Duyurular-Etkinlikler

Röportaj

 


ABDURRRAHİM KARAKOÇ İLE SÜRPRİZ RÖPORTAJ

Bu röportaj Abdurrahim Karakoç ile 21 yıl önce yapılmış ve hiçbir yerde yayınlanmamıştır. Sorulara verilen cevaplar da o yıllar dikkate alınarak okunmalıdır. Türk halk şiirinin son burçlarından biri olan, hicvin ya da taşlamanın üstadı Karakoç’un ilk defa şahsıma güvenini açıklayarak bu kadar geniş bilgileri vermesinden dolayı kendilerine saygılarımı iletiyorum.
Kısa bir mektup ekinde, her bir sayfası ayrı ayrı imzalanarak tarafıma göndermiş olduğu cevaplar ilk defa burada yayınlanmaktadır.
İhsan KURT

 

Aziz Dost
28.1.1986/Sincan
Kıymetli mektubunuza çok geç cevap yazabildiğim için özür dilerim. Yine de makbule geçerse memnun olurum.
Sorularınıza aklımdan geçtiği gibi cevaplar verdim. İnşallah anlarsınız. Hani biraz anlatma kabiliyetim zayıfta... Her neyse, belki en uzun cevap size verdiğim olmuştur. Başkalarına bu kadar uzun uzun yazamazdım.
Ankara1ya geldiğiniz zaman inşallah beklerim. Sormak istedi­ğiniz başka hususlar olursa çekinmeyin. Nasıl olsa kapı aralandı, istediğimiz yerlere kadar gidebiliriz. Belki bu sizin samimiyetinize olan güvenimden ileri geliyor. Aldanmayacağım içime doğdu. İnşallah dostluğumuz hayra vesile olur.
Size sıhhat ve saadetler diler, sevgi ve selâmlarımla birlikte gözlerinizden öperim.
Allah (C.C))’a emanet olunuz
Abdurrahim Karakoç

*

 

I-Doğduğunuz yeri, doğduğunuz evi ve aile çevrinizi anlatır mısınız?

1932 yılının 7 Nisan günü Kahramanmaraş ili, Elbistan İlçesinin Cela (yeni adı Ekinözü) köyünde doğmuşum. Doğduğum ev dedemden kalma, tarihi yüzyılı bulan,2 kat Kerpiç bir evdi. 25 yılımı o evde geçirdim. Şimdi ise ne o ev kaldı, ne de o mahalledeki çocukluk arkadaşlarım. Hayat rüzgârı her birini bir yana savurdu. Beni Ankara'ya savurduğu gibi.

2-Çocukluğunuz; İlkokula başlamanız, ilkokul hayatından hatırladıklarınız?

Çocukluğum en zor şartlara rağmen en özlediğim yıllar.0 günlerin üzüntüleri de, mutlulukları da bir başka tadlı geliyor gözlerimin önüne. Bulunmamak üzere kaybedilen güzellikler...

İlkokul yılları... İlk defa büyük sayılabilecek topluluğa katılmak. İlk öğretmenim, ilk defa yeni arkadaş olduklarım. Hatırlamak bile bir tuhaf ediyor beni. Tek öğretmen beş sınıfı aynı odada okutuyor. Sabahçı, öğlenci ne gezer. Hemi sabaha, hemi öğleye derse gireriz. Yılmadan, usanmadan, şefkatle bizleri yetiştiren baba tavırlı öğretmenimiz. Geceleri elinde gaz feneri ev ev dolaşıp öğrencilerinin çalışmasını kontrol eden kundurası yırtık insan... Başarılı olduğumuz zaman bizden çok sevinen öğretmenimiz.

Ben mi? Ben öğretmenimin verdiği ödevleri, sorduğu soruları bilmemeli zül ı,çok çalışan bir öğrenci. Bu sebeple de her öğretmen tarafından sevildim, takdir gördüm, örnek gösterildim. Kıskançlıklar yüzünden kavga yaptıklarımı alıyorum. Tabiî yenilmemek tek hedefim olduğundan yaramazlığa kaçan yönlerim de vardı.

3.İlkokulu dört yılda bitirdiğinizi ağabeyiniz Sayın Bahaettin Karakoç'un ifadelerinden Öğrenmiş bulunuyoruz. Kaç yılında bitirdiniz? Öğretmenlerinizin ne gibi teşvik ve tesir­leri oldu? Hatırlayabildikleriniz?

1943–1944 ders yılında ilkokulu bitirdim Öğretmenlerimin çalışkanlığım, Ligim hakkındaki teşvikleri beni kamçılardı. Ortaokuldaki öğrencilerle okul dışı imtihan ederdi öğretmenimiz. Kazanırdım her seferinde. Boyumu aşan eserleri okurdum çocukluğumda. Şimdi de öyleyim ya.

4.Dedeniz, babanız ve ağabeyinizin şiir yazmanıza tesir­leri oldu mu, olduysa hangi konularda ve ne derece oldu?

Şiir yazmakta demeyelim de şair olmamda Rahmetli babamın, ağabeyimin tesiri vardır. Bu da ailedeki şiire olan merakın bende doğmasına vesile olduğudur. “Kurt ulusundan gördüğünü işler" diyen atasözümüzü yalan çıkartmadım. Başka türlü tesirleri olmadı. Zaten yazdıklarımı ne babama, ne ağabeyime okurdum. Yani sırf şiir yazma hevesimi onlardan aldım.

5-Tahsil hayatınıza devam etmenize engel olan sebepler var mı? Varsa bunlar nelerdir?

Tahsil hayatına devam etmememdeki zahiri sebeplere gelince.  Yakınımızda okuyacak okul yok. Gitsem gitsem köy enstitülerine gidebilirim. Oraya da ağabeyim gitti, memnun değil. Uzak şehirlere gitmek maddi imkân meselesi. Annem oğlunun birini gurbete göndermiş, ikincisini(yani beni)göndermem diye rahmetli babamı zorlayıp duruyor. Kuzular var güdülecek, bağ var bellenecek, su var sulanacak. Eli tutan da ben varım. Bunlar zahiri sebepler. Esası ise kısmettir.

6-İş hayatınızda şairliğinizin -özellikle bir dava şairi olduğunuz için diyorum- olumlu veya olumsuz tesirleri oldu mu? Olduysa bir-iki hatıranızı anlatabilir misiniz?
Yazık ki 23 yıllık memuriyet hayatımda yöneticilerle, yetkililerle pek geçinemedim. Aklına esen soruşturma açtı, kafası kızan şikâyet etti, eli yeten mahkemeye verdi. Bunların hepsi fikirlerimden dolayı olmuştur."Evet efendimci” memur arayanlar bana tahammül edemediler. Benim tanınmışlığım onların gücüne gitti herhalde. Allah(c.c.)a şükür ne ceza gördüm, ne taviz verdim.
Kafası çalışan, dürüst kimselerden dostça yakınlık gördüğümde oldu. Fakat sayıları diğerlerine göre o kadar azdı ki…

7-Okuduğunuzu biliyorum. Okuma alışkanlığını ne zaman ve nasıl kazandınız? Eğer okuma sevgisi eskilere dayanıyorsa çocukluğunuzda ve gençliğinizde hangi tür kitaplar okurdunuz, şimdi hangi tür kitaplar okuyorsunuz?

Rahmetli babam çok okuyan bir insandı. Daha ben okula başlamadan okuma ini 0 aşılamıştı bana. îbni Sina’yı, İmam_ı Azam’ı, Sokrat’ı, Eflâtun’u, Yunus Emre’yi, Fuzuli’yi ve diğerlerini 10 yaşındayken biliyordum. Geceleri babam ailecek hepimize kıymetli kitapları okurdu. İlkokuldayken babamın okuduğu eski yazıyla yazılan kitapları okuyamadığıma üzülüyordum. Babam da bunu öğrenince bize eski yazıyı öğretti. Hem ilkokula gittim, hem de 40 gün içindeKur’an-ı Kerim’i hatmettim. Babamın eski yazıyla basılmış, yazılmış kitaplarını okumam beni rahatlattı.

Gün geldi ne bulursam okumaya başladım. Çok okuma bende hastalık halini. Ay ışığında pencere önünde çok kitap bitirdim. Şimdi de inancıma yakın, güvenilir kişilerce yazılmış kitapları daha cok okuyorum. Sevmediğim yazarları da okurum. Bıktırıcı, ukalalık kokan, aynayı tersinden tutan yazıları okurken yırtar atarım. Eserde dil, ilim, samimiyet ararım.

8.Askere gittiğiniz tarih, askerlik yaptığınız yerler, tezkere aldığınız tarih? Askerlik hatıralarınızdan birkaç? “Nöbetçinin Vukuatı” nda gerçeklik payı ne kadar?

11 Nisan 1953 tarihinde asker oldum. Ankara Mamak muharebe okuluna geldim. İzci olarak ders gördüm ve okul birincisi olarak isteğim üzerine İstanbul’a gönderildim. İstanbul’da bir sene kaldıktan sonra İskenderun 39.tümen muhabere bölüğüne gittim ve 9 Mart 1955 te bir ay izinli sayılarak terhis oldum. 14 ay kıta çavuşluğu yaptım ve tek kişiye tokat vurmadım. Subaylarımız “Profesör Çavuş” diye bana lakap takmışlardı. Bu da çok okumamdan kaynaklanan bir takdire dayanıyordu.

Nöbetçinin vukuatı yazılalı 32 yıl olmuş. Ne bilirim içinde gerçeklik payı olduğunu. Belki var, belki yok. Yalnız şurasını hatırlatayım, hiçbir şiirimde tanıdığımın gerçek ismi verilmemiştir. Yani isimler hayalidir.

9-Unutmak istemediğiniz hatıralarınız?
Bu sorunun cevabını bir dörtlükle veriyorum:

Gerçeğin yalandan en bariz farkı
Uzağa atarsın, yakına düşer…
Öyle anlar, öyle simalar var ki
Unutmak istersin aklına düşer.

10-Şiirden başka ilgi duyduğunuz alanlar? Bu ilgi alanları konularında neler yapıyorsunuz?

Şiirden başka müziğe, resime, güreşe, sporun diğer dallarına ilgi duyarım yapamam. Yapabildiğim şiir ve av. Esas ilgimi kâinatın sistemi, düzeni, azameti çeker. Dünyamızın üzerindeki görebildiğim çirkinlikler, güzellikler çeker. Bir de toprağın altı çeker. Yatağa girdiğimde en az 3 saat bunları düşünürüm.

11-Aile dışında okulunuz, ders aldığınız bir kapı oldu mu, olduysa bu okuldan ne derece faydalandınız?

Kimseden sanat dersi almadım. Okuduklarımdan faydalandım. Kimseye benzememeye gayret ettim. Çok sevip, takdir ettiklerime bile benzememek istedim. Gölgede duranın gölgesinin olmayacağına inanırım ben. Her dağın zirvesi kendine aittir. Başka türlü mütalaa etmek mümkün değil.

12-.Cela’da kurduğunuz dostluklar, arkadaşlıklar ve size karşı tavırlar?

Celâ, çocukluğumun, gençliğimin, hatta yaşlılığımın beşiğidir. Oranın dostlukları da, arkadaşlıkları da, düşmanlıkları da çevreye has olurdu. Dostluklar uzun ömürlü, düşmanlıklar kısa ömürlü. Ben oradaki sevmediklerimi de severdim. Yine de seviyorum.

I3-Avcılık hatıralarınız; tatlı ve acı olanlar?

Avcılık bir meslek değil, hevestir. Benim avcılığım arkadaşlarımla dağları, ormanları, dost gözlü pınarları, dik başlı kayaları,otları,çiçekleri, sizlerin sığmağı olan ala karlı kara dağları ziyarettin ibarettir. 1,5 yıl oldu Ankara’da ava gitmiyorum. Av çokmuş bana ne . Benim bildiğim, sevdiğim tabii güzellikleri taşıyan dağ yok. O alıştığım bitkiler yok, sular yok burada. Attığım tüfeğin sesini bana geri yollayacak kayalar yok...

14-Sizce dostluk nedir? Merhum Osman Yüksel ve diğer sanat­çılarla ilişkileriniz, dostluklarınız? Varsa size yazılan şiir şeklindeki mektuplardan örnekler verebilir misiniz?

Bana göre dostluk yağmurla toprağın, güneşle çiçeğin arasındaki alışveriştir. Cesetle mezar arasındaki gizliliktir. Başka tarifi varsa da  ben bilmiyorum.

Rahmetli Osman Yükseli çocukluğumda yazılarından tanır, severdim. ,sözüyle bizim için savaşıyordu O. Ben insanım deyip de Onu sevmemek mümkün müydü? Tanışmamış 1965 yılında oldu. Resmimi görmeden, beni görmeden im selâm üzerine yüzüme bakıp, düşünüp “Karaoğlan, sen Abdurrahim Karakoç olmayasın ha” demişti. Nasıl tanıdığını sorduğumda ise ”Selâm verişin, çehren bana bir başka geldi. Kim ola diye düşününce şiirlerin aklıma geldi O şiirleri yazan bu olmalı dedim, tahminim doğru çıktı” demişti. Belki de gönül gözüyle bakmıştı. Diğer sanatçı dediklerinize gelince: Sanatçıyı zaman gösterir. Hele aradan 20 yıl,50 yıl geçsin bugünkü sanatçı dediğimiz ham armutlardan kaçının adı kalacak. Pazarlamacı esnafının vitrinine girmeden kendini kabul ettiren sanatçı sayısı sekizi bulur mu Türkiye’de?

Bana yazılan şiirler bir hayli çoğaldı yanımda. Kısmet olursa bir antoloji halinde ilerde yayınlatacağım. Bu bakımdan da şimdilik örnek vermeyi uygun görmüyorum.

15.Bazı okuyucularınızla daha yakın ve samimi ilişkileriniz olduğuna inanıyorum. Bu konuda sizin açınızdan ilginç olan, unu­tamadığınız hatıralarınızı anlatır mısınız?

Boyum 1.73,kilom 65–68 arasında değişir durur. Beni ilk defa gören ularım nedense hep hayâl kırıklığına uğramış olurlar. Sorarım neden diye. “Bu şiirleri yazan adam hiç olmazsa 1.90 boyunda 100 kilo ağırlıkta, palabıyıklı olmalıymış" cevabını alırım. Yani benim şiirime beni yakıştırmaz­la et hesabı. Babam siz güreşçi,halterci mi arıyorsunuz şair mi diye ıı, gülüşürüz .Et hesabıyla cesaret hesabını öğretememişler yazık ki..

16.Derin ve verimli şiir dünyanızın kaynaklarını, çilelerini, geçirdiği merhaleleri anlatır mısınız?

Benim şiirimde başlangıcından bu güne kadar bir değişme, çelişki olmadığı kanaatindeyim. Daha doğrusu merhale yok, mesafe yardır. Şiirlerimde ana unsur insandır. İnsanlığa insanlık ölçülerini veren İslâm inancı içinde yürümeye çalışmaktayım. Başarırsam ne mutlu. Bu fikrin çilesi elbette olacak. Allah (C.C.)ı kuluna şikâyet etmeden çileyi sırtlamak vazifemizdir. Rahmetin az olduğu mevsimlerde pınarların suları azalır, hatta kururlar. Şiirin kaynağı da Allah(C.C.)ın ilhamıdır. 0 isterse en güzeli, en iyisi olur.

17-Zamanımızda halk şiirimizin durumunu değerlendirir misiniz?

Zamanımızda halk şiiri maalesef Karacaoğlan’dan, Emrah’tan, Ruhsati’den, Seyrani’den ve benzeri âşıklardan teslim alındığı gibi yahut ta biraz daha a, inmiş durumda bekliyor. Adını saydığım halk şairlerini küçümsemek ı uc-undan bile geçmez. Onlara saygım, sevgim sonsuzdur. Ancak onların zamanı başkaydı, şimdikilerin zamanı imkânı başkadır. Kendini yenileme diye bir durum görmüyorum. Okuduklarım dünün tekrarının, tekrarından ibaret. Gelecektekiler de bizleri aynen devam ettirirlerse yazık olur.Yeni şekiller,yeni yorumlar  getirecek halk şiirine ihtiyacımız var.Aşıklar bayramında figüranlık yapıp uydurmaisimler adına ısmarlama madalyalar kazanmak halk şiirine hizmet değil hakaret olur.Genç ve kabiliyetli şairlerimiz ise ya çanta taşıyıcı, yağcı sınıfına terfi edip şiirden uzaklaştığını, pazarcı esnafının kapıkulluğunu yaptığını görüyoruz. Ya da şahsiyetini, şiirin izzetini koruduğu için basın sektöründe yer bulamayıp unutuluyorlar. Hepsi bu işte.

18. Şiir düşünmediğiniz gün oluyor mu? Oluyorsa bu hangi şartlarda tezahür ediyor?

Şiiri düşünmediğim gün şiir yazarım. Yazmadığım günlerde düşünmediğimi hatırlamıyorum.

19-Şiirlerinizi ezbere bilmediğiniz söyleniyor. Doğru ise, bunu neye yoruyorsunuz?

Şiirlerimi ve başkalarının şiirlerini ezbere bilmem. Ezberlemeye niyetim olmadığından herhalde. Ezberciliğin şiire zarar verdiğini sanıyorum.

20.Gerçi şiirlerinizden şikâyetlerinizi tespit etmek mümkün. Ama sizin günlük, geçici olmayan şikâyetleriniz? Cemiyet iliş­kilerinde gördüğünüz çarpıklıklar veya sağlıklı ilişkiler sizde ne gibi duygular uyandırıyor?

Cemiyette gördüğüm çarpıklıklara karşı önce bende bir öfke başlar. Ardından tiksinti gelir. Bunlara bağlı olarak da şiir gelir. Küfretmek, şikâyette bulunmak, dertlenmek yerine şiir yazmak daha mutlu ediyor insanı. Dile gelen duygularım benim gibi düşünenlere hediyem oluyor. Onları da boşaltıp, memnun bırakmak güzel bir hizmettir. Adalar, Çamlıca, Boğaziçi, Emirgân ve benzerleri üstüne yazanlara bir şey demiyorum. Benim ve benim gibi yazanlara kızanlar olunca hayret ediyorum. Mutlu azınlığın mutlu hayalperestleri onlara yazsın, çoğunluğun gözü, kulağı, dili olanlar da namuslu bir şekilde kendi meselelerini yazsınlar. Yok efendim "şiir evrensel olmalıymış. Şiire politika girmemeliymiş. Şiir kalıcı olmalıymış?" Hayır, ben inancımda istediğim gibi düşünmek, istediğim gibi yazmak, istediğim idareye kavuşmak isterim. Buna ayan evren bana lâzım değil. Şair evreni düzeltmek için vazifelidir, politikayı namuslu yapmak zorundadır. Aksini söyleyenler kendi düzenlerinin yıkılmasından korkan fikirsiz sahtekârlardır. Çarpıklıklar bana bu duyguları getirir.

21.Sizce şiire bir görev verilmeli mi, şiirin bir görevi var mı? Şiire bir görev vermek, şiir ve şair için nasıl bir du­rum arz eder?

Bu sorunun cevabı yukarda verildi sanıyorum.

22.Sizin şiiriniz hakkında çıkan bazı yazılarda, hicve kay-masanız saf şiirde başarılı olacağınız, ifade edilmekte. Hatta "Suları Islatamadım"da da dikkatlerin daha çok üzerinizde yoğun­laştığı kabul edilmekte. Bu konuda düşünceleriniz?

Benim hicvimden korkanlar bir gün sıranın kendilerine de geleceğini biliyorlar. Hicvettiğim kötü sıfatı taşıyanlar elbette gocunacaklar. Bırakın gocunsunlar. Milletin çoğunluğu seviyor, bu da yeterli. Hem yüzlerce şiirimin en az yarısı hiciv değil. İllede onların istediği şiiri mi yazmalıyım ki beni beğensinler? Ben kimsenin istediğini değil, kendi bildiğimi yazarım,. Beğenmeyen oturur o saf şiiri (nasıl bir şeyse)  kendisi yazar. Kalemi, kâğıdı mı atanın? Aklı var, şiirin safını, saf olmayanını biliyor, bir oturup yazmak kalıyor ki onu da bana bırakmasın.

Şunu da ayrıca belirteyim, ben o ukalalara hiç kıymet vermiyorum. Adam bile saymıyorum. Onlar da beni şair saymasınlar ödeşelim. Tabiî güçleri yeterse.

23-şiirinizde genelde yozlaşmış, tarihine, kültürüne, iman değerlerine yabancılaşmış, modanın tutsağı olmuş kadını hicvediyorsunuz. Ölçünüzü bildiğim halde soruyorum; sizce Türk kadınının sorumluluk ve görevleri, yaşma tarzı, cemiyet içindeki ilişkileri nasıl olmalıdır?

Ben sosyolog değilim. Kadının da, erkeğinde tenkit edilir yanlarını ederim. Tenkitteki ölçüm İslâm ahlâkına, adabına göredir. Bazılarını huzursuzluğa soksa da bu böyledir.

Kadının cemiyet içindeki yeri, sorumluluğu, görevleri, beşeri münasebetleri nasıl olmalı sorusuna gelince:

a)Bugünkü gibi olmamalı. b)Müslüman Türkler programlamalı. Hâlbuki bizi her halimizle Avrupa, Amerika, Rusya programlıyor. Başını eşarpla Örtme hürriyetinin olmadığı yerde nasıl olması gerektiği nasıl olması gerektiği tartışmaya bile değmez. Herkes ailesine sahip olsun derim ancak..                                                                                  

24-Sizi, çeşitli yönlerinizin yanında Bayramların Hüznünü Duyuran şair olarak da görüyorum. öyle ki,"Bayramlar Bayram Ola 1-5"adındaki şiirleriniz okuyanı çok yönlü düşüncelere, hesaplaşmalara ve deruni yorumlara götürebilmektedir. Şiirinizde duygularınızı anlamaya çalışıyorum ama bu konudaki geniş fikir­lerinizi de öğrenebilir miyim?

Bayramlar neşenin, sevincin, dostluğun, barışın, sevginin, şefkatin, saygının, beraberliğin zirveye çıktığı günlerdir. Eskiden öyleydi bildiğim kadarıyla. Ya şimdi? Söylemiş olduğunuz gibi hüzünlü bayramlara müptela olduk. Kimler, niçin getirdi bizi buralara. Ne araştıran, ne soran, ne de çaresine bakan var. Tanıdıkları, tanımadıkları huzurdan uzak, acılı, kederli bayrama yaşayanları düşünüp de huzuru kalbile bayram yapabilenin insanlığına şüpheyle bakarım. Bu düşünceler içinde yazılmıştır-Bayramlar bayram ola-şiirlerim. Bayramların en bayram olduğu' günleri görmenin hasretini duyarım içimde her zaman.

"Deliye her gün bayram" diyen atalarımıza sorabilseydik, akıllının 60 yılda kaç bayramı olduğunu da söylerler miydi acaba? Yoksa ağaç bayramı, toprak bayramı, bahar bayramı, kış bayramı, havuç bayramı diyerek bizleri aldatan ve esas bayramlarımızın adını değiştirerek şeker bayramı yapanların bozup, etkisi olduğu yerlerde bayramın hiç olmayacağını mı anlatırlardı. Tabiî anlayabilirsek?

25-Siz "söyledikleriniz insanların gamsızlığı ile uçup giderse o zaman yoruluyorsunuz, hırçınlaşıyorsunuz" derken, hangi tür insanların gamsızlığından bahsetmiş olduğunuz pek anlaşılmıyor. Bir gerçek olarak herkesin ve her kesimin kabul ettiği gibi, okuyucu ilgisizliği diye bir şey sizin eserleriniz için söz konusu olmasa gerek. Bunun için geriye insanların iki şekilde gamsızlığından bahsetmek kalıyor. Acaba bu gamsızlık okuyucunun sadece okuyup geçmesi ve bunun yanında sanatkâr kalemlerin eserlerinize ilgi­sizliği mi? Açıklar mısınız?

Ben hiç bir zaman sanatkâr denilen kalemlerin bana karşı ilgisinin olup olmamasını kale almadım. Onlar çıraklıktan ustalığa ulaşıncaya kadar iftihar edecekleri neleri varsa yitiriyorlar. Ustalarının kalıbında şekilleniyorlar ve ustalığa hak kazanıyorlar. Onları ne severim, ne de güvenirim. Esas şikâyetim okuyucularımdandır. Eserlerime rağbetleri hamdolsun kimsenin erişemeyeceği kadar fazla. Beni anlıyorlar, seviyorlar biliyorum. Yazık ki kendi kendilerini ihmal ediyorlar. Kötüyü, çirkini geç fark ediyorlar. Tez inanmak en z vasıfları. Hep aldatılırlar. Bir ve beraber olup zalimi, yalancıyı, soyguncuyu, vurguncuyu, inançsızı, ahlâksızı dize getiremezler. İşte ben burada hırçınlaşırım. Haklı olduğum sonradan anlaşılsa da iş işten geçer. 45 senesini biliyorum ki hep böyle olmuştur. Rakam olarak 96’nın 4’e mağlubiyeti. Ne kadar acı değil mi? Koyun olsak bu kadar oyuna muhatap olmazdık. Oysa biz insanız.

26.Doğuş Edebiyat dergisinde Sayın Muhsin İlyas Subaşı’nın aktardığı anekdotlardan ve bizzat benim de tesadüf eseri rast geldiğim bir olaydan, Karakoç sevgisinin özellikle halkımız arasında yaygın olduğu kanaatine varmama rağmen; hangi kesimde olursa olsun aydın(!) de­nilen kalemlerde en azından bir umursamazlık sezilmektedir. Bu durumu o umursamaz kalemlerin yaşayış tarzlarının bazı sahnelerinin sizin şiirlerinizde hicvedilmesine bağlıyorum. Açıkça gocunma ve alınma var. Mesela siz "yüzler boya, kaşlar yoluk”ların sahiplerini, “camiide en ön safa karargâh kurup kul hakkı yiyen"leri, “dini güdükn leri, "imanı cıbırnları, ndümbük babanları ve daha buna benzer birçoklarını karşınıza alırken, kendilerini bu sınıfların birinde gören veya en azından öyle yaşayan kalem­ler sizden bahsedemiyor. Ne dersiniz?

Bu soruyu hem sörmüşsünüz, hem de en doğru cevabı vermişsiniz. Dilinize sağlık. Zaten benim hakkımda fikir sahibi olmak yazdıklarımı yorumlamakla mümkündür.Yorumunuz güzel ve doğru.

27-Sizinde farkında olduğunuzu tahmin ettiğim, halk şairliğiniz konusunda iki değişik fikir ileri sürülmüştür.Bunlardan bi­rincisi sayın Sadık.Kemal Tural’ın “Zamanın Elinden Tutmak" (s.157)daki fikirleri, ikincisi Alaeddin Korkmaz’ın (Doğuş Ed.,Sayı.20)düşün­celeri…Tural, mahalli söyleyişler tanımanız ve birçok şiirinizde mahlas kullanmanız açısından halk şiiri geleneği içinde olduğunuzu ama bir edebiyat tarihi terimi olarak halk şairi olmadığınızı ifade ederken, A.Korkmaz;sizin halk şairi olarak vasıflandırılmaya uygun olduğunuzu ileri sürer. Siz her iki fikir içerisinde (Doğuş Edebiyat da bu konuda söyledikleriniz dışında) halk şairliği ve halk şairliği­niz konusunda neler söyleyebilirsiniz?

Bizde kimin kim olduğunu kendi kafamızla değil de illede bir başkasının tarif ve tespitiyle kabul ederiz. Milletvekili babanın, sosyete ressamı annenin kolejli bülbülüne “halk çocuğu” , okuması yazması olmayan, Türkçeyi konuşmaktan aciz cahil solcuya “devrimci, ilerici”, kürsü, kitap sahibi, ilimde otorite profesöre İslama bağlı olduğu için “gerici, yobaz” sıfatını mühür basar  gibi  basan ve buna  inanan  topluma bizim de inanmak mecburiyetimiz yoktur.  Bu izahtan sonra yola çıktığımızda durup, düşünelim. Halk şairi kimdir, nasıl olmalı?
Halk topluluğu milleti oluşturur. Milletin müşterek dertlerini içinde yaşayıp görerek dile getiren, Türk’ün milli veznini kullanan, nefsinden çok başkalarını konu alan halk şairidir.

“Saf şiir”  safsatası ise ekalliyet şiiridir. İçinde ne halk, ne Hak olur. Ancak yazarının tatmin aracıdır o şiir. Birbirini, Neyzen Tevfik'in tabiriyle “ödünçlü kaşıyanların” şiiridir.

Bu tarife göre beni hangi kabı uygun görürseniz ona koyabilirsiniz, ben Karacaoğlan, Seyrani, Sümmani gibi yazamam. Yazarsam tekrarın da tekrarı olmaktan öteye gidemem. Yazdıklarını yılı içinde kitap olarak bastırma imkânına sahip insanların mahlas kullanması lüzumsuzdur artık. Eskilerin mahlas kullanmasının şart olduğunu ve yenilerin buna ihtiyacı kalmadığını demek istiyorum. İmkânlar, şartlar ve hatta kabuller bile yer yer değişikliğe uğramıştır. Şiirin üslubunda, tekniğinde, tasnifinde yeni hususiyetler olması zarureti doğmuştur. Öze bağlı bir yenilik. Batının taklidi şiir değil bu elbette. Batı bizim dışımızda, bize yabancıdır Kendimize benzememek ne kadar acı. Hakkımdaki teşhislerin isabetli veya isabetsiz olduğuna artık siz karar veriniz.

28.Eserlerinizin meydana gelmesinde, zamanla birlikte iyi ve kötü olaylarla karşılaşmışsınızdır muhakkak. Mesela şiirlesiniz kitaplaşırken, basıldıktan sonra bazı meseleler olduğunu tahmin ediyorum. Yine benim bilebildiğim kadarıyla "Vur Emri”nin dava ko­nusu olması bunlardan sadece birisidir herhalde? Fakat bu eseriniz­den önce de, diğer eserlerinizle ilgili küçük hikâyeler diyebile­ceğimiz hatıralarınızla, bütün eserlerinizin hikâyelerini ayrı ayrı anlatır mısınız?

27 Mayıs darbesinden hemen sonra İzmir'de çıkan bir gazetede yiğit ar yazan, tanımadığım, adını gazeteden öğrendiğim Kemal Fedaî Coşkuner'e ede yayınlanmak üzere 2 şiir gönderdim. Arkasından cevabi bir mektup aldım ve "Şiirleri gazetede yayınlamıyorum. Bir dergi çıkartacağım devamlı yazar mısın, orada yayımlarız" diyordu. Yazarım dedim ve FEDAÎ dergisi çıktı. Orada yazdıklarımı Rahmetli Fedai Coşkuner Hasana Mektuplar adıyla kitap olarak yayınladı, 2 baskı yaptı. Ardından Rahmetli Serdengeçti mektup yazdı ve ona da peki dedim. O da  “Haberler Bülteni" adıyla yayınladı. Allah(C.C.)  ikisine de rahmet eylesin. İstanbul’dan Fetih Yayınevi ile anlaştım ve “Bütün Şiirleri” diye kitabımı bastılar.10 bin baskı için anlaştık tez tükendi ve 2 baskıyı gizli yaptılar, telif ödemesinden kurtuldular. Sözleşmeyi bozdum. Ötükenle 10 bin baskı üzerinden anlaştım “Vur Emri” adıyla çıktı. Oradanda yakışıksız baskı sebebiyle vazgeçtim. Töre Devletle anlaştım Vur Emri, Kan yazısı bir çok baskı yaptı. Dürüst çalıştılar, memnun kaldım. İ. Öksüz’ ün yurt dışına gitmesinden sonra Alper Aksoy’la anlaştık “Suları Islatamadım” yayımlandı. 2.baskısıyla diğer eserlerimin de yeni baskılarını ve “Dosta Doğru”yu yayınladı. Bunun hesabı, kitabı ve bulaşıkları daha sonraya kalsın hele...

Beşinci Mevsim adlı yeni kitabımı Timbay A.Ş.ne verdim. Henüz ne olacağı belli değil. Sırasıyla gelişme bu. Hikâyesine gelince, kazıksız insana zor tesadüf edebiliyorum. Alışkanlıklar menfaat oyunu halinde sürüp gidiyor. Allah (C.C.) encamımızı hayra tebdil eylesin. Türkiye’deki insanları imkân olsa da teker teker denesem diyorum, olmuyor. Belki de bütün yazarların kaderi böyledir. Yahut ta ben biraz kolaya geliyorum. Her neyse hikaye bu minval işte.
29-Kitaplara koymadığınız, bundan sonra da koymayacağınız, fa­kat kendinizde saklı olan şiirleriniz var mı? Varsa yayımlamama sebepleriniz nedir?
Kitab'a koymadığım şiirlerim var. Daha koymaya da niyetim yok.Bir gün belki. Sebepleri ayrı ayrı. Şimdilik kalsınlar istiyorum.

30-Eserlerinizden dolayı, çeşitli şekillerde de olsa size ne tür hücumlar geldi?

Eserlerimden dolayı bir zamanlar Cumhuriyet gazetesi hariç hemen hemen basında hiç hücuma uğramadım. Uğrasam cevapları öyle kitap olurdu ki yer yerinden oynardı. Cumhuriyetinki de basit bir enik saldırısı şeklindeydi, cevap vermeye değmezdi. Sanat yönünden saldıracak güçte olmayanlar, fikir yönünden yaltaklanma şeklinde acayip bir övgü-tenkit üslubuyla dokunup geçtiler. Bu da hücum sayılmaz. Bana hücum etmemeyi kendi açılarından daha uygun bulanlar oldu. Biliyorsunuz tenkitler bile bazı kişilere tenkit edileni okutturur. Kalem erbabı muhaliflerim okuyanın beni haklı görüp sevenlerin sayısının artacağından çekindiler. Haklıydılar.

31-Emekliye kaç yılında ayrıldınız? Celâ’dan Sincan’a gelmeni­ze neler sebep oldu? Cela’daki günlük hayatınızla Ankara'daki günlük hayatınız arasında ne gibi farklılıklar meydana geldi? Anakara’da yerleşmiş olmanız, bakış açınızda Cela’ya göre ne gibi değişiklik­ler getirdi, bunlar şiirlerinize yansıyor mu?

1981 yılının 1 Mart tarihinde emekliye ayrıldım. Celâ’den Sincan'a gelmeme burada bize kısmet olan içecek su ve yiyecek ekmek sebep oldu. Başka sebepler asılsızdırlar. Günlük hayatımdaki farklılıklar ise çoktur. Köy hayatı ile apartman hayatı arasındaki farkı anlatmaya lüzum var mı? İnce çizgilerine kadar aşina olduğunuz çehrelerin yerine bilmediğiniz, ilk defa gördüğünüz çehreler, değişik örf ve ananeler, değişik dostluk anlayışları, ahlâk anlayışları. Yetmez mi bu kadar fark. Birisi gerçek çiçek, diğeri resimdeki çiçek...

Bende bir değişiklik olduğunu sanmıyorum. Bakış açım ise oldukça değişikliğe uğradı. İyi ki gelmişim diyorum. Ya gelmesem de uzaktan iyi bil­diğim kötüleri tanımasaydım? İşte o zaman sırtımda domuz taşımaya devam edecektim. Hiç olmazsa. domuzları öğrendim, adamları öğrendim. İyi ki gelmişim. Geç te olsa gerçeklerle yüz yüze geldim, bu da yeter. Şiirlerime yansımaması mümkün mü aziz dostum. Yine sert yazmaya başladım. Yine iplikler pazara çıkacak, üçkâğıtçılar hak ettiklerini paylaşacaklar.

32-Umumiyetle insan, eşyaya, olaylara, meselelere içinde ya­şarken başka, dışardan seyrederden başka gözle bakar. Buradan hare­ketle sizin büyük şehir imajında ve sanat hareketlerine bakı­şınızda ne gibi değişiklikler olduğunu, yakından şahidi olduğu­nuz kendi gözlemlerinizin değerlendirmesini değişik açılardan anlatır mısınız?

Büyük şehirde candan bir dost bulmak bana göre değil. Farklı taraf la-ız alabildiğine çok. Ayıp hissinin kayıp olduğu bir yerde yabancıyım ben. Çıkarsan baksan yüreklerde "çıkar" yazılı. Beyinlerde  “menfaat", dillerde, "yalancı” yazılı. Bu iğrenç tarafları yazmakta benim alnıma yazılı.
Burada sanat,  soytarılığın ta kendisi. Samimisi yoktur sanatın. Ben ehveni olsun, samimi olsun isterim. Hâlbuki hareketli ve bereketli üçkâğıtçı çeteleri pınarın gözünü tutmuşlar. Diledikleri arka diledikleri kadar su akıtıyorlar. Soğuk sulu berrak pınarları bilmeyenler bu kirli sudan içiyorlar. Kısacası San’atı "Sen at" tekerlemesi yapmışlar, biri atıyor öbürü tutuyor. Çok az namuslu ve dürüstleri olsa da seslerini duyurma imkânları yoktur. Gene de umutsuz olmayalım. Umutsuzluk kötü, mücadele tadildir.

33.Yine siz "inandığımız her şeyi söyleyemezsek bile, söylediğimiz her sez işimizin ve inancımızın aynası olmalı" derken, şiirlerinizde de buna benzer duygularınızı dile getiriyorsunuz. Söyleyemedikleriniz, söyleyecekleriniz?
Allah (C.C.) kısmet ederse içimden gelen her şeyi söyleyeceğim. Beşinci Mevsim de söylediklerim az değil. Niyetim 1986 sonuna doğru azı şiir, çoğu nesir olmak üzere çağımızı yazacağım. İçinde ben de var mıyım diyenlere cevabım, ben bile varım olacak. Yani kendimi yazacağım, dostları yazacağım, dost bildiklerimi yazacağım, düşmanlarımı yazacağım. Amma hakkı sahibine vereceğim, haksıza şiddetle vuracağım. Şimdiden hazırlığını yapıyorum. Hiç olmazsa gâvur ile Müslüman belli olsun. Samimiyle samimiyetsiz ayrılsın. Biz öldükten yıllarca sonra tesadüf edip okuyanlar ya "dünyamızdan zorlu bir deli gelmiş, geçmiş" derler, ya da memnun olup ruhumuza bir fatiha gönderirler.
Şimdilik hepsi bu kadar.
A.Karakoç (İmza)

*

Yozgat Gündem Dergisinin şahsımla yaptığı röportaj metni:

               Eğitimci – Yazar İhsan KURT:

Eğitimciler politize oldu

Eğitim, hep söylediğimiz gibi her işin başı. Ülke olarak yaşadığımız bütün sıkıntıların altında, eğitim konusundaki eksiklikler, düzensizlikler ve kargaşalar var. İlk öğretimden yüksek öğretime kadar, hatta onun ilerisinde akademik eğitime kadar her kademede karşımıza çıkan girift hal, gelecek adına ümitlerimizin kırılmasına sebep oluyor. Üzülüyoruz, kahroluyoruz ama elimizden de bir şey gelmiyor.
İlköğretimimizin hali ortada. Korkunç bir şekilde sınav stresiyle kuşatılan çocuklarımız, o sınavdan diğerine koşturmaktan canları çıkan çocuklarımız, birer ezber makinesi haline geliyor. Akıl yürütme, analiz kudreti, olaylara derinlemesine bakış kabiliyetleri gelişmiyor ve ardından gerçek hayatta karşılarına çıkan ilk gerçek problemde afallayıp kalıyorlar.
Ortaöğretimde durum daha beter. Tüm bunlara bir de akıl almaz ölçülerde şiddet, anarşi, kavga, niza ekleniyor. Okullar savaş alanlarına dönüyor bazen. Kalem tutması gereken eller, falçata tutuyor, bıçak tutuyor, onu bulamazsa taş tutuyor, sopa tutuyor. Ebeveyn, çocuğunun can güvenliğinden kuşku duyuyor.
Yükseköğretimin de kendine has sorunları var. Bunların ne olduğunu saymaya hacet yok. İstatistiki veriler her şeyi göz önüne koyuyor. Dünyanın ilk beş yüz üniversitesi arasında bir tane Türk üniversitesinin adı zikredilmiyor. Uluslar arası kredi belirleyen kuruluşlar, Türkiye diplomalarının kredi notunun yarı yarıya itibarsız olduğunu söylüyor. Bir önceki yılda, dünyadaki bilimsel çalışmalarda, Türk bilim adamlarının eserlerine yapılan atıf sayısı, sıfır. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, kendine has kurallarla insanların özgürlük alanlarını daraltan bir yükseköğretim anlayışı..
Velhasıl, baştan sona sorunlu bir eğitim sistemimiz var. Herkes şikayetçi, herkes değişmesini istiyor..
Bu konuda ciddi itirazları ve iddiaları olan bir eğitimciyi taşıyoruz sayfalarımıza. Yozgat’tan yetişip, Türkiye’nin birçok yerinde eğitimci olarak görev yapan, çok yönlü bir düşünce adamını, İhsan Kurt’u, Ankara Törekent’teki evinde ziyaret ettik. Oldukça sıcak bir ortamda geçen söyleşimizin ardından, yetişmiş insanımıza karşı kronik hale gelen vefasızlığımızı bir kez daha hissettik. Yayınladığı 23 kitabı, bine yakın makalesi, seminerleri, konferanslarıyla Türkiye’de eğitim alanında söz sahibi olan İhsan Kurt, ne yazık ki kendi memleketinde tanınmıyor ve bunu da sımsıkı hissediyor. Biz, kendi adımıza vefa borcumuzu ödemek için gittik ona ve bir parça olsun bunu başardığımızı düşünüyoruz. Sıra, bütün Yozgat’ta..

Y. GÜNDEM: Hocam evvela bizi kabul etme nezaketiniz için teşekkür ediyorum. Kısa bir özgeçmişle bize kendinizi tanıtır mısınız?

İ. KURT: Tabii ki. Benim kendi web sitemde (www.ihsankurt.net adresinde) de göreceğiniz gibi, kendimi “Büyük olmak için kimseye iltifat etmeyen, kimseyi üstün ya da hakir görmeyen, hiç kimseyi aldatmayan; idealini gören ve o hedefe yürümeyi sürdüren biri...” ve  Yozgatlı olarak tanımlıyorum. Ama işin garibi, meslek hayatım boyunca hiç Yozgat’ta çalışmadım. 1956 yılında Yozgat’ta, Çamlığın altındaki hastanede doğmuşum ben. Akdağmadeni’nin Karahisartatlısı köyündenim. İlkokulu annemin köyü olan Karamağara köyünde okudum. Şimdiki adı Saraykent. Ortaokulu Akdağmadeni’nde okudum. Bir sene Yozgat Lisesi’ne devam ettim. Liseyi daha sonra Akdağmadeni Lisesi’nde tamamladım. Ardından Sivas Eğitim Enstitüsü’nü bitirdim. O enstitüye puanla ilk girenlerdendik. Siyasi yollarla girmedik. Siyasette hiçbir zaman kimseye minnet etmedik çok şükür. O anlamda kimseye bir vicdan borcumuz da yok. Ardından Erzurum Karayazı Yatılı Bölge Okulu’na öğretmen olarak atandım. Aynı yıl Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’ne girdim. Kaydımı dondurup askerliğimi yapmak üzere İstanbul’a gittim. Yedek subay olarak askerliğimi 18 ay yaptım. Askerlik dönüşü Tokat’ta ilköğretimde görev aldım. Lisans öğrenimime de devam ettim aynı zamanda. Lisansımı tamamladıktan sonra Keskin’in bir köyünde öğretmenliğe devam ettim. Ardından Sincan’ın Saraycık mahallesinde bir okula müdür olarak atandım. Aynı yıl, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik alanında mastıra başladım ve tamamladım. Mastırın ardından Milli Eğitim Bakanlığı Yaygın Eğitim Enstitüsü’nde iki yıla yakın uzman olarak çalıştım. Ardından Kırşehir Eğitim Fakültesi’nde beş yıl öğretim görevlisi olarak çalıştım. Ordan da Konya Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi’ne geçtim. Altı yıla yakın da orda çalıştım ve 2002 yılında emekli oldum. Tabii tüm bu süreç içinde yazmaya devam ettim. Edebiyat, eğitim bilimleri, psikoloji, bilim tarihi gibi konularda bir çok eser verdim. 23 tane yayınlanmış kitabım var. 800’e yakın araştırma ve inceleme yazım çeşitli gazete ve dergilerde yayınlandı. Bunun dışında makalelerim yayınlandı. Allah izin verdiği sürece de yazmaya devam ediyorum, edeceğim.
Y. GÜNDEM: İhsan Kurt bizim bildiğimiz kadarıyla tecrübeli bir eğitimci. Bunun ekstraları da vardır muhakkak. Siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

İ. KURT: Ben, hiçbir guruba, görüşe taviz vermeyen, kendi doğruları istikametinde çaba sarf eden, bu doğruları için de her hangi bir “taraf”a yaslanıp da bir menfaat beklemeyi hiçbir zaman aklından geçirmeyen bir eğitim gönüllüsüyüm.  Küreselleşme Eşliğinde Bağlamada Caz Faslı adlı kitabımda derim ki; bu kitabın en büyük talihsizliği, yazarının hiçbir kişiye ya da kuruma yaranma gibi bir endişesinin olmamasıdır. Bu bir talihsizlik midir? Evet, Türkiye şartlarında talihsizliktir. Çünkü, bir guruba, bir kuruma yaranabilmek gibi özelliği olanlar, bir iki kitaptan sonra göklere çıkarılır. Veya belli merkezlerden ödül bile verilebilir. Ama biz, 23 tane kitapla, Yozgat’ta bile tanınmıyoruz. Alan uzmanları bilirler, o ayrı mesele.

Y. GÜNDEM: Tanınmıyor olmanızı, hiçbir guruba, kuruma yaslanmamanıza bağlıyorsunuz yani..

İ. KURT: Bir anlamda öyle de denebilir. Ancak buradan kendime has bir dünya görüşüm olmadığı anlamı çıkmasın. Elbette var. Bakın size bir şey söyleyeyim. Masterdan sonra doktoraya başladım. Ancak, benimle aynı görüşe sahip olduğunu düşündüğüm insanlar yüzünden doktoradan ayrıldım. Neden? Hoca pozisyonundaki bir arkadaşımız bize, “İhsan Hoca, fazla karıştırma bu bilgileri, araştırma, tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkanıdır” dediğinde, ben “kürk için gelmedim doktoraya ve benim soyadım da Kurt, tilki değil” deyip kaydımı sildirdim..

Y. GÜNDEM: Şunu mu anlamalıyız buradan? Değerleriniz arasında bir vazgeçilmezlik sıralaması yaptığınızda en başta eğitim ile ilgili endişeleriniz geliyor..Yani yazdığınız şeylerle insanlara faydalı olmak endişesi, sizin en ciddi olarak taşıdığınız endişe..Öyle mi?

İ. KURT: Kesinlikle..Bu konuda vicdanen de son derece rahatım. Daha ilk stajyer öğretmenliğimde yetiştirdiğim öğrencilerimden, eğitimcilerden mektuplar alıyorum şimdi. Mesela, bir tanesi 42 yaşında şimdi. İstanbul Haseki Hastanesi’ne müdür olmuş. “Hocam, sizin sınıfa girişinizi, anlattığınız şeyleri unutamıyorum. Sizi hoca değil de baba olarak görüyorum..” gibi ifadelerle dolu uzun bir elektronik posta göndermiş. Bu mektubu web sayfamda yayınladım. Niçin anlattım bunu? Bu duyguyu yaşamaktan dolayı mutlu olduğumu ve vicdanımın rahat olduğunu ifade etmek için. Demek ki amatör bir öğretmen iken bile bir şeyler vermişim.
Türkiye’deki sıkıntı, insanların kendi görüşleri doğrultusunda politize olmasındadır. Bunu anlatmaya çalışıyorum. Bu politize olma sıkıntısı aşılmadıkça, bilim adamı, düşünce adamı, sanatçı yetiştirilemez. Sağcı solcu fark etmez. Bu gün bazı üniversiteler siyasi görüşlere peşkeş çekilmiş vaziyette. Falan üniversite sağ görüşün, filan üniversite sol görüşün himayesinde sanki. Bilimsel çalışmaların siyasi görüşlerin etkisi altında yaptığı sürece Türkiye dünyadaki ilk 500 üniversite arasına giremez. Osmanlı’yı eleştiririz. Osmanlı’nın son dönemlerinde medreseler “beşik uleması” yetiştiriyordu. Ne demek bu? Dedesi babası müderris, çocuk daha doğur doğmaz ulema ilan ediliyor. İşte bu anlayış Osmanlı’nın çöküşünü hazırladı. Şimdiki üniversitelerimiz de beşik uleması olmasa bile politize olmuş ulema yetiştiriyor..

Y. GÜNDEM: YÖK’ün mevcut halinden müştekisiniz sanırım..

İ. KURT: Kurumlar değil benim kastettiğim. Üniversiteler genel anlamda samimiyetten uzak görünüyor. İstisnaları tenzih ederim. Gerçekten samimi olan ama çoğunluğun içinde kendini ifade etme sıkıntısı çeken, ifade ettiğinde dışlanan hocalarımız da var. Oktay Sinanoğlu gibi mesela..

Y. GÜNDEM: Dünyadaki ilk 500 üniversite arasında bir tane Türkiye üniversitesi yok. Ayrıca uluslararası alanda bizim üniversitelerimizden alınan diplomanın geçerlilik notu oldukça düşük seviyede. Bunları sizi teyit etmek için söylüyorum. Bu durumu biraz daha açabilir misiniz?

İ. KURT: Bakın size bir örnek vereyim. Archimedes diyor ki; bana bir dayanak noktası gösterin, dünyayı yerinden oynatayım. Biz, dayanak noktaları olmayan, ya da kendi dayanak noktalarını kendi elleriyle söken bir eğitim sistemi içerisindeyiz. Bunun adı milli olmuş, gayrimilli olmuş hiç fark etmez. Ve bizim eğitim sistemimiz samimi değil. Atatürkçü nesiller yetiştireceğini söylüyorlar değil mi? Atatürk’ün lisanını anlamayan nesiller yetiştiren bir eğitim sistemi Atatürkçü olamaz..Nutuk’u tercümelerden okuyor yeni nesil. Bu iki yüzlülüğü bir tarafa atmamız lazım. Bilim, sanat, edebiyatta da böyle maalesef. Şu da var. Sağcı olsun solcu olsun, farklı kulvarlarda hareket etsek de aslında bir noktada birleşiyoruz. O nokta, zihniyet noktasıdır. Biz, bir çok konuda batıyı takip ederken, onların bilim ve sanata olan bakışlarını fark edemeyen bir toplumuz. Eğitim sistemimiz içinde bunu, yani zihniyetleri devam ettiriyoruz. Yanlışlık ve çarpıklık burada. Bilimin kuralları, metodları, usulleri beynelmileldir. Bu metodların sağcısı solcusu olmaz. Ama, bilimsel zihniyet millidir. Milli olmak mecburiyetindedir. Her kültürün bilime bakış açısı, o kültürün bilim zihniyetini oluşturur.

Y. GÜNDEM: Hocam, milli bir bilim zihniyeti nasıl olmalıdır, biraz daha açabilir misiniz?

İ. KURT: Bu konuda yayınladığım iki kitabım var. Bilim Tarihinde Keşiflerin İçyüzü ve Bilim Tarihinden Hikayeler. Ayrıca “Psikolojiden Kültüre” adındaki eserimde de konu tartışılmış ve örneklendirilmeye çalışılmıştır. Şimdi herkes orta öğretimden geçtiğine göre şu hikayeyi bilir. Arşimet hamamda tası suya atmış da suyun kaldırma kuvvetini bulmuş. Bu bir hikâyedir. Ama herkesin aklında kalır. Tahkiye dediğimiz hikâyeleştirerek anlatma, bir öğretim metodu olarak dünyanın her yerinde vardır. Ama biz bu metodu atmışız. Kütüphanemde yabancı bilim adamlarının metotlarıyla ilgili bir sürü kitap var. Bunlarda anlatılanlardan, ilginç şeylerden birini söyleyeyim. Bu gün Amerikan Uzay Araştırmaları Merkezi NASA’nın yapılmasında örnek alınan şey nedir biliyor musunuz? Türk bilim adamı Nasreddin Tusi’nin Meraga’da yaptırdığı rasathanedir. Ordan alınan örneklere göre yapılmıştır NASA. Yapılmasın mı bu? Tabii ki yapılsın. Bu gün Ay Haritası’nda buluşları olan yüze yakın Türk bilim adamının isimleri var. Ali Kuşçu gibi, Uluğ Bey gibi, Nasreddin Tusi gibi, Biruni gibi..Bunu, şimdiki devlet adamlarımız, dış politika uzmanlarımız gidip de kabul ettirmiş değil. Bu isimler bilim alanında kendini kabul ettirmiş zirve isimlerdir. Batılı bilim adamları da araştırdıkça onlara ulaşmışlardır. Dünyada bilim beynelmileldir çünkü. Bu insanların emekleri karşılığı olarak isimleri yazılmıştır.
Biz, zihniyetle yöntemi karıştırıyoruz. Dikkat edin, bizim eski geleneğimizde, Türk- İslam kültüründe hastane-rasathane-medrese üçlüsü vardır. Çoğu zaman üçü bir yerdedir bunların. Yani üniversitedir bu. Bu gün bir Türk-İslam medeniyetinden bahsedebiliyorsak, işte bu zihniyet sayesindedir. Bu gün yakınıyoruz. Okullarımızda anarşi var, şiddet var diye. Şimdi biz eğitimi tanımlarken, bir davranış değişikliğinden bahsederiz. Siz, davranışı oluşturan değişikliği kazandıracak hangi zihniyeti çocuklara veriyorsunuz ki, şiddet olmasın diyorsunuz?

Y. GÜNDEM: Bu değişikliği kazandırıyorlar da, sanırım olumsuz anlamda oluyor..

İ. KURT: Şu var ki, kültürel anlamda biz şu anda ne doğuluyuz, ne batılıyız, ne Tük’üz, ne müslümanız.. Bunların hiç birinden olamıyoruz..Birbirimizle kavga etmenin ötesine gidemiyoruz.. Enteresandır, farklılığımız kavga, birlikteliğimiz kavga sebebi olabiliyor. Hani “hoşgörü” kültüründen geliyorduk! Hani “Bir kez gönül yıktın ise/ O kıldığın namaz değil” düşüncesinin mirasçıları idik?..

Y. GÜNDEM: Peki ne oldu da o eski üst düzey medeniyetten bu hale geldik. Bu çöküşün başladığı bir kırılma noktası olmalı..Nedir o sizce?

İ. KURT: Şimdi ortaçağ zihniyetinden bahsedilir sürekli. Hatta geçenlerde yine bir devlet büyüğü, birilerini ortaçağ zihniyetinde olmakla suçladı. Bu durum, Türkiye’deki birçok insanın, siyasetçinin ve devlet adamının, kendi kültürüne batılı bir gözle baktığını gösterir. Tabiiki o zihniyetin sahibi olduğunu da ortaya kor. Buradan şunu demek istiyorum ki, İhsan Kurt olarak ortaçağ zihniyetinin yanındayım ben. Ortaçağ zihniyetinde olmakla övünürüm. Neden? Çünkü Ortaçağ, Türk ve İslam bilim adamlarının, sanatının, düşüncesinin, dünyada en üst seviyede olduğu dönemdir. Bütün insanlığın bu anlamda aydınlatıldığı dönemdir. Ortaçağ zihniyetinin karanlık olması Avrupa için geçerlidir. Kayseri’deki Gevher Nesibe Şifahanesi –ki, bu gün Tıp Fakültesidir-, o dönemde psikolojik problemleri olanların tedavi edildiği yerdi. Bizim ecdadımız psikolojik sorunları musikiyle yahut daha başka insanî metotlarla tedavi ederken, batıda beyinlerine şeytan girmiş denilerek kafaları burgularla delinip öldürülüyordu. İşte onların ortaçağ zihniyetiyle bizimki arasındaki fark budur. Onlar bu haldeyken, Türk- İslam âlemi, bilimsel çalışmalarda doruktadır o dönemde.
Bizim eğitim sistemimiz içerisinde bu ayrım yeterince anlaşılamıyor. Bunun için bir kitap yazma ihtiyacı hissettim. Şimdi Biruni’nin bilim tarihindeki yerini hakkıyla kim biliyor ki. Sadece hissi bir milliyetçilik anlayışıyla bakılır bizde. Fatih İstanbul’u fethetmiştir, güzel. Bizim aklımızda kalan, beyaz atıyla şehrin kapısından giren haşmetli bir hükümdar..Ama bunun ardında başka gerçekler de var. Bir devlet adamı olmasının yanında ayrıcı bilim adamıdır da Fatih. İstanbul’un surlarını döven topları bizzat kendisi planlamıştır. Bizim Macar Urban’a malettiğimiz şey, aslında tamamen Fatih’in eseridir. Urban olsa olsa bir ameledir. Bir Yunus örneğimiz var yine. Sadece bir derviş değildir o. “Bir dem olur bu gönül Kalinus u Lokman olur” diyen şair Yunus, bizim ümmi dediğimiz Yunus’tur. O ümmi haliyle Calinus’u biliyor, bu gün ordinaryüs profesör dediğimiz adamlar Biruni’den, Tusi’den, İbn Haldun’dan bihaber. Psikolojide uzmanlaşmış olan İbn Sina’dan bihaber. O dönemin bilim adamları, belki o çağın gereği olarak, tek bir alanda uzmanlaşmıyorlardı. İbn Sina mesela, tıp alimidir, astronomdur, matematikçidir, felsefecidir, psikologdur..Psikiyatri biliminin temellerini atan odur. Musiki üzerine yazıları vardır. Bunları övünelim anlamında söylemiyorum. Biz, dayanak noktalarımızı bilmeliyiz ve bunlar bizim dayanak noktalarımızdır. Bu noktalardan hareket ederek bir eğitim anlayışı oluşturmamız lazım, bunu söylemeye çalışıyorum. Hissi davranmamak lazım. Belirli bir dönemde, mesela gençlikte hissiyatlar kazanılabilir, bu normaldir. Ama daha sonrasında, bu hissiyat, müşahhas delillerle desteklenmezse bir sonuç alınamaz.

Y. GÜNDEM: Hocam, söylediklerinizi doğrular mahiyette bir örnek vermek istiyorum. Geometri ilmiyle ilgili üç ayrı dönemde üç ayrı alimin verdiği fetva var. Bunlardan ilki, geometri öğrenmenin farz olduğuna hükmediyor. Birkaç yüz yıl sonra gelen bir başkası, geometrinin bazen işe yarayabileceği düşüncesiyle öğrenilmesinde fayda vardır diyor, yine birkaç yüzyıl sonra bir başkası da, geometrinin gereksiz bir bilgi olduğunu, onunla ilgilenmenin zaman israfı olacağını söylüyor. Yani, merkezden uzaklaştıkça bilimden de uzaklaşma görülüyor..Böyle bir süreç sonunda mı uzaklaştık biz bilimden?

İ. KURT: Bunun haricinde sosyo-ekonomik, sosyo-politik bir çok etken var. Savaşlar var. Kütüphanelerin yakılıp yıkıldığı dönemler var. Aslında Cumhuriyetin ilk yıllarında bir hamle var. Atatürk’ün gayretleriyle mesela Eskişehir’de bir uçak fabrikası için adımlar atılmış. Ama daha sonra 50’li yıllarda ortadan kaldırılmış. Şunu söylemeye çalışıyorum. Eğer kuru bir hissiyatla gerçekleştirmeye çalışırsanız bu hamleleri, somut dayanaklar ortaya koyamazsanız, bir dönem sonra söner. Dayanak noktalarımızla övünelim, tamam ama bunu yaparken de, bizim ne yaptığımızı sorgulamamız lazım. Sorgulamayan bir toplum bir adım bile ileri gidemez. Bu gün Türk toplumunun daha müreffeh bir hayat sürmesini sağlamak için, siyasal iktidarlar bazı birliklere girmeye çalışıyorlar. Niye birilerine güvenme, birilerinin peşinde gitme ihtiyacı hissediyoruz ki? Bakın psikolojide iki türlü kompleks vardır. Biri üstünlük kompleksi, biri de aşağılık kompleksi. Üstünlük kompleksi nasıl geçmişle övünmekse, aşağılık kompleksi de geçmişini bilmeden hep birilerinden medet ummaktır. Halk da hep “biri gelse de bizi kurtarsa” bekleyişi var. Bir Atatürk daha çıksa diye beklenir durur. Ama kimse Atatürk’ün yöntemi nedir, Fatih’in yöntemi nedir diye araştırmaz. Hep bir kurtarıcı bekleyerek bir yere varamayız. Yalnız şunu da söyleyeyim. Türkiye’de eleştirel bir şeyler ortaya koyanlar, sağ olsun sol olsun bir gurubun içine dahil olmazsa, bir saldırganlık yaşamışlardır. Ben buna psikolojik ifadeyle “görmezden gelme saldırganlığı” diyorum. Adama iyi de demeyeceksin kötü de. Görmeyeceksin. Ben 33 yıl eğitim alanında çalışmışım, ortaya iyi ya da kötü 23 tane kitap çıkarmışım, hala görmezlikten geliniyorum. Şimdi bizim yörede bir laf vardır. Evden yetişen danadan öküz olmaz derler. Teşbihte hata olmasın da, evden yetişenden bir şey olmayacaksa, hep başkalarından bir beklenti içerisinde mi olacaksın? Bunu Yozgat’ta da çok net görüyoruz. Aslında Yozgat, siyasal iktidarlarla hep uyumlu yaşamış bir bölgedir. Peki bu uyumu, Yozgat’a ne kazandırmıştır? Yatırım anlamında neler yapılmıştır? Bunu sorguladığım zaman diyorlar ki A iktidarını beğenmiyorsun. Evet beğenmiyorum. B iktidarını da beğenmiyorum.

Y. GÜNDEM: Peki çözüm ney hocam?

İ. KURT: Çözüm kendi içimizde. Bir defa önce mahalli olunmadan beynelmilel olunmaz, bunu iyi anlamak lazım. Benim Yozgat kitaplığı diye bir bölümüm var kütüphanemde. Sadece Yozgatlı olmakla övünmek amacıyla değil. Yozgat’ın her şeyini bilmek amacıyla. Ben hedefimi ortaokulda ortaya koydum. O zamanlar bize yazarların hayatlarını ezberlettiriyorlardı. Bir baktım, bir tane Yozgatlı yok. Yahya Kemal’in Yozgat milletvekilliği yaptığını okudum hayatında. Arif Nihat Asya, Yozgat Lisesi’nde öğretmenlik yapmıştır. Bunları övünme anlamında değerlendirmemek lazım. Bizim toprağımızdan yetişen bilim adamlarına, sanatçılara, gereken ilgiyi ve desteği vermek lazım. 80 öncesinde insanlar sağcı –solcu oldukları için bu ilgiden, bu destekten yoksunlardı. Şimdi ise hiçbir şey bulamasalar bile, falanca azınlıktandır diyerek üstü örtülmeye çalışılıyor. Sanki bu bir suçmuş gibi. Şimdi inanan insanlar için hepimiz Adem’in çocukları değil miyiz? Kur’an-ı Kerim’de insanların kavimler halinde yaratıldığı ifade ediliyor. Kimse de kavmini sevmekle suçlanamaz. Ama ben kendi kavmimi nasıl seviyorsam, diğeri de kendi kavmini sevecek. Fakat bu topraklarda bir devlet olduğunun da şuurunda olacak. Gayet tabiidir bu. Çünkü “vatan sevgisi de imandandır”. Ama bunu kabullenmek zor geliyor bize. Amerika’da yetmiş iki buçuk millet var. Ama hepsinde bir Amerikalılık şuuru var.

Y. GÜNDEM: Bu anlamda bir üst yapıya ihtiyacımız mı var bizim?

İ. KURT: Ben bu tür ifadeleri sevmiyorum. Üst kimliktir alt kimliktir, hoşlanmıyorum bunlardan. Kişi kendini ne hissediyorsa odur. Dokuz sülalesi Türk olduğu halde kendini Türk hissetmiyorsa, Türk değildir o.

Y. GÜNDEM: Hocam izninizle tespit ettiğim bir çelişkiden bahsetmek istiyorum. Özellikle son dönem eğitim sistemimizin bir takım çıkmazları, sıkıntıları var, hepimiz dile getiriyoruz bunu. Hepimiz şikâyetçiyiz. Ama bakıyoruz, İhsan Kurt bu sistemden yetişti. Bu gün alanında söz sahibi olan birçok zirve isim bu sistemden yetişti. Bu durumu nasıl izah ediyorsunuz?

İ. KURT: Bir düşünce adamımızın ifadesiyle bizler imalat hatasıyız belki. Ama çok az insan yetişiyor bizim sistemimizde. Daha çok ailenin etkisiyle yetişiyor. Benim dedem gaziydi. Çanakkale’yi okumadan önce ondan dinledim. Şarapnel isabet etmesi sonucu bayılıp tekrar ayıldığında kanların yemyeşil çimende su gibi aktığını gördüğünden bahsederdi. Ben bu ifadeden, Çanakkale savaşının bir bahar gününde olduğunu anlıyorum. Kanla ve canla mücadele edildiğini anlıyorum. Şimdi filmlerde de gösteriyorlar. Birbirlerine yiyecek attıklarını ben dedemden öğrendim. Yine Karacaoğlan’ı, Emrah’ı, Ruhsati’yi, Kerem ile Aslı hikayesini, Hazreti Ali’nin cenklerini vesair bir kültürü yani, kitaplardan önce köy odalarındaki sohbetlerden, dedemden öğrendim. Şunu anlatmaya çalışıyorum. İstisnai olarak bu sistemden yetişenler, sistemin avantajlarıyla değil, kendi özel durumlarının etkisiyle yetiştiler. Bundan sonraki gençler için böyle bir şey olacağını sanmıyorum. Mevcut sistem, ya görmezlikten gelir ya da safra gibi dışlar atar. Şucu ya da bucu olmanız hiç önemli değil. Ben şuna inanıyorum, Türkiye’de ideolojiler 80 öncesi gibi değildir ve bitmiştir. Türkiye üzerinde projeler gerçekleştirme devri başlatılmıştır.

Y. GÜNDEM: İdeolojilerin bitmiş olması tercih edilir bir durum değil sizin için, öyle mi?

İ. KURT: Tabii ki değil. O zaman insanlar, hangi görüşte olursa olsun samimi idi. Biz o zaman 18–20 yaşlardayken kalın kalın kitaplar okuyorduk. O kitap okuyan gençler kalmadı artık. Ya da inşaallah ben yanılıyorumdur.

Y. GÜNDEM: Bilim konusundaki bir zaafımızdan bahsettiniz. Pekâlâ, ideolojik bir bakış, bu zaafı daha da güçlendirmez mi?

İ. KURT: Şimdi, yaygın kanıya göre düşünceye zincir vurulmaz. Bu çok yanlış bir ifadedir. Bunu bilmeden diyorlarsa yanılgıdalar. Bilerek diyorlarsa art niyet vardır. Düşünceye zincir vurulur. Hem de bal gibi vurulur ve Türk eğitim sisteminde bu yapılıyor. Sloganlar, düşüncelere vurulan zincirlerdir. Çok iyi bir slogan, çok iyi bir zincir demektir.

Y. GÜNDEM: Hocam, sloganları üretenler de ideolojiler değil mi?

İ. KURT: İdeolojilerin gütmek istediği ideologlar bu sloganları üretirler. Ama mesela ekonomik anlamda liberal-kapitalist ideolojiler, gütmek için slogan üretmezler. Sloganları, bu fikirleri kendi özel çıkarları için kullanacak olanlar üretirler. Mesela, Türkiye’de seçim dönemlerinde oluşturulan bazı sloganlar vardır. Biz çoğunlukla sloganların peşinde “şakşakçı” olarak gideriz. Gerisinde sorgulama anlayışı gelmez. 1973’de, daha sonra başbakanlık yapan birisi bizim ilçemize gelmişti. Bir konuşma yaptı. İkindi vakti gideceğim dedi. Sorularınız var mı diye sordu. Ben hemen elimi kaldırdım soru sormak için ama bir vatandaşımız kolumdan tuttu, terbiyesizlik etme dedi. İşte bu adam ve onun zihniyetindekiler, güdülen insanlardır. Sorgulamayı, terbiyesizlik olarak kabul ediyor. Eğitim sistemimiz de aynı. Sorgulattıran bir eğitim sistemi değil bu. Şimdi, kendi bilgisinden, kendi donanımından şüpheye düşmeyen bir insan, kendini sorgulatmaktan çekinmez. Ama kendine güvenmeyen biri, sorgulanmaktan kaçar ve sorgulamak isteyeni susturur, terbiyesizlikle suçlar. Bu anlayışla bilim adamı, sanatçı, eğitimci yetişmez. Dinlere bir bakın. Bütün peygamberlerin bir sorgulama dönemi vardır. Bilimde sorgulama vardır. Ama eğitime gelince, adam yetiştireceğim deyip de sürü yetiştirmeyi hedefliyorsun. Bu olmaz.

Y. GÜNDEM: Hocam biraz kitaplarınızdan bahsetmek istiyorum. Pek çok konuda kitaplar yazdınız. Edebiyat, eğitim, psikoloji konularında bir yığın eseriniz var. Düzenlenen birçok bilimsel toplantılara, seminerlere katıldınız. Tüm bu çalışmalar içinde en çok keyif aldığınız çalışma hangisiydi?

İ. KURT: Edebiyatta en çok denemeler yazmaktan keyif alırım. Denemelerimi, Kitapsızlık Hürriyeti isimli kitabımda bir araya getirdim.

Y. GÜNDEM: Bu ilginç başlık neyi ifade ediyor?

İ. KURT: Bir toplumdan kitabı kaldırırsanız, geriye –kelimenin iki anlamıyla da- kitapsızlık kalır. Eğer bir yerde, okumamak, hürriyet olarak kabul ediliyorsa, bu kabul kitapsızlığı oluşturur. Dünyanın en azından benim bildiğim hiçbir ülkesinde “okuma vergisi” yoktur.

Y. GÜNDEM: Bizde var mı?

İ. KURT: Var. Bir kitap aldığında bir de KDV ödemiyor musun üstüne? Okumanın, kültür sahibi olmanın vergisi mi olur, anlamak güç. Eğer yönetenler gerçekten samimi olarak yetişmiş insan ortaya koymak istiyorlarsa, okumaya vergi değil destek koymalılar. Okuyana bir takım kolaylıklar sağlamalılar.

Y. GÜNDEM: Kitap fiyatlarının yüksek olması, okumayan bir toplum olmamızda etkili mi sizce?

İ. KURT: Bence en son etken bu. Okumaktan ne anladığımızı ortaya koymamız lazım bence. Hani Yunus der ya..Okumaktan mani ne/ Kişi Hakkı bilmektir/ Çün okudun bilmedin/ O kuru bir emektir..Hakkı bilmeyenlerin –ki, bütün anlamlarını kastediyorum- çoğaldığı bir toplumda okumak ne anlama geliyor, düşünmemiz lazım. Diploma sahibi olmayı mı kastedeceğiz okumak derken? O ayrı bir konu. Sorgulayan, eleştirel bir okumadan bahsediyorum ben. Hint feylesofu Tagor diyor ki, önce üç bin yıl önceki eserleri okuyun. Sonra üç yüz yıl öncesini. Sonra üç yıl öncesini. Dikkat ederseniz daha geriden ileriye doğru bir okumayı tavsiye ediyor. Oysa biz daha çok, iyi reklam edilen kitapları alıyoruz. Okuyoruz mu, o da ayrı bir konu. Çok klasik bir laf vardır hani, yeni bir söz söyledim diyen, sözlerin en eskisini tekrarlamış olur. İşte onun gibi, yeni yazılanlar da bir anlamda eskiyi tekrardır. Yani daha temelden itibaren başlatmamız lazım okumayı.

Y. GÜNDEM: Sezai Karakoç’a son röportajların birinde sorulmuş, gençlere ne tavsiye edersiniz diye de, dünya klasiklerinin hepsini okusunlar demiş..

İ. KURT: Şahsen kişilerle değil düşüncelerle, fikirlerle uğraşmayı tercih ederim. Bakınız, “zihniyet” dediğim bu işte. Dünya klasiklerini okusun elbette ama önce Türk- İslam klasiklerini okusun. İnsanın kendini tanımadan alemi tanıma serüvenini düşünebiliyor musunuz? Issız bir adada yaşayan Robenson Crouse’yi okuyup da, ondan yüzyıllar önce yazılan İbn Tufeyli’nin Hayy ibn Yakzan’ını okumadıysa, kişilik olarak İslamcı olur belki ama, önce batı klasikleri der işte.

Y. GÜNDEM: Bu isimle ilgili ilk defa eleştirel bir bakışa denk geldim ve şaşırdım doğrusu.

İ. KURT: Doğrudan isimle ilgili değil, ifade edilen görüşle ilgili desek daha doğru olur. Bakınız bu, bir ismi beğenip beğenmemek meselesi değil. Zihniyet anlamında yaklaşıyorum ben. Büyük bir şair olabilir, buna bir diyeceğimiz yok. Bunları dile getirdiğinizde dışlanma gibi bir riski de üstlenirsiniz. Sen kim oluyorsun da falanca şairi eleştiriyorsun, sen onun gibi yazabilir misin diyenler olur muhakkak. Bu mantık, sıradan, süfli, basit bir mantık. Seviyesizliğin seviye haline getirildiği yerde bunları tartışmak da yersiz belki. Benim illa ki onun gibi yazmam gerekmez. Onların, daha doğrusu kültürel zenginliğimizin daha ileri gitmelerini sağlamak kastıyla, eğer bir yanlışlık görüyorsam, onu dile getirmem lazım..

Y. GÜNDEM: Edebiyat eleştirmenliği konusunda bir çalışmanız var mı?

İ. KURT: Makalelerim var ama kitaplaşmış bir çalışmam yok..Bakınız Türkiye’de eleştirinin önü niye açık değil biliyor musunuz? Guruplaşmalar var. Kendi gurubundan olan birinin eserini eleştirmeye yanaşmıyor insanlar. Falanca gurubun içerisinde olursanız sivriliyorsunuz ve eserleriniz dikkat çekiyor. Dahil olmazsanız adınızı kimse bilmiyor. Ama ben ilk önce benimle benzer görüşleri olan insanları eleştiririm. Dost acı söyler misali. Bu yüzden dışlanıyorum ben. Eleştiriyi kabullenmek aslında gelişmişliğin bir göstergesidir. Eleştiri henüz Türkiye’de oturmuş değil. Hasan Avni Yüksel’i bilir misiniz? Yozgatlıdır o da. Hacettepe Üniversitesi’nde. Bana demişti ki, İhsan, senin kalemin müsait, gel eleştiriye yönel. Ama bir şeyi de hatırlatayım, eleştirmenlerin düşmanı çok olur dedi.

Y. GÜNDEM: Hocam biraz da şiirlerinizden bahsetmek istiyorum. İki tane şiir kitabınız var ve tarihleri 2000 ve 2001. Yani Konya’dasınız o zaman. Şöyle düşündüm ben. Acaba İhsan Hoca Konya’da bir gurbet hissi mi yaşadı da şiirler o döneme denk geldi?

İ. KURT: Yok yok. İlk kitaptaki şiirler, ta 73’dan itibaren yazdığım şiirlerdir. Yani 27 senelik bir öncesi var. Durup dururken hemen orda yazılmış değil. Şiir çalışmalarım devam ediyor. Bir yıl sonra ikinci şiir kitabını çıkardım. Biliyorsunuz şiir para kazandırmaz. Bir sürü sıkıntısı vardır. İkinci kitabımla ilgili şunu anlatayım. Kayseri’de Şair Muhsin İlyas Subaşı var. Kitabı ona gönderdiğimde Kayseri’de bir dergide şöyle yazmıştı. İhsan, biz yazılarını biliriz ama şiirlerine hiçbir dergide rastlamadık bu zamana kadar. Bir iki tane şiirimden bahisle, keşke bunları daha önce dergilerde yayınlasaydın filan demiş. Ardından da eklemiş, ama İhsan bir guruba dahil olamaz ki..

Y. GÜNDEM: İzninizle biraz da Yozgat’a dönmek istiyorum. Ama bundan önce bir noktaya değinmek istiyorum. Bir makalenizde “taşralılık zihniyeti”nden bahsediyorsunuz. Buna benzer söylemler eskiden beri var. Çetin Atlan “köylülük zihniyeti” diyor mesela, İsmet Özel, “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz” diye bir şiir yazıyor, hemşehrimiz Şükrü Erbaş İsmet Özel’e bu konuda bir nazire yazıyor. Bunlar birbirine benzeyen şeyler mi? Taşralılıktan bahsederken onlarla benzeşen şeyleri mi kastediyorsunuz?

İ. KURT: Şimdi, gençliğimde ben bu köylülük lafına sinirlenirdim. Bu şuna benziyor. Osmanlı’da, belirli yerlere gelmiş ve Türk olmayan unsurlar, sadece Türklere değil birbirlerine bile “etrak-ı necise”, “etrak-ı biidrak” gibi yakıştırmalarda bulunurlarmış Yani, pis Türkler, akılsız Türkler anlamına geliyor. İşte bu durum, bu taşralılık, köylülük söylemine benziyor. Şimdi ben doğum yeri olarak bir köylüyüm. Coğrafi anlamdaki köylülükten kimse gocunmaz. Ama medenilik anlamında, o saydığınız isimlerin söylemlerine ben de katılırım. Bu zihniyetten kurtulmak ya da onu geliştirmek gerekir. Öyle ki şehirde yaşadığı halde “medeni” bir zihniyete sahip olamayanlar olduğu gibi, köyde yaşadığı halde “medeni” zihniyet zenginliğine ulaşmış çok insanlar tanırım. Sadece bir örnek vermek isterim. Tokat’ın bir köyünde öğretmenlik yaptığım yıllarda, bir vatandaşımızla sohbet ederken kanunlardan bahsetmiştim. O anda vatandaşımız bana ne dese beğenirsiniz? “Hoca bırak bunları.. Biz de kanun dediğin bizim kanının okuna benzer, ne tarafa çevirirsen o tarafa gider…” İşte size entelektüel bir yaklaşım. İşte medeni bir zihniyetin zengin anlamlı yorumu..

Y. GÜNDEM: Yozgat ile ilgili gözlemlerinizi alabilir miyiz? Kültür, sanat, edebiyat açısından takip ediyor musunuz Yozgat’ı?

İ. KURT: İnternet vasıtasıyla gazeteleri takip ediyorum. Bazı yayınlar da postayla geliyor. Bunlardan takip ettiğime göre Yozgat ciddi bir atılım içerisinde. Birkaç marka olmuş isim, Yozgat kültürüne dair çok takdire şayan çalışmalar içerisinde. Henüz yeterli olmasa da en azından ilerisi için bir umut veriyor bu çalışmalar. Seviniyoruz tabii bir Yozgatlı olarak. Yalnız bir şeye de değinmeden edemeyeceğim. Türk Atasözlerine Psikolojik Bir Yaklaşım isimli bir çalışmam var benim. Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanmıştı. Yozgat’ta adı bende saklı birisi çıkmış, bu kitabı Yozgat Atasözlerine Psikolojik Bir Yaklaşım adıyla, üstelik kendi imzasıyla bir gazetede tefrika etmiş. Daha da ilerisi, Erciyes’te o kitap o vatandaşın adıyla yayınlanmış, ulusal bir gazetede yayınlanmış. Biz tabi gerekli girişimleri yaptık ve bu yayınları durdurduk. Hemen ardından bu vatandaş Yozgat’taki bir gazetede hakkımızda bir yazı yazmış, güya kendimizi bir şey sanıyormuşuz da, bu kadar üstüne gitmişiz filan. Düşünebiliyor musunuz ortadaki vahameti. İşte az evvel bahsettiğimiz taşralılık zihniyeti bu olsa gerek. Siz çalışarak, didinerek ortaya bir eser çıkarıyorsunuz, biri gelip, utanmadan onu sahiplenmeye kalkıyor..Bu olayda benim açımdan sevindirici olan da şu; eğer birileri çalmaya değer görüyorlarsa demek ki mal kıymetlidir..

Y. GÜNDEM: Hocam Yozgat ile ilgili projeleriniz, hâlihazırda çalışmalarınız var mı?

İ. KURT: Ben Yozgat’ın tarihiyle, kültürüyle doğrudan ilgili bazı eserlerin ciddi anlamda tanıtılması, bilimsel bir yaklaşımla bir “Yozgat Kitaplığı” oluşturulması ve bunların gelecek nesillere aktarılması için kapsamlı bir kaynak eser ortaya koymayı düşünüyorum. Birçok değerli isimler ve eserler var. Bu eserlerle ilgili çalışmaların daha ciddi olarak tanıtılmasına yönelik bir çalışma yapmayı arzu ediyorum. Bu arada, tarihe Yozgat İsyanları olarak geçen olaylarla ilgili bir yanılgıyı düzeltmek gerektiğini düşünüyorum. Yanılgı şu ki, isyan mevcut devleti yıkmaya yönelik bir girişimdir. Ama Çapanoğlu ayaklanmasında böyle bir amaç yok. Bu yanılgıyı yok etmek için kapsamlı bir çalışma yapılması gerektiğini düşünüyorum..Bununla ilgili birkaç şey söylemek istiyorum izninizle. Fahri Belen’in anılarında bahsedilir. Cumhuriyet’in 50’nci yılı münasebetiyle hazırlanmış, Başbakanlık tarafından yayınlanmış bir eser. Bu eserde anlatılıyor. Burda önce bir çapulcular hareketi var. Bu hareketleri bastırmak için gönderilen kuvvetler ne yapıyor biliyor musunuz? Genç kızların çeyiz sandıklarını yağmalıyorlar. Ve bunları Ankara’da Hergele Meydanı’nda satıyorlar. Düşünebiliyor musunuz yapılan zulmü. Mahremiyetlere yapılan bir saldırıdır bu. Genç kızların çeyiz sandığı, bizim kültürümüzde mahremdir. Bu olayların iyi okunması lazım. İşte onun için bu anlamda ortaya eser koyan herkesi takdir etmek lazım. Ben çalışmaları ve eserleriyle özelde Yozgat genelde Türk kültürüne hizmet edenlerin saygıyla anılmaları gerektiğine inanıyorum.. Bu isimleri görmezlikten gelebilir miyiz? Takdir ediyorum hepsini de. Ama sadece benim takdir etmem yeter mi? Yozgat’ın bu isimlere sahip çıkması, desteklemesi lazım. Bir Ertuğrul Kapusuzoğlu var mesela. Çok samimiyetle çalışıp ortaya bir şeyler koymaya çalışıyor. Niye takdir etmiyoruz? Niye destek olmuyoruz? Düşünürünün, çalışanının, sorgulayanının çoğunlukta olduğu bir ülkeyi sürü gibi idare etmek mümkün değildir. Onun için bu gibi isimlere sahip çıkılmalı ve güdülen toplum olmaktan uzaklaşmalıyız..

Y. GÜNDEM: Hocam, çok faydalı bir sohbet oldu..Çok teşekkür ediyoruz. Ağzınıza, gönlünüze, yüreğinize sağlık..

İ. KURT: Benim için de çok keyifli oldu. Ben de teşekkürlerimi arz ediyorum..

(Yozgat Gündem. Sayı 17, 15 Ocak 2007. s.24-28)

*

KARA KOÇ’LA ŞİİR VE SANAT DIŞI BİR SOHBET

Türk şiirinin yaşayan ustalarından Abdurrahim Karakoç’la zaman zaman görüşür, konuşuruz. O, hasta olsun sayrı olsun her zaman güler yüzle karşılama yapar. Yazdıklarından, yazdıklarının dışından, şiirden, siyasetten, elbette yurdumuzdan, dünyadaki olaylardan bir geniş yelpaze içinde konuşmalarımız olur. Bazen yeni çıkan veya yeni basılmış eski kitaplar üzerine sohbetimiz yoğunlaşır. Bu sohbetlerimiz esnasında hemen hemen bütün konuları bir hiciv şairinin üslubu içerisinde açıklar, olaylara hep bu açıdan bakmayı hiçbir zaman ihmal etmez. Kendisini çok yakından tanımayanlar, olaylara bu şekildeki yaklaşımının bir şaka olduğu duygusuna kapılırlar. Oysaki O, hiciv şiirlerine yansıyan üslubunu sohbetlerinde de ortaya koyar. Sevdiğini, sevmediğini veya yerdiğini, uyarmak istediklerini gayet usturuplu bir şekilde uyarır. Kelimenin tam manasıyla taşı gediğine koymasını çok iyi bilir.
Karakoç’la her zamanki sohbetlerimizin dışında bazı sorularıma cevap vermesini istediğimde memnuniyetle kabul etti. Hatta bu cevaplarını yazmak istediğimi söylediğimde masa üstü bilgisayarını da kullanmam için büyük nezaket gösterdi. Sorularıma çok kısa ve net cevaplar veren Karakoç verdiği cevaplarla kendisi hakkındaki bazı tartışmaları da aydınlattı.
İ.Kurt: Bir gününüzü yazmak isteseniz neleri, ama detaylıca neleri ve nasıl yazmak isterdiniz?
Karakoç: Bir günümü nasıl değerlendireceğim. Bu o günkü duruma göre, zamana göre değişir. Bazen kitap okur, yazı yazar, şiir yazarım, gazeteleri okurum. Bir günüm bu şekilde geçer. Bu arada Dünyanın ahvaline kızdığımda olur elbette. Bazen düşüncelerim arasında kimilerini gözümün önüne getiririm. Onların yaptıklarını, yazdıklarını, konuşmalarını düşünürüm.
İ.Kurt: Şimdiye kadar size sorulan sorulardan en fazla hangi sorudan sıkıldınız?
Karakoç: Bunların başında senin de tahmin edeceğin gibi “şiir nedir”, sonra da “Mihriban kimdir?” sorusu gelir.
Bunlardan birinin, yani şiir nedir sorusunun cevabı verilememiş, diğer sorunun cevabını da ben vermem.
İ.Kurt: Doğduğunuz Ekinözü ilçesinde “Abdurrahim Karakoç Halk Kütüphanesi”nin adının değiştirilmesi hususundaki duygu ve düşünceleriniz neler olmuştur?
Karakoç: Hiç aklıma bile getirmedim. Ama duygularımı soruyorsan kepazelik. Çekememezlik derim. Sırf o ismi görmek istememeleri.
İ.Kurt: Bir şairin politik tercihleri sizce şairliğine halel getirir mi? Politik tercihlerinizden hareket ederek kişiliğinize yönelik saldırılar için neler düşünüyorsunuz?
Karakoç: Her şairin politik bir görüşü olur. Herhangi bir siyasi partinin çatısı altında yaparsa katletmiş olur.
Açık söylüyorum. Siyaset şiirden anlamaz siyasetçiler hiç anlamaz.
Bir şairin politik tercihleri elbette şairliğine halel getirir.
Saldırılara gelince pek umurumda değil. Kişiliğime yönelik saldırılar olacak diye düşünüyorum. Olacaktır, küçük adamların saldırması hiçbir zaman bitmez. Olacak, kesinlikle kendimi onlarla kıyaslamıyorum ama, taa İsa, Musa devrinde de saldırılar olmuştur. Bazen insanlar gerçeklerle, doğrularla yüz yüze gelmekten korkuyorlar. Ulaşamayınca da böyle yapıyorlar. Yani saldırmayı seçiyorlar.
İ.Kurt: Sizin 6 Mayıs’ta Vakit’te yayınlanan "... İçki içmeyi yasaklar İslam dini.. Demokraside içki içmek neredeyse 'zorunluluk'tur.. Şerefe kaldırılan kadehler İslam ile bağdaşmaz... “ diye devam eden yazınızdan uzunca bir alıntı yapan bir yazar (Türker Alkan  http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=156759) “Sayın Karakoç gibi düşüncelerini kıvırtmadan, zamana ve çıkarlarına göre eğip bükmeden söyleyen insanların bulunması daha önemlidir sanıyorum. Düşünceleri yanlış olsa bile” diye de yazıyor. Siz bu konuda neler söyleyeceksiniz?
Karakoç: Bir insan beğenildiği kadar eleştirilmelidir. İnsan önce bunu kabullenmelidir. Beğenilmeyi seven insan eleştirilmeyi de dikkate almalıdır. Herkesin tıyneti bir değil. Olacak o kadar. Bu her zaman olmuştur. Bundan sonra da olacaktır.
İ.Kurt: Düşüncelerinizi zamana ve çıkarlara göre eğip bükmeden söylediğiniz hasımlarınız tarafından bile dile getirildiğine göre, size soruyor ve net bir cevap istiyorum. Bu soruya vereceğiniz cevapla hakkınızdaki çok farklı dedi-koduları da gündemden düşüreceğine inanıyorum.
Siz hangi partilisiniz, ya da hangi partiyi destekliyorsunuz? Hangi fikrin, hangi düşüncenin, hangi davanın adamı olarak kendinizi tanımlarsınız?
Karakoç: Hiç bir partiyi desteklemiyorum ve partili değilim.
Önce Müslüman’ım, İslamiyeti savunurum ve taviz vermem. Kitaplarımda belli… Kitaplarımda her şeyi açıkça yazdım.
Hiçbir millet düşmanım değil ama kendi milletimi de sevmeyi ihmal etmem. Irkçılık seviyesinde değil. Ben Türklüğü yaşatmayı severim Kendi milletime ihanet edemem.
En mütekâmil dinim için, onun yücelmesine çalışacağım. Ben böyle bir davanın adamıyım.
İ.Kurt: Sizin hakkınızda yazı yazacaklardan biri de siz olsanız fikri temellerinizi bir cümleyle nasıl ifade ederdiniz?
Karakoç: Değersiz dünyaya dünyanın değerini bilmeyen aptallara ve ahreti es geçenlere ağzımın dolusu bir şeyler söylemek isterdim
-Bu bir şeyler iyi mi kötü mü?
-Valla onu okuyanlar tahmin ederler.
İ.Kurt: Şimdiye kadar sizinle ilgili röportajların tamamına ulaşmaya çalıştım. Sorular daha çok aynı konularda ve elbette şiiriniz üzerinde yoğunlaşıyor. Eğer farklı bir soru sorulmasını isteseniz. Siz kendinize neyi sorar ve cevabını nasıl verirdiniz?
Karakoç: Önce tanıdığım ve sonra tanımadıklarımı sormalarını isterdim Aptal Müslümanları kurnaz dinsizleri bana sorsalardı onlara da vereceğim iki taraf da sahtekârlara inanmayın derdim. Çünkü güzel insanlar güzel atlara binip gittiler. Kaldı ama kıymetini bilen de kalmadı.
Daha sonra insanları nasıl biliyorsunuz? Sorusunun sorulmasını isterdim.
Hepsini insan olarak kabul etsem bile yalancılarla doğruları, menfaatperestler diğergamları, ahlaksızlarla ahlaklıları tanıma imkanım oldu ama hepsini de geç tanıdım Onları ayırt etmek o kadar zor ki..
İ.Kurt: Bu farklı sorularımı cevaplandırdığın için çok teşekkür ediyorum. Sağolasınız.

***

 

Mehmet Nuri Yardım
SUR Dergisi, Temmuz 2005, 352.sayısı ve
http://www.mehmetnuriyardim.com/sayfala.asp?nereye=yazioku&id=145 adresinde yayınlanmıştır.

“Gazi Dede’min Savaş hikâyelerini Unutamıyorum”

Şair ve yazar İhsan Kurt:
“Gazi Dede’min Savaş hikâyelerini Unutamıyorum”


“Gönül mürşit arar ise / Gafil bir yol sorar ise / Niyet Hak'ka karar ise / Bilip Yunus'a varmalı / Sabır hırkası giyerek / Hep severek sevilerek / Hak'tan hakkı dileyerek / Gülüp Yunus'a varmalı.” Bu güzel mısraların sahibi İhsan Kurt bir söz ve gönül insanı. Edebiyatın muhtelif dallarında önemli eserler veren bir bilim, kültür ve edebiyat adamı. Gönlü güzelliklerle, iyiliklerle ve doğrularla dolu bir şair. Sanatkârlar zaten içi dışı bir olan, yüzü aydınlık, yüreği nurlu, hedefi büyük, ufku geniş insanlar değil mi? Yine şairimize kulak verelim: “Üçlerimizle, yedimiz, kırkımız / Türkü çığırır, türkü söyler türkümüz / Budur bizim başkasından farkımız / Sazım türkülerle selamlar olsun.”
Edebiyat dünyasında özellikle, İstanbul’daki sanat mahfillerinde eserleri ve hizmetleri yeterince bilinmeyen İhsan Kurt’la yazı hayatının başlangıcını ve çalışmalarını konuştuk. İşte sorularımız ve cevapları:
Edebiyat dünyasıyla ilk temasınız nasıl oldu?
KURT: Bu soruya verilecek cevap “edebiyat dünyası”ndan ne anladığımıza bağlı biraz da... Belki öncelikli olarak bir edebiyat dünyasından çok “edebiyat ürünleri” ile ilk temasımdan bahsedilebilir. Bu ürünler önceleri çevremde bana çocukken anlatılan masallar, Gazi Hüseyin Dede’min anlattığı askerlik ve savaş hâtıraları, daha sonraları “Dede Korkut Hikayeleri” olduğunu anladığım hikâyeler, ninemin söylediği ninniler, tekerlemeler, maniler ve de “cenk hikâyeleri” ve benzerleri olarak sıralamak mümkün.
Eğer biraz bugünkü anlama yakın bir “edebiyat dünyası” ile ilk temasım ise önce bir-iki edebiyat hocam ve daha sonra o dönemde Yüksek Öğretmen Okulu Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okuduğunu öğrendiğim Hasan Avni Yüksel Hoca’nın çıkarmış olduğum Duvar gazetesine bir yazı vermesi ve galiba bir gazetede ilk defa çıkan bir yazıma övgülerini ifade etmesi ile oldu, denebilir.
Ortaokulda Türkçe öğretmenimizin biz öğrencilerine verdiği ödevlerin başında şair ve yazarların hayatlarını öğretmek geliyordu. Benim en çok sevdiğim ödevlerin başında bu konu geliyor denebilirdi. Ancak hayatlarını okuduğum şair, yazar ve fikir adamlarının daha çok İstanbul, İzmir ve Ankara doğumlu olmaları hep dikkatimi çekerdi. Zaman zaman “şair ve yazar” olabilmek için buralarda doğmanın “şart” olduğu duygusuna kapılır, henüz yeni yazmaya başladığım denemelerimin devamını getirme hususunda çok derin “umutsuzluklar” yaşadığım da olurdu.
Daha sonraları, bugün de dostluklarımız devam eden bazı şair ve yazarlarla önce eserleriyle, ardından kendileriyle tanışma şansını yakaladım. Yine bunlardan bazılarıyla aynı dergi ve gazetelerde yazma mutluluğuna da eriştim. Meselâ bunlardan Abdurrahim Karakoç, Muhsin İlyas Subaşı, Bahaettin Karakoç, Hasan Avni Yüksel, Bekir Oğuzbaşaran akla ilk gelebilen isimlerden sayılır. Tabii ki daha sonra çeşitli vesilelerle, çeşitli toplantılarda, Türkiye Yazarlar Birliği’nde, İLESAM’da tanıştığım birçok şair ve yazarı da sıralamak mümkün.
Okul ders kitapları dışında ilk okuduğunuz kitap, yazar ve şairler kimlerdi? Bunlardan sizi etkileyen ve daha sonra diğer eserlerini okuduğunuz edebiyatçılar hangileriydi?
KURT: Okul ders kitapları dışında ilk okuduğum kitabı tam olarak hatırlayamıyorum. Galiba bende fazla tesir bırakmayan çocuk hikâye kitaplarıydı. Ama daha ilkokulun ikinci sınıfından itibaren özellikle kışları köy odalarında büyüklerimin bana okutturup dinledikleri kitapları tam olarak hatırlıyorum. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabilirim: Karacaoğlan ile Elif, Karacaoğlan ile Güllüşah, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Leyla ve Mecnun, Kan Kalesi, Hayber Kalesi, Âşık Emrah, Ruhsati, Mevlid, Yunus Emre’nin İlahileri (şiirleri), Battal Gazi, bir-iki yapraktan oluşan ve yöredeki çok önemli bir olay üzerine yazılan “destan”lar vb. Hattâ bu dönemin etkisi olacak ki, yıllar sonra 1979’da yazdığım “Köyüme Hasret” adındaki şiirimin bir bölümü aynen şu duyguları taşıyor:

Hayâl fakirliği sende biterdi
Sende başlardı,
Meydan meydan, ülke ülke seyahat;
Elif ile Yaralı Mahmut,
Karacaoğlan ile Güllüşah'ın ikliminde dolaştırırdın
Bazen Hazreti Ali'nin cenklerinde
Zülfikârla zafere erer,
Kan Kalesi, Hayber.


Ortaokul birinci sınıfta ilk defa bir yabancı yazar ve eserini okumuştum. Bu eser Mark Twain’in Tom Sawyer’in Maceraları adını taşıyordu. Kemalettin Tuğcu’ya çocukluğumu geride bırakmaya başladığım ilk gençlik dönemlerinde yetiştim. Hüseyin Rahmi, Reşat Nuri, Ömer Seyfettin’in eserleriyle şuurlu olarak lise bir ve ikinci sınıflarda tanıştım. Orhan Seyfi Orhon’u, Faruk Nafiz’i, Cahit Sıtkı’yı, Ziya Gökalp’i, Mehmet Âkif’i, Mehmet Emin Yurdakul’u şiirleriyle çok sevdim. Peyami Safa, Hilmi Ziya Ülken, Hüseyin Nihal Atsız, Remzi Oğuz Arık, Nurettin Topçu, Mehmet Kaplan, Orhan Hançerlioğlu ve eserleriyle lise son sınıfta tanıştığımı söyleyebilirim. Victor Hugo, Tolstoy, J. Stenbeck, Alain gibi yazarların eserlerinden bazılarını da lise sonlarda okudum.
Kitap okuma sevdasına kapıldığım dönemleri dikkate aldığımda, hikaye ve romanlardan çok düşünce, fikir ve şiir kitaplarının dikkatimi çektiğini söyleyebilirim. Ya da bu tür edebiyat ürünlerinden daha çok zevk aldığımı hatırlıyorum.
Lisede babamın çok zor şartlar altında bana verebildiği harçlığımla Varlık, Hisar, Hareket dergilerine abone oluyordum. Bu dergilerde çeşitli felsefi yazıların yanı sıra, edebiyat teorileri üzerine yazılanlar daha çok dikkatimi çekiyordu. Hisar’daki şiirlerin çoğunu suya hasret birinin suyu içmesi gibi okurken, Hareket’teki şiirler beni düşündürüyordu. Nurettin Topçu’nun yazılarını anlamaya çalışıyordum. Varlık’taki bazı şiirlerde o dönemde halkın dilinde hâlâ yaşayan motiflere rastladığımda haz alırdım. Cemil Meriç’i ilk defa Hisar’daki yazıları ile tanıdım. Dergilerdeki yazıları ve hattâ şiirleri kendime has işaretlerle çizer, kenarlarına notlar düştüğüm olurdu. Lise son sınıfta artık edebiyat yazılarının dışında Türk ve İslâm âlimlerinin icat ve keşifleri de dikkatimi çekiyor, bu konulardaki yazı ve kitapları da okumaya çalışıyordum.
Yazdığınız ilk edebiyat metnini (şiir, hikâye, deneme, günlük, roman vs...) hatırlıyor musunuz. Yazı yazarken yakınlarınızın (anne, baba, kardeş, öğretmen vb.) tavırları ne oldu. İlgisiz mi kaldılar, yoksa sizi teşvik mi ettiler. Bir dergi veya gazetede yayınlanan ilk edebiyat çalışmanızın adı ve konusu neydi? Şiirse ilk mısraları, yazıysa ilk satırları nasıl başlıyordu? Çevrenizde nasıl karşılandı?
KURT: Çocukluğumda, sanırım 3 ya da 4. sınıfta Karacaoğlan’ın şiirlerini, Ruhsatî’nin, Âşık Kerem’in, Süleyman Çelebi’nin şiirlerini okuduğum dönemlerde şiire merak sarmıştım. Güya onlar gibi şiir yazma arzusu içime doğdu. Hattâ bazı denemeler bile yapmıştım. O zamanlarda benim çevremde şiir yazmak ve yazdıklarını birine okumak pek hoş karşılanmazdı. Hemen “bu çocuk âşık olmuş” damgası vurulacağından çekindiğim ve kaygılandığım için olsa gerek ilk yazdığım şiirleri pek kimseye okuyamadım. Yazdığım ilk şiirlerim, lokum sandığından yapılmış minicik bavulumun güya gizli bir köşesinde, ders kitapları ve defterlerimin arasında benimle okula gelip gitti.
İlk defa yayınlanan çalışmam bir şiirdi. Sü-Ge Yayınları’nın 1972 (İstanbul) yılında çıkardığı Çağdaş Genç Şairler ve Şiirleri Antolojisi, Cilt: 3, sayfa 91’de “Kararsızım” isimli bir şiir denemem yer almıştı. Bu kısa şiirimi aynen aktarıyorum:

Bilmiyorum…
Belki çiçek kadar kokulu,
Ve bal gibi tatlısın
Belki daha başka,
Daha şirin, daha güzel
Belkide yanılıyorum,
Daha kötü, daha çirkin
Belki daha, daha başka
Melek ya da perisin
Ve belkide bir yılansın.

Liseyi bitirdiğimin yazında, daha sonra yayınlamadığım Birbirinden Buldular adını verdiğim roman çalışmamı da 1973 yılında bitirmiştim.
İlk aldığınız te'lif ücretini hatırlıyor musunuz? Bu para ne zaman ve kimin tarafından verildi, hangi çalışmanızın karşılığıydı?
KURT: İlk telif ücretini, yurdumuzun ücra bir köşesinde öğretmenlik yaptığım 1983 yılında, Kültür Bakanlığı’nın çıkardığı Milli Kültür dergisinde (Sayı: 38) yayınlanan “Mehmet Âkif İçin” isimli yazımdan dolayı almıştım. Daha sonra ardı geldi. Zamanla bana göre “iyi” sayılabilecek telifler de aldığımı söyleyebilirim.
İlk kitabınız ne zaman yayınlandı, konusu ne idi? Edebiyat çevrelerinde nasıl karşılandı? Bu konuda anlatmak istedikleriniz var mı?
KURT: İlk yayınlanan kitabım bilim tarihine yönelik bir araştırma ve incelemeydi: Bilim Tarihinde Keşiflerin İç Yüzü, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1990. Bu kitabımın bana göre önemli bir hikâyesi de vardır: Ortaokul ikinci sınıfta o zaman (1966-1967 yılları) okuduğumuz tarih ders kitabında savaşların dışında bazı milletlerin medeniyet, sanat ve ilimde insanlığa hizmetleri de anlatılıyordu. Fakat, çocuk sayılabilecek dönemde benim dikkatimi çeken, ders kitabında bu konularda Türkler’in katkılarına hemen hemen hiç yer verilmeyişiydi. Durumu öğretmenimize sorduğumda da beni rahatlatacak bir cevap alamadığımı hatırlıyorum. Bu durum bende yıllarla birlikte büyüyen soru işaretlerine dönüştü. Eğitim enstitüsünde öğrenci olana kadar bu soru işaretlerine ne cevap arayabildim, ne de bulabildim. Bu okulun müdürlük görevini de yapan öğretmenimiz Necati Karabulut biz öğrencilerine konu ile ilgili bir ödev verene kadar, bendeki sorulara nasıl cevap arayacağımı da bilmiyordum. Saygıyla andığım, Hocam Necati Karabulut, diğer ödevlerin içinde daha çok benim çalışmamı beğenmiş olacak ki, beni yanına çağırdı. O zaman için bana büyük bir yük olan şu cümleleri söylediğini hatırlıyorum: “Bak İhsan! Sen bu işi yapabilirsin. Bu çalışmanı daha da genişlet. Senden bu çalışmayı “kitap” olarak yayınlamanı bekliyorum.” Hocamın bu sözlerine karşılık herhangi bir cevap verememiştim. Ancak bu sözleri üzerimde bir “hak” olarak gördüm.
Öğretmen olduktan sonra da köylerde çalışmama rağmen araştırmaya devam ettim. Uzun yıllar sonunda 1985 yılında yayınlanması için Millî Eğitim Bakanlığı Yayımlar Dairesi Başkanlığı’na teslim ettim. Rapor yazılması, alınması için yıllar geçti. Sonunda “rapor”un da verildiği çalışmam bir türlü basılmıyordu. Ücra köylerden aylar sonra Ankara’ya geldiğimde, ilgili birime uğradığımda benzer cevapları alıyordum. Basılacaktı. Bekliyordum. Bu bekleyiş 1990 yılına kadar sürdü. Çalışmamı buradan alarak Kültür Bakanlığı’na verdim. Kitap aynı yıl yayınlandı. 1997 yılında da özel bir yayınevi tarafından ikinci baskısını yaptı.
Edebiyat alanında ilk sayılabilecek kitabım ise Çiledeki İnsan Necip Fazıl (1991)’dır. Özel olarak yayınladığım bu kitabımı Kültür Bakanlığı, kütüphaneleri için satın aldı. Kitapla ilgili olarak Dr. Gıyasettin Aytaş (Milli Eğitim Bakanlığı Din Öğretimi Dergisi, Sayı: 29, Temmuz- Ağustos 1991, s. 94-96) Çiledeki İnsan Necip Fazıl adlı kitabın düşündürdükleri” başlığı ile bir yazı yayınladı. Bu kitap ikinci baskısını 2000 yılında yaptı. Dr. Avni Yüksel, İlesam Bülteni Mart 2000 sayısında bir tanıtım yazısı yayınladı.
Edebiyat çevrelerinden pek önemli sayılabilecek olumlu ya da olumsuz bir tepki görmedim. Bu tavırları pek de yadırgamadım. Çünkü Necip Fazıl hayatta iken kendisine çeşitli şekillerde saldıranlar, hakkında çıkan kitapla ilgili olarak sessiz kalarak protestolarını sürdürdüler. Ancak Necip Fazıl’ı okuyup sevdiğini iddia eden kalem sahiplerinden de bir ses çıkmayışı “vurdumduymazlığın” bir başka şekli olarak yorumlanabilir. Bu durumu biraz da “görmezden gelme saldırganlığı” olarak yorumladım. Bu kitabımın daha sonraları bazı üniversitelerin ilgili bölümlerinde kaynak kitap olarak okutulduğunu öğrendim. Zaten bundan dolayı ikinci baskısını yapma ihtiyacı ortaya çıktı.

Eğitimci, yazar ve şair
İhsan Kurt, Yozgat ili Akdağmadeni ilçesinde doğdu. 1 Ocak 1956 (Tashih: 1.1.1953). İlk ve orta öğrenimimi doğduğu ilçede tamamladı. İlk nesir yazısı Orta Doğu gazetesinde, şiirleri ise Millet ve Hergün Gazeteleri, Çağdaş Genç Şairler ve Şiirleri Antolojisi’nde yayımlandı. Sivas Eğitim Enstitüsü’nü (1976), Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesini (1981) bitirdi. Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “Eğitimde Psikolojik Hizmetler” alanında Yüksek Lisans yaptı (1989). Hazırlamış olduğu Bilim Uzmanlığı Tezi “Türk Atasözlerine Psikolojik Bir Yaklaşım” adı altında Kültür Bakanlığı tarafından yayımlandı.
İhsan Kurt yazılarını, şiirlerini Pusat, Millî Eğitim ve Kültür, Zafer, Erciyes, Millî Kültür, Kültür ve Sanat, Yeni Düşünce, Türk Kültürü, Türk Edebiyatı, Konevî, Bizim Ocak, Bizim Dergâh, Sabır, Dolunay, Dergâh, Birliğe Çağrı, Akdağmadeni’nin Sesi, Bozok, Çağdaş Eğitim, Diyanet Çocuk, MEB. Din Öğretimi, Millî Eğitim, Yitik Düşler, Yozgat Divanı, Kaınca, Karınca Çocuk gibi dergilerde yayınladı.
Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu’nun çıkardığı üç ciltlik “Sosyo-Kültürel Değişim Sürecinde Türk Ailesi” adındaki ansiklopedinin 2.cildine “Aile ve Atasözleri” konusunda bir madde yazdı.
Millî Eğitim Bakanlığı Yozgat Akdağmadeni ilçesi Kuşlukaçağı Köyü öğretmen vekilliği (1973), Yaylalık Köyü ilkokulu öğretmen vekilliği (1974), Erzurum Karayazı Temel Eğitim Yatılı Bölge Okulu öğretmenliği (1976-1977)yaptı. Yedek Subay olarak 18 ay süren askerlik görevinden (1977-1979) sonra Tokat ili Artova ilçesi Alpudere Köyü ilkokulu öğretmenliği (1980-1983), Keskin ilçesi Haydardede Köyü İlkokulu öğretmenliği (1983), Keskin ilçesi Yenialibudak Köyü İlkokulu müdür yetkili öğretmenliği (1983-1987), Ankara İli Sincan ilçesi Saraycık İlkokulu öğretmenliği ve müdürlüğü (1987-1989), Sincan İlçesi Semiha İsen İlköğretim Okulu öğretmenliği (1990), Milli Eğitim Bakanlığı Çıraklık Yaygın Eğitim Genel Müdürlüğü Yaygın Eğitim Enstitüsü öğretmenliği ve bölüm başkanlığı (1990-1992) görevlerinde bulundu. 1992 Haziranında Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi’ne öğretim görevlisi olarak atandı, beş yıl burada çalıştı. 1 Temmuz 1997 tarihinde Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümüne atandı. 15 Ekim 2002 tarihinde bu üniversiteden emekli oldu. Yazar evli, Kürşat ve Furkan’ın babasıdır. Yazı hayatına yoğun bir şekilde devam etmektedir.
Ayrıca http://www.ihsankurt.go.to adresindeki kişisel Web sitesinde internet üzerinden yayınlar da yapmaktadır. Bir çok ilmî toplantıya, kongre, proje ve sempozyuma katılan buralarda bilimsel tebliğler sunan İhsan Kurt’un hayatı ve eserleri hakkında muhtelif kaynaklarda bilgiler mevcuttur.
Yayınlanmış kitapları:
· Kitapsızlık Hürriyeti. Ankara. Serhat Kültür Yayınları, 1997.
· Bilim Tarihinde Keşiflerin İç Yüzü. 1.Basım, Ankara .Kültür Bakanlığı Yayınları/1256,
Bilim ve Teknoloji Dizisi/6, 1990. 2.Basım, Konya, Mikro Yayınları/3, Bilimsel Araştırma Dizisi/3, 1997
· Türk Atasözlerine Psikolojik Bir Yaklaşım. 1.Basım. Ankara .Kültür Bakanlığı Yayınları/1270, Gençlik ve halk Kitapları Dizisi /56, 1991.2.Basım. Konya, Mikro Yayınları/02, Bilimsel Araştırma Dizisi/02
· Çiledeki İnsan Necip Fazıl. 1. Basım. Ankara. Yaygın Eğitim Enstitüsü Matbaası, 1991. 2. Basım. Ankara, Nobel Yayın Dağıtım, 2000.
· Çamlığın Başında Tüten Tütün. Yozgat. Alperen Yayıncılık. 1997.
· Çıraklık Eğitimi Çıraklık Dönemi TÜRKÇE Ders Kitabı 1, 1.Basım, Ankara. Cantekin Matbaacılık Yayıncılık, 1992; Çıraklık Eğitimi Çıraklık Dönemi TÜRKÇE Ders Kitabı 1, 2.Basım, Ankara. Gündoğu Y., 1994
· Çıraklık Eğitimi Çıraklık Dönemi TÜRKÇE Ders Kitabı 2, 1.Basım, Ankara. Cantekin Matbaacılık Yayıncılık, 1992; Çıraklık Eğitimi Çıraklık Dönemi TÜRKÇE Ders Kitabı 2, 2.Basım, Ankara. Gündoğu Y., 1993.
· Yetişkinler Okuma Kitabı (Komisyonla birlikte), Ankara.
Milli Eğitim Bakanlığı Çıraklık ve Yaygın Eğitim Genel Müdürlüğü Yayınları.1992.
· Yetişkinler Okuma Kitabı Alıştırma Kitabı (Komisyonla birlikte). Ankara.
Milli Eğitim Bakanlığı Çıraklık ve Yaygın Eğitim Genel Müdürlüğü Yayınları.1992.
· Rehberlik ve Ruh Sağlığı. 1. Basım. Kırşehir. İpek Matbaa ,1993. 2. Basım.Ankara , 1994.
· Halk Eğitimi -Yetişkinler Eğitimi ve Psikolojisi. Kırşehir, İpek Matbaa (1994).
· Gelişim Psikolojisi . 1.Basım, Kırşehir. İpek Matbaa, 1994. 2.Basım, Ankara, 1994.
· Öğrenme Psikolojisi . 1.Basım, Kırşehir. İpek Matbaa, 1994. 2.Basım, Ankara, 1994.
· Özel Eğitim. Kırşehir. İpek Matbaa 1996.
· Psikolojiden Kültüre. Ankara. Anıl Matbaa ve Cilt Evi. 2000
Genişletilmiş ve yeniden düzenlenmiş 2.Basım. Eğitim Kitabevi Yayınları, Konya 2002.
· Yetişkin Eğitimi. Ankara. Nobel Yayın Dağıtımcılık. 2000
· Bir Yüreğin Türküleri (Şiirler). Konya. Çizgi Kitabevi Y. 2001.
• Gül Şafağı Hüzünleri (Şiirler) Konya. Eğitim Kitabevi Y. 2002
• Küreselleşme Eşliğinde Bağlamada Caz Faslı.Konya. Eğitim Kitabevi Y. 2002.


ASIL GAYE
İhsan Kurt

Ne gülün oyunları için yaratılmışım
Ne de yüreğimi bakışlarla çizmek için
Vuslata koşup kabre konacak bedenimi
Kabrin sorularına göre yontmaktır derdim

Asıl sanat bu, ruhun mimarı olmak gerçek
Oyalanmak, tereddüt, oyunda deli fişek
Öyle ulvî gayeye yöneldi ki arzum
Bedenimin kefenini ellerim biçecek.

ONUN İÇİN NELER YAZDILAR
İhsan Kurt, eğitimci-araştırmacı bir yazar. Samimi dostluğuna, sohbetine doyum olmayan bir güzel insan... Abdurrahim Karakoç
Çiledeki İnsan Necip Fazıl ... Türk Atasözlerine Psikolojik Bir Yaklaşım... Genç araştırmacı İhsan Kurt, geleceğin bir fikir adamı olarak yavaş yavaş kendini belli etmeye ve ağırlığını hissettirmeye başlamış bulunmaktadır. Her iki eseri de psikolojik bir incelemedir. Her iki eserin de çok dikkatli okunması gerektiğine inanıyoruz. İhsan Kurt'u bu iki eserinden ötürü kutluyorum H. Fethi Gözler
İlk şiir kitabı Bir Yüreğin Türküleri’nin hemen arkasından, ikinci şiir kitabı "Gül Şafağı Hüzünleri", İhsan Kurt'un bilim adamı oluşunun yanında şairliğini de gündeme getirmektedir. Bugüne kadar, edebiyat dergilerinde şiirlerini pek göremediğimiz şairin peş peşe iki güzel kitabıyla gelmesi hem şaşırtıcı hem de sevindirici oldu. Şiirlerini okuduğum zaman, "Keşke bu güzelliği daha önce okuyucularıyla dergilerde paylaşarak gelseydi", dedim. Çünkü dergiler şairlerin gündeme taşınmasında büyük görev ifa ediyorlar. Kitaplar dergiler kadar yayılamadığı için, şairin toplumun kabulüne arzı zor olmaktadır. Muhsin İlyas Subaşı
**

İHSAN KURT’LA OKUMA ÜZERİNE

Konuşan: Kamil Refik
(Kırlangıç Dergisi, Şubat-Mart 2001, Sayı:4, s.12-14)


SORULAR 1)Hocam oncelikle sormak istiyorum. Hep şikayet ediyoruz. Turkiyede okuyan oranı
az. az okuma problemi var diye. Hakikaten bizi endişelendirecek boyutta bir problem var mı?

Az okumayı “problem” olarak hissedip hissetmemeye göre değişebilir. Bu insanın, düşünen kişinin “sorumluluk” duyup duymamasına göre değişebilecek bir durumdur. Çok uzun yıllar önce Mehmet Emin’in ifadesinde anlam kazandığı gibi “Şairleri haykırmayan millet sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir” sözü bir şair sorumluluğunun yansımasıdır. Hattâ sosyal yapının gidişatı dikkate alınırsa, bazılarına göre toplumun okuması çok önemli bir problemdir!
Çünkü okuyan, sorgulayan, düşünen, üreten ve üretimleriyle “tesir”leri olacak insanlar pek “makbul” kişiler olarak görülmeyebilir. Bu durumda az okumak niçin problem olsun?! “Gütmek” isteyenler, “güdülenmek” ile “güdülmeyi” karıştıran veya her ikisine aynı anlamı yükleyen anlayışların çoğalmasını hararetle arzu edeceklerdir. Evet, gerçekten yurdumuzda “az okuma problemi” var. Eğer böyle bir problem olmasaydı “okumadan âlim, yazmadan katip”, “bizim oğlan Bina okur, döne döne yine okur” gibi sözler pek söylenmezdi sanırım. Sonra “az okuma”yı diğer problemlerden soyutlayarak düşünmek de pek mümkün değil. Sosyal, ekonomik ve benzeri problemleri dışlayarak, “az okuma problemi”ni de tek başına düşünemeyiz. Özellikle okuyanların ya da okumuş olduğunu sananların okumaya karşı tavırları, tutumları sağlıklı gelişmelidir. Okumadan taviz ya da okumaya karşı iki yüzlü bir yaklaşım önce lisanda başlar. Lisana önem vermemek, ciddiye almamak, hassasiyetle üzerinde durmamak, okumanın pek de önemli olmadığı şeklinde yanlış bir mesajın yayılmasına sebep olabilir. Toplumda bunun birçok örneğini vermek mümkündür. Üç-beş kırık-dökük kelimeyle konuşmağa çalışan çok meşhurlar(!) bizleri hayrete düşürmemelidir. Öncelikle onların gündemi doldurmalarına, hattâ işgal etmelerine vesile olan çok sayın okumuşlar bu durumlardan sorumludurlar. Sıkça “bilim” ve “bilimsel yaklaşım” sözleri eden bu çarpık kafaların “bilim”den sadece ve sadece “reyting” anladıkları ortaya çıkmaktadır.

2)Peki hocam tarih boyunca medeniyetimizin kitaplara, okuyan insana, kutuphanelere, kulliyelere, ozel onem addetmesinden bugune 95 kişiye bir kahvehane 65 bin kişiye bir kutuphane duşmesini neye bağlıyorsunuz? Geçmişle bugun arasında neleri yitirdikte bu duruma gelindi? Ya da marifet iltifata tabiidir, muşterisiz meta zayiidir sozu mucibince neden kitaba muşteri (okuyan) bu derece azalmış?

Bu sorunun cevabı sanırım kendi içinde verilmiş gibi. Ya da kendi içinde saklı demek de mümkün. “Medeniyetimiz” diyorsun. Çok önemli bir vurgulama ve aynı zamanda çok önemli bir benimseyiş “medeniyetimiz” sözü. Ama bu sözü maalesef tarihte kalmış kimliği ile ifade etme zorunluluğunu duyabiliyoruz. “Medeniyetimiz”den şimdi de bahsedebiliyor musun? Çünkü “kitap” medeniyet, “kitapsızlık” medeniyetsizliktir. Okuyan-okumayan insana değer vermek, ama bilhassa okuyana önem vermek Fatih zihniyeti medeniyetinin göstergesidir. Kitaba karşı olmak, kitabı yakmak da, Kurtuba Kütüphanesini yakan barbar zihniyetin ta kendisidir. Dikkat ederseniz insana değer vermek ya da vermemek ile “medenî-uygar” olmak arasında bazı bağlar kurmak mümkündür. Kaldırımda yıkılıp kalmış bir insana, çöp bidonlarının yanından geçer gibi umursamadan geçen güruh, insanlık hayatının her gün televizyon ekranlarında mezbeleye dönüştüğünü gösteren yaşama şekli, okusa da “okumakta mani”yi anlamayan anlayışların yansımalarıdır. “Eşref-i mahlûkat”ın “Belhüm edâl”derecesine doğru koşuşu hızlandırması da “okumakta amacın” doğru tespit edilememesinden kaynaklanabilmektedir.
“Kitaba müşteri”nin azalması başka şeylere müşterinin artması demektir. Başka şeyler, “kitap” dışında olan her şey. Okumak dışında olan her şey. Bunların içinde hayatın devamı için, herkes için zorunlu olanlar olduğu gibi, elbette nefsin abidesini dikme telaşı da yoğunluk göstermektedir. Bu millet, bu insanlık fakirlikten korktuğu kadar cahillikten de korksaydı ya da kaçsaydı asıl o zaman taşlar yerine oturacaktı.

3)Buradan anlaşılıyor ki ciddi bir problem var. Ama neden problemi hep kendi dışımızda arıyoruz? Mesela zaman bulamama, geçim sıkıntısı, anlamama problemi, kitapların pahalı olması vs. Sizce bu tur kaygılar, mazeretler geçerli mi?

“İnsan olmak” ne kadar mazeret sayılabilirse, saymış olduğun sebepler de “okumamak” için sebep sayılabilir. Hattâ biraz da trajikomik sayılabilir. Çünkü bu soru bana, Büyük Tefekkür adamı Nasrettin Hoca’nın bir fıkrasını da hatırlatmaktadır. Mâlumdur, Hoca, holde kaybettiği yüzüğünü dışarıda arar. İçeride aramama sebebi sorulduğunda “orası biraz karanlık da” cevabını verir. Kaybedilen, tabii ki kaybedilen yerde ama aydınlatılarak aranmalıdır. Arama hassasiyetinin (kültür, medeniyet, ilim, insanlık ve her alanda) kaybolduğu toplumlarda, kaybettiklerini başka yerlerde aratırlar. Okumama, okumaya karşı olma veya “az okuma” da bunlardan biridir. Oysa ki okumak, aynı zamanda bir dayanak noktasıdır. Dayanak noktalarından uzak kişiler veya toplumlar, kısa zaman süreleri içerisinde kazanmış gibi görünme yanılsamalarını yaşayabilir ve gerçeği de bu yanılgılar içerisinde algılayabilirler. Aynen toplumumuzun geçirmekte olduğu zamanımızda yaşandığı gibi.. Öyle ki kendisi ve en önemlisi kendi bilgi dağarcığından haberi olmayan, ama bütün gündemlerin baş köşelerinde yer alan, “annem profesör ama onun bir yılda aldığını ben bir gecede alıyorum” diyebilenlerin örnek alındığı veya gösterildiği toplumlarda niçin okuma ihtiyacı hissedilsin ki?


4)Hocam insanlar buyuk bir letarji içinde anlaşılan. Cemil Meriç her nekadar "insanlar sıloganla gudulmez" desede sanıyorum sloganın muşterisi çok. Okumama faktoru içinde bu denli derin uykuya ve uyuşturmaya goturecek faktorleride sayabilir miyiz?

Cemil Meriç’in bu sözünü nereden alıp aktardığını bilmiyorum ama doğru söylüyor. Çünkü insanlar sloganla güdülmüyor, sloganla hapsediliyor. Şahsen benim de yıllardır söylediğim ve savunduğum bir şey var: Orta okullarda, liselerde bazı hocalarımız bizleri bilerek veya bilmeyerek avutmuşlar. Çünkü onlardan bir kısmı “insan zihnine, düşüncelerine zincir vurulamaz” sözünü biz öğrencilerine açıklattırmaya çalışırlar, bizler de bu sözün doğru olabileceğine inanırdık. Oysa yıllar sonra çok iyi anladım ki, bu sözün kendisi bile bir zincirmiş. Çünkü bu söz de de bir slogan havası sezilmektedir. Bunun için diyorum ki, sloganlar insan zihnine, düşüncesine vurulmuş zincirlerdir. Sloganın kendisi doğru da olsa, yanlış ta olsa böyledir. Çünkü slogan ifadeler eğer temelde yanlışsa zaten tartışılacak bir şey yok. Eğer “doğru” ise, “doğru”ları çizilen sınırlar içerisinde boğma hatası yatmaktadır. Bu kadar yanlışlıklara, çarpıklıklara özgürlük istenirken, doğruların yayılma hürriyeti yok mudur?

Sorunun ikinci kısmına gelince, etrafımızda “uyuşmak” isteyenler olduğunu, bu arzu ile yanıp tutuşanlar bulunduğunu görmek her zaman mümkündür. Bunları çok faz la da “kaygı” edinmek gerektiğini kendi hesabıma düşünmüyorum. Çünkü bir buçuk asırdır bütün insanlığa ve özellikle de kendisine imân etmiş insanlara “düşünmüyorlar mı, akletmiyorlar mı” gibi benzeri sarsıcı ifadelerle uyarı görevinde bulunan KİTABI ve ilk emrini insanlar okumamakta, halâ anlamamakta ısrar ediyorlarsa, bırak “uyuşma” ve de güdülme hürriyeti (!)ni kullansınlar. Bilmem şu, bu gibi bahane ve faktörler aramaya gerek var mı?


5)Sezai Karakoç"un dediği gibi "okuyanı gormedim, okusada anlayanı gormedim" galiba toplum olarak birazda bu noktaya gelindi. Tefekkuru, tezekkuru, teakkulu çoğaltan okumalar yok. Bilinç kaybı, uretememek sizce bunun sonucu mu?

Öncelikle bir durumu düzeltelim. Ancak var olan bir şeyin kaybından bahsedilebilir. Elbette var olanı bilmekle nelerin kayıp edildiği arasında çok yakın bir ilişki vardır. Oysa bilim adına, kültür adına, medeniyet tarihi adına neler yapıldığını, insanlığın ortak ürünlerine neler katıldığını yani var olanı bilmek yine okumaya dayanmaktadır. Elbette bu çabalar sadece geçmişle övünme gibi hamasi boyutlarda durmak için değil, geleceğe hangi dayanak noktalarından başlamayı bilmek için gereklidir. Bu durumun öğrencilik yıllarımda çok eksikliğini duydum. Bulunduğum dönem ve ortamlar dikkate alındığında çok büyük gayretler sarfederek “Bilim Tarihinde Keşiflerin İç Yüzü”nü yazmaya çalıştım. Dayanak noktalarımızın çok sağlam ve çok zengin olduğunu gördüm. Aynı zamanda bütün insanlığın genel kabul gören, insanın yaratılış gayesine uyan dayanak noktalarının da tefekküre ve üretmeye katkılar sağlayacağından eminim.
Anlama meselesine gelince. Elbette kişi okuduğunca anlamış değil, anladığınca okumuş demektir. Bu durum da problemin bir başka boyutudur. Henüz problemin kabuğundan özüne pek inilmediği için zaten bahanelerle uğraşılmaktadır. İbni Sina’nın dediği gibi ilim ve sanat sadece takdir görmediği yerden göç etmekle kalmıyor, boy atacağı, dal salacağı gümrah alanlar da arıyor. Anlayacağın bazen öküzün altında buzağı arandığı yerde tefekkür, fikir üretmek pek akıl kârı olmaz, şeklinde düşünülüyor herhalde. Mazmunlara, teşbihlere, mecazlara sığınarak ve hep bunlarda kalarak bir şeyler denmeğe çalışılıyorsa, orada da pek fikir üretiminden bahsetmek mümkün olmayacaktır. Ancak bu durum, okunduğu halde üretilmediğinin değil, engellerin var olduğunu göstermez mi?

6)Daniel Bell"in sorduğu soruyu sizede sormak istiyorum. "insandan kitabı kaldırırsak geriye ne kalır"?

Çok basit ve gayet açık bir cevabı var. Kelimenin gerek mecazî ve gerekse gerçek anlamıyla söyleyebilirim ki, insandan kitabı kaldırırsak kitapsızlık kalır.

7)Bir kitabınızın ismi de "kitapsızlık hurriyeti" neden bu isim? Hurriyetsizliğin hurriyet sayıldığı, kitapla, araştırma ile uğraşanların horlandığı bir surece doğru gidiş var. Bu gidişat sizi urkutmuyor mu?

Adı geçen kitabımda da on beş yıl önce işaret ettiğim gibi toplumda halâ “çok okuma kafayı oynatırsın”, kitaplar birer masaldır”, “okumayı bırak yaşamaya bak” gibi sözlerin unutulmasını bir tarafa bırakın, bu sözlere yeni ve çağdaş sözler de eklendiğini görmek “ürkütmüyor” ama yine de düşündürüyor. Çünkü bu gidişattan “ürkmek”, meydanı “okumadan âlim” olanlara bırakmaktır. Yalnız toplum adına kaygı duymamak da mümkün olmuyor. Zaten KİTAPSIZLIK HÜRRİYETİ de bunun bir sonucu olarak ortaya çıktı denebilir. Okumayan, ya da az okuyan bir toplumda bu hassasiyetimin bir ses getirmemesini de gayet makûl karşıladım. Ancak şimdilerde de, nefsi aşma çabası göstermenin, toplum içinde yaşamanın bir hakkı olarak zaman zaman bu düşüncelerin yoğun baskılarını yaşıyorum. Fakat hiçbir zaman gerçek anlamda umutsuzluğu çağırmıyorum.

8)Hocam memleketimizde ciddi şekilde yemek kulturu, moda kulturu, en onemlisi televizyon kulturu oluştu (ortaya çıktı). Tabi bu arada doğru durust bir kitap klturumuz yok. Bunun sebebini neye bağlıyorsunuz? İnsanların ihtiyaçları, açlıkları ile doğru orantılımı?

Soruyun ilk kısmına “hayır” cevabı ile başlıyorum. Çünkü bizde senin ifade ettiğin gibi ne yemek kültürü (bel ki birazcık), ne moda kültürü, ne de televizyon kültürü ortaya çıkmış durumda değil. İkiyüze yakın “kültür” tanımının aşağı yukarı ortak kavramını “yaşama şekli, yaşama biçimi” olarak özetlemek mümkün. Peki toplum yapımızın, özellikle son 15-20 yılında hangi alanında bu sayılanların hangisi ortak yaşama biçimi olarak ağırlığını hissettirmeye ya da öne çıkmaya başladı? Bu sayılanlar arasında tutarlı-tutarsız, geleceğe emin adımlarla ilerleyen hangisi? “Şudur” demek biraz zorlayıcı. Çünkü yemekte döner kebap ile hamburger yanyana, bazen siyaset ile giyim karşıkarşıya, televizyonlarda özel hayatları irdeleyen programlar reyting alır, halkın % 99’u müslüman, kitabının ilk emri “oku”dur. Sosyolojik anlamda bu bir kültür toplumu özelliği midir? Bireysel psikolojide, ferdin kendi içinde yoğun çelişkileri yaşaması sağlık göstergesi olarak ifade edilmez. Sosyal psikolojide toplumda farklılıkları değil bünyedeki çelişkileri aynı doğrultuda değerlendirir. Kısaca “kitap kültürü” olmayan toplumların diğer kültürlerinden değil, ancak “gibi”lerinden bahsedilebilir.

9)Az okuma problemine ne gibi çözum önerileriniz var?

Bu konuda bazı yazılarımda ve adı geçen KİTAPSIZLIK HÜRRİYETİ isimli eserimde genel ve özel önerilerden bahsettiğimi hatırlıyorum. Elbette arzulayan bu kitabımıza bakabilir. Ancak bunların ötesinde toplumsal ölçütü dikkate almak gerektiğini de hiçbir zaman göz ardı etmemek gerekir. Bunun için de, her şeyden önce; “değer” olarak, “yükselme” olarak, “ilerleme” olarak, “rahat yaşama standardı” olarak ortaya konan normlarla, gerçekte olması gereken arasındaki çelişkilerin hiç değilse en aza indirilmesi yolundaki çabaların sekteye uğratılmaması gerekir. Maalesef toplum dün ”cahil” ile uğraşırken, bugün “diplomalı cahil” ile uğraşma durumunda kalmaktadır. Aslında içimden geçenleri maskesiz ifade edecek olursam öyle fazla “öneri” üretme çabasına da giremem. Çünkü Çanakkale’de, Yemen’de savaşa katılmış rahmetli dedemin bir sözü beni daima düşündürür. O, derdi ki; “oğlum, en kötü şey nedir bilir misin? En kötü şey ya aklın yetip gücün yetmemesi, ya da gücün yetip aklın yetmemesi”. Başka ne denebilir ki?

***

SANATÇI VE TAŞRA (*)
Muhsin İlyas Subaşı

1-Size göre taşralılık nedir?
2-Sanat, edebiyat ve kültür alanında herhangi bir eserin ortaya gelişinde taşralı oluşun bir payı var mıdır? Bunu kalite ve kantite bakımından düşünerek cevaplayabilir misiniz?
3-Anadolu’da olmanız, size Ankara ve İstanbul’da olmamanın herhangi bir eksikliğini duyuruyor mu? Konuyu sosyal ve psikolojik etki bakımından ele alabilir misiniz?


Taşralılık, İstanbul ve Ankara gibi sanat edebiyat çevresinin kendi dışındakilere, yani Anadoludaki yazara bakışını ifade eden bir kavramdır. Bu kavramda, kökü tarihe dayanan fizikî, içtimaî ve psikolojik unsurlar içiçedir.

Taşralılık veya İstanbul ve Ankara gibi merkezlerde olmak, sanat-edebiyatımızın meselelerinden biri olmuştur. Bu mesele, ne bugün ne de yakın zamanda ortaya çıkarılmış veya çıkmıştır. Geçmişin, tarih içindeki kültür çevrelerinin tavırlarına kadar uzanmış olduğunu biliyoruz.

Taşralılık olgusu, sadece sanat-edebiyat çevrelerinde değil, bizim insanlarımızın bütün kesimlerinde bir hastalık, bir sınıf ayrımı gibi çöreklenmiştir. Kültür merkezlerince taşralı, kültür atmosferinden dışlanma cezasına çarptırılmaya çalışılmıştır. Bu geçmişten gelen bir fikrin, mazinin taklitçiliğini yaşatıp şuurlara yerleştirmeye çalışılmasından kaynaklanmaktadır. Buna misal olarak toplumumuzun her kesimi ile ilgili örnekler getirilebilir. Yakın tarihimizde Avrupa'da yetişmiş bazı aydınlar İstanbul'u, İstanbul'da yetişmiş olanlar diğer şehirlerde (taşrada) yetişen aydınları yok sayan veya yadırgayan bir tavır içinde olmuşlardır. Daha sonra, Fransız edebiyatının bizdeki tavizsiz bendeleri durumundaki sanatkârlarımız, kendi kültürlerine, tabir caizse bir taşralılık imajı ile bakmışlardır.

Aslında taşralılık olgusunu, temelinde bazılarımızın bildiği fakat fark edemediği sathî, taklitçi kültürün yansımaları doğurmuştur. Zaten bunun şuurunda olan değerli yazarlarımız, doğma-büyüme Ankara veya İstanbullu olsalar da, Anadoludaki sanatçıyı değer ölçüsünün aşağısında gören bir taşralılık saplantısından her zaman uzak olmuşlardır.

Zamanımızda yukarda açıklamış olduğum manâdaki taşralılık kavramından tam olarak söz edilemez. Çünkü kültür alışverişlerinin hızlanması, kültür çevrelerinin ilişkilerindeki yakınlaşmalar sebebiyle taşra merkezlerden, merkezler taşradan kopuk bir hayat sürdürmemektedir. Çeşitli sebeplerle taşralı yazarın Ankara ya da İstanbul'da veya buralı olan sanatçıların taşrada uzun süre kalma mecburiyetinde olması bu imajda bir esneklik oluşturmuştur. Ama yine de meselenin içinde fiziki bir mekan farklılığı olmasından dolayı ve diğer bazı yan sebeplerle sanat edebiyat muhitlerinde taşralılık imajı silinememiştir.

Taşralı addedilen bir yazarın eser ortaya koymasına gelince ... Yazarın taşralı olması verimliliğini etkilemez ama bu verimin, yani eserin kültür çevresine sunulması ve yayılması bakımından Anadoludaki yazar ile Ankara, İstanbul gibi sanat çevrelerinde bulunan yazarın avantaj farklılıkları olduğu da inkar edilemez. Taşralı yazar bir eser ortaya kor ama kendisi gibi bir dereceye kadar eseri de yalnız kalır. Belirtmiş olduğum merkezlerdeki kültür hareketliliğinden uzak olduğu için taşralı yazarın bir İstanbul veya Ankara'da yaşayan yazar gibi eserine sahip çıkacak -tenkit,teşvik bakımından- kalemler bulma şansı daha azdır. Taşradan hakiki yazarların halâ çıkmış olması bu kuralı pek değiştirmez. Çünkü onlar yerlerini zorlu çabalar sonucu kazanabilmişlerdir. Ama genelde bütün Anadolu yazarlarının sesini duyurabilmesi, yüksek voltajlı kültür megafonlarına sahip olması ile mümkün olacaktır. Bu geçmişte böyle olmuş, günümüzde de böyle devam etmektedir. Mesela Selçuklu veya Osmanlı döneminde Konya, Kayseri, İstanbul, Bursa gibi belli kültür merkezleri dışındaki ilim adamları veya sanatkârlar, yazarlar, şairler istedikleri kadar soluklu olsalar bile sesleri cılız kalmış, seslerini bir İstanbul, Bursa veya Konya'da yetişen kadar duyuramamıştır. Meselenin içinde bu gerçek hiçbir zaman yok sayılamaz.

Soruşturmanın üçüncü sorusuna yazımın içinde yer yer cevap vermiş olmama rağmen, kısa bir açıklama yapmada da yarar görüyorum. Şahsım adına ifade edeyim ki Anadoluda, hem de Anadolunun köylerinde bulunmam bende bir eksiklik duyurmuyor desem yalan söylemiş olurum(**). Diğer taşra şehirlerinde yaşayanların benim paralelimde bir duyguya kapılmalarına pek rastlanmayabilir. Ama yine de Anadoluda amatör ruhla sanat- edebiyat çalışmalarına başlayan bir kalem, yıllar ilerledikçe sınırlı imkanlarını kıramamanın çaresizliğini gördükçe kültür şehirlerinin imkanlarına kavuşmayı arzulamaktadır. Nitekim bu arzunun sonucu olarak Ankara ve İstanbul gibi şehirlerde yaşamağa karar veren değerli bir çok yazarı örnek olarak saymak mümkündür. Eğer bu yazarlar taşradaki yerlerinde kalsalardı, acaba yazarlıklarında şimdiki yerlerinde olabilecekler miydi? Bu tartışılabilecek olan soruya farklı cevaplar verilebileceğini zannediyorum. Aynı zamanda bu cevapların içinde taşradaki yazarın, Anakara ve İstanbul'da olmamanın eksikliğini duyup duymadığını da çıkarabiliriz.

Meseleyi bir neticeye bağlamak gerekirse, kısaca söyleyeceklerimiz şunlar olacaktır:

Ne merkez -Ankara, İstanbul- fildişi kule, ne de taşra heveskârlar yeri gibi görülmemelidir. Taşradaki sanatçı amatör ruhu bütün zorluklara ve eksikliklere rağmen yenerek profesyonelliğe ulaşırken, merkezlerdeki de ayaklarını yere basmalıdır. Zaten Ankara ve İstanbul'u taşradan giden sanatçıların beslemesi işaret edilen olumsuzlukları azaltacak bir ortam hazırlamaktadır. Bu ortamı çok iyi değerlendirmesi gereken Ankara, İstanbul ve taşradaki sanatçı birliği, kültürümüzün gelişmesine karşılıklı iyi ilişkiler sayesinde yardımcı olabileceklerdir. Bu gönül birliğinin yanında taşra sanatçısının Ankara ve İstanbul gibi yerlere göçü de engellenebildiği takdi