fransız uzmanlarının eğitiminden geçirip çağı yakalamaya bakar. Elinin altında yabancılara ders verecek bir hoca vardır ama haberi nerden ola...
Neyse mezuniyet merasimi için Kâğıthane çayırında toplanan genç subaylar, rap rap rap yürür, çakı gibi dururlar. Sağa dön, sola dön selam filan... III. Selim’e merasim kıtası lazım değildir, kafası çok meşguldür, cetvel gibi dizilen zabitleri dikkate almaz.
“Bana bir hedef vurun ki, gönlüm ferahlaya. Hem verilen eğitimin yerinde olup olmadığını da görelim” der.
Hemen humbaraları yani topları kurarlar, ölçer biçer uzun uzun hesaplardan sonra mermiyi yollarlar. Netice mi? Karavana! Sil baştan, toplar, çıkarır sağlama yaparlar. Bir atış daha. O da ıska. Bir daha atarlar “ı ıh”, sonra yine boşa... Bunca emek bunca masraf, Padişah ufaktan kızmaya başlar. Çünkü bu tatbikat sırasında toplar peş peşe defalarca atılmakta, fakat bir türlü hedefe isabet ettirilememektedir. Tatbikatı izleyen Sultan III. Selim’in bu duruma canı çok sıkılır. Çevresinde bulunan ilgililere:
—Ülkede bunları doğru hesaplayacak biri yok mu, diye sormaz, sanki kükrer.
Vezirler vaziyeti nasıl kurtaracaklarını iyi bilirler. Akla ilk gelen Gelenbevî İsmail’dir. Apar topar Gelenbevi’yi getirirler. Gelenbevi İsmail, hesabı kendi yöntemleriyle yapar, namlunun açısını ayarlar. İlk atışta hedefi paralar, ikinci ve üçüncüde de turnanın gözüne çakar. Yani isabet tamamdır. Bu olay Gelenbevî’nin matematiği tekniğe uygulamada da ne kadar başarılı bir ilim adamı olduğunu gösterir. Bu atışların sonuçlarından memnun olan padişah Gelenbevî’ye maaş bağlattırır. Bu maaşı daha sonraları Gelenbevî’nin torunları alırlar.
Bu durum Osmanlı askerlerini eğitmek için gelen Fransız hocaların işine pek gelmez. Gelenbevi İsmail’i kıskanmışlardır. Çünkü Sultanın karşısında rezil olmuşlardır. Oysaki Fransızlar hesaplarından emindirler. Güya durumu kurtarmak için, Gelenbevi İsmail’e dönerek;
—Üçgeninin iç açıları toplamı 180 derece değil mi? diyerek problemi baştan almaya çalışırlar. Güya yaptıkları yanlışı kurtaracaklar…
Gelenbevi:
—Bu üçgenin nerede olduğuna bağlı, der. Mesela küre üzerine çizerseniz uymaz.
Fransızlar yine mahcup olurlar. Ne yapacaklarını şaşırırlar. İçlerinden birisinin aklına Paris’ten hocalarını çağırmak gelir. Paris’ten hocalarını çağırırlar.
Fransız hoca, Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemeye başladığı 1780 yıllarını da içine alan dönemlerde İstanbul’a gelir. Niyeti bu çökmeye yüz tutmuş devleti cehalet içinde yüzdüğüne inandırmak. Bir şey bilmediklerini yüzlerine vurarak, kendilerini küçük düşürmek ister. Bunun için yanında getirdiği bir kitabı o zamanki devlet yöneticilerinin bulunduğu Babıâli’ye takdim eder. Arkasından, gayet kendinden emin ve mağrur bir şekilde der ki;
—Pek sanmıyorum ama sizin devletinizde, İstanbul’da bu ilimden anlayan bir kimse var mıdır?
O anda heyette bulunan birkaç kişi kendi aralarında bir-iki dakika kadar konuşuyor. Sonra Fransız’a dönüyorlar ve bunun üzerine kendisine Gelenbevî İsmail Efendi’yi tavsiye ederler:
—Gidip bu zatı bulacaksın. Senin bu eserinden anlayacağını ve sana da gerekli açıklamalarda bulunacağını sanıyoruz, derler.
Adresini veriyorlar. Fransız mühendisi aldığı adresle doğruca İsmail Efendi’nin evine gidiyor. Kısa bir aramadan sonra evi buluyor. Ancak evi gördüğünde gerçekten şaşırıyor. Önce pek inanası da gelmiyor. Çünkü ev Fransız mühendisin hayalindekine benzemediği gibi, bir kulübeden de farksızdır. Gelenbevî İsmail Efendi ise kılık ve kıyafeti perişan bir haldedir. Bu durum karşısında önce pek konuşmak istemiyor. Sonra küçümseyici bir tavırla;
—Sana şu kadar süre veriyorum. Bu zaman içerisinde bu kitap hakkındaki görüşlerinizi bildiriniz, diyerek hemen oradan uzaklaşıyor.
Gelenbevî İsmail Efendi, kendisini küçümseyen durumu çok iyi fark ediyor. Herhangi bir tepki vermeden, sadece mühendise;
—Olur, cevabınızı en yakın sürede alacaksınız, diyor.
Kendisine verilen süre henüz dolmadan, kitap hakkında cevaptan öte bir çalışma ortaya koyuyor. Yeni yazmış olduğu Logaritma Cetveli’ni Fransız mühendise takdim ediyor. Onun davranışlarının tam tersine yaptığı çalışmayı alçak gönüllülükle sunuyor. Fransız mühendis bu sefer de hayret ediyor, şaşkınlığını gizleyemiyor. İlmine ve zekâsına olan hayranlığını gizleyemediği Gelenbevi’nin bir fotoğrafını alarak, götürmek ister. Bunun üzerine Gelenbevi, Kâtiplerin Başı Raşit Efendi’nin odasına çağırılarak üzerine samur kürk giydirilir ve bir fotoğrafı çekilir. Kendi resmini gördüğünde Gelenbevi Hoca’nın: ’’Elhamdülillah, kendimi samur kürk içinde de gördüm,’’ dediği söylenir.
İlk karşılaştığında konuşmaya bile tenezzül etmediği, küçümsediği Gelenbevî İsmail Efendi için, Bâbı Aliye geldiğinde aynen şunları der:
—Bu adam Avrupa’da olsaydı ağırlığınca altın değerdi.
Bu hikâye aynı zamanda ilme ve ilim adamına gerekli değerin verilmediğinde, devletlerin de gerileyeceği işaretini çok güzel vermektedir. Ancak gerileme döneminde bile toplumumuzda ilim adamının yetiştiğini de göz ardı etmemek gerektiği de hatırlatılmaktadır.
Gelenbevi İsmail, sadece bu kadarla anlatılacak bir kişilik değildir elbette. Çünkü O cebinde akçe tutmaz, parasını ilme meraklı gençlere harcar.
Öyle ki gün gelir iki salkım üzümün parası bile çıkışmaz, satıcı karşısında sıkıntılı anlar yaşar. Onun Sultan indinde yeri ayrıdır, ancak bu hızlı yükselişten bazıları bizar olurlar. Her dönemde bazı bilim ve sanat adamlarının başına geldiği gibi, Gelenbevi İsmail de kendi döneminde kıskançlık saldırısına uğrar. Bu konu ile ilgili olay şöyle anlatılır:
İlim adamlarına son derece önem ve değer veren III. Selim, Gelenbevi İsmail’i, kendi huzurunda gösterdiği başarılarından ve yaptığı çalışmalarından dolayı 1790 yılında Mora’daki Yenişehir Feneri Mevleviliğine kadı olarak tayin eder. O zaman Mevleviyet bir unvan olup, bunlar taht kadılıklarıdır. Bu göreve getirilen mevleviyetin büyüklük veya küçüklüklerine göre üç yüz veya beş yüz akçe yevmiye alırlarmış.
Gelenbevi bu vazifeyi bir yıl kadar şerefle yerine getirir. Bu sırada devrin Şeyhülislamı, Gelenbevi’yi kıskandığı ve ona duymuş olduğu kinden dolayı ağır bir tekdir yazısı yazar. Hicrî-Kameri aybaşının tespiti meselesi ile ilgili kendisine yazdığı tekdir dolu bu yazı üzerine Gelenbevi İsmail çok üzülür. Ki bu mesele “hilâl’in görülmesi olayına dayandırılmaktadır. Hilâl’in görüldüğü an, hicrî-kameri ayın birinci günüdür.” şeklinde tarif olunması sebebiyle, aybaşlarının başlangıç günleri bir astronomik olaya bağlanmış bulunmaktadır.
İşte bu olayın hangi zaman meydana geleceği, yani bu astronomik problemin çözümü asırlardan beri Türk-İslâm astronomlarını yakından ilgilendirmiştir. Bu problemin çözümünde gözlemin yanında astronomi hesaplarının da geçerli sayılması, kabul edilmesi dolayısıyla Türk-İslâm bilginleri astronomi ile de meşgul olmuşlardır. Mesela bunlardan Harezmî, Tebrizî gibi birçok bilim adamının adını saymak mümkündür. Bilhassa Semerkant Rasathanesi bu işe çok eğilmiştir. Gıyasu’d-Din Cemşit, Uluğ Bey, Ali Kuşçu, Molla Fenari’nin talebesi olan Kadızâde Rumî bu alanda çok değerli hizmetler vermişlerdir. Uluğ Bey’in yıldız katalogları (Ziycleri) astronomi ilmine ışık tutmuştur. Onun çalışmalarından yakın zamana kadar faydalanılmıştır.
İşte hem dinî ilimlerde ve hem aklî ilimlerde derin bilgi sahibi olan Gelenbevî Hoca, astronomik hesapların kesin ve doğru olduğunu biliyordu. Fıkıh âlimlerinden bir kısmının Hilâl’in gökyüzünde görülmesi ve dolayısıyla Hicrî-Kamerî ay başının tespitinde bu hesapları geçerli sayıp kabul ettiklerini de biliyordu. Üstelik matematik alanında da uzmanlaşmıştı. Yaptığı hesaplara göre ayın görülmesi mümkün değildi. Fakat iki şahit ayı gördüklerine şahitlik yapıyordu. Hesaplar kesin, tanıklık ise bir tahminden ibaretti ve bu da şüpheliydi. Kesin bilgi ile tahmini bilgi çakışırsa, tahmini olanı reddedip kesini almak genel bir fıkıh kuralıdır. Gelenbevi’de buna uyarak şahitlerin tanıklıklarını reddetti.
Fakat devrin Şeyhülislamı bunu anlayacak kapasitede değildi. Hastalara muska yazan kalemiyle Gelenbevi’ye sert bir tektirnâme yazdı. Gelenbevi bu duruma çok üzüldü. Çünkü hakikat sahipsiz, ilim ise koruyucusuz kalmıştı. Cehaletin karşısında ilmin düştüğü duruma acıdı, içerledi. Bunu bir türlü hazmedemedi. “Bu dimağdaki ilim saygı ve himaye görmedikçe bu himaye neye yarar?” diye düşündü. Bütün bu olanları Allah’a havale etti.
Fakat kıskançlığın ne kadar kötü bir duygu ve düşünce olduğu bu örnekle de görülmektedir. Bir ilim adamını felce kadar götürmüştür. Bu felçten kurtulamayan Gelenbevi, 1790 yılında ölmüştür. Gelenbevi, Türkçe ve Arapça olmak üzere tam otuz beş eser bırakmıştır. Türkiye'ye logaritmayı ilk sokan Gelenbevi İsmail Efendidir. Onu felç edenlerinse hiç bir eseri yoktur. Bu üzüntüye dayanamayarak vefat etti. Yani bir bakıma O, ilmin şehidi, cehaletin kurbanı olmuştur. Zira bu dönemde, bütün pozitif ilimler alanında olduğu gibi, astronomi alanında da hemen hemen durmuş, hatta bu ilim kolu evham ve hurafelere kurban olmuştu.
Gelenbevi yaşadığı müddetçe ihtişama değil, gösterişsiz bir hayata, insanca yaşamaya, ilme ve fazilete âşıktır. Bıraktığı eserleriyle özellikle mantık, matematik ve kelâm ilmindeki yeterliliğini açıkça ortaya koymuştur. Belki de o, yazmış olduğu eserleriyle XVIII. Asrın Osmanlı kültürünü bize aktaran tek bilgindir. Ne yazık ki, İsmail Gelenbevi ve eserleri üzerine bu güne kadar yapılan araştırmalar yok denecek kadar azdır. Bunun için Türk aydını bu ünlü bilginini yeterince tanıma şansına sahip olamamıştır. Yine de bir saygı nişanesi olarak adı bazı yerlerde okul ismi olarak verilmiştir.
*
Konuşmacı sohbetini bitirdiğinde, Selçuk’la Çağrı sessizce birbirlerine bakıyorlardı. Selçuk, dayısı ile daha önceleri sohbetleri olduğunu hatırlıyordu ama bu tür konulardan pek bahsettiklerini, hatırlamıyordu. O, biraz da bunun için hayrette kalmıştı.
Çağrı’nın hayreti ise, buraya gelirken düşündüklerine, zihninde biriken soruların bir kısmına cevap almasından kaynaklanıyordu. Diğer sorularına cevap alabileceğini sandığı bir kaynağı bulmanın da mutluluğunu duyuyordu.
Sonuçta her iki arkadaşta bu radyo programını dinlemekten memnun olmuşlardı. Bu memnuniyetlerini birbirlerine gülümseyerek belli ettiler. |