Duyurular-Etkinlikler

Yeni Yazılan Şiirler

Görmek istediğiniz bölümü (şiiri) seçiniz    

Hüzündür Acılarımız

—Sarıkamış’ı destanlaştıran İsmail Bilgin kardeşime…

Mermiler fırtınayla arkadaş, ıslık çalar
Beyaz yorganlar örtülür Mehmed’in üstüne…
Yankılanan sesler ki feryat mı, sala mıdır?
Yüreklerde uçurumlar ki dibi görünmez,
Yaşanan beyaz hüzün umut mu, bela mıdır?

Uğurlanmak kimsesi olanlara nasiptir
Uğurlanış Çanakkale’den Sarıkamış’a…
Ne açlık tüketir bizi, ne çaresizlikler
Sığındığımız bir köyün kimsesiz evinde,
Sıcaklığa, sevilmeye çarpar yüreğimiz.

Bir beyaz hüzündür büyüyen acılarımız,
Acılarımızda dirilir memleketimiz.
Cephede mermiler fırsat tanımaz sözlere,
Sevdalarda bir ak güvercindir yüreğimiz
Umut diye sarılır hayaldeki gözlere.

Kanlı kaputu giymek kutlu bir vasiyettir
Dağlar sesi Allahu Ekber! Allahu Ekber !
Menzile varılmıştır, görünür Sarıkamış
Düşman sade Rus değil iliklerde ayazdır,
Ne çare kalmaz mermi, tükenir Faik Çavuş

Düşülen yerden başlar destan, düşmek hazindir,
Destanları saran hava beyaz bir hüzündür.

Mübarek Ramazan

Okuyan biziz, seherlerde okunan da biz
Kiramen katipleridir usanmadan yazan
Maveraî bir nefestir alıp verdiğimiz
Egoları eğitecek Mübarek Ramazan

Bir tarafımızda telaş, bir yanımız hicran
Umutlarımız asil kurtuluşa yürümek
Bizlere müjdeler sunan bir Mübarek Ramazan
Emelimizde hep küfrün defterini dürmek

Gözler Yağmurlara Yardıma Gelir

Bir bâd-ı saba onsekizlerden
Meltemler denizlerin iyodunu getirir
Pür telaş tepelerden güneş batarken
Ufuklarda renkleri esir eden kızıllık
Anlık ihtişamın gururuyla yükselir
Yağmurlar boğulurken denizlerde
Gözler yağmurlara yardıma gelir.

Bir azık çıkınında son lezzetin tadı
Hayalleri ekşitir çağla hatıralar
Sandallar ve deniz hep kartpostallardadır
Roman ve filmlerdedir duyulanların sızısı
Kekik kokuları gerçektir, gerçektendir
Sevdaların yokluğunda yitikleri bilir
Yağmurlar gözlere yardıma gelir.

Yok oluşlar hep bir bir başlar
Sarıya beyaza çalar benizler
Ne kadar beklenilse de beyhudedir
Çareler uğramaz artık duraklara
Yeni baştan yaşandıkça pişmanlıklar
Deniz, yağmur ve gözlerde suçlu aranır
Yakılır mektuplar, yırtılır fotoğraflar.

Bir yanda karlar yağar ağaçlara
Öte yanda çiçekler güler dallardan
Güneş ve deniz birbirini kovalar
Rüzgârların kucağında yine iyot kokuları
Kentlerin neon ışıklı ıslaklığında
Uçmuştur onsekizlerden sevda yelleri
Ne gözler görür, ne yağmurlar kalır.

Yağmurlar gözlere yardıma gelir…

***

Mevlana Hep Mevla’ya Sığınmıştır

Mevlana’da Allah aşkı bir volkan,
Mevlana’nın tek sarıldığı Kur’an.

Muhammed (s.a)’in ayağının tozu O,
Kur’an’ın Mesnevi ile sözü O.

Mevlana, Şems’in aşkında yanmıştır,
Mevlana, hep Mevla’ya sığınmıştır.

***

Geldiğiniz Gibi Gidemeyeceksiniz!

Biliyorum…
Geldiğiniz gibi gidemeyeceksiniz!
Çağın çok kollu ahtapotları,
Meteor yüreklerle bir bir düşüp,
Sürüleriniz azalacak.
Geldiğinizden eksik döneceksiniz,
Dönebilirseniz!
Biliyorum Bağdat’ı rehin aldınız,
Çektiniz Kerkük ve Musul’u peşkeş.
Ama yürekler, ama dilekler…
Hepinizi tek tek görecekler.
Devirecekler,

Bilebilirseniz.

Biliyorum…
Atlantik ötesinin yamyam uşakları!
Kızılderili yiyiciler,
Barış ve medeniyet niyetiniz!
Namluların ucunda dağıttığınız,
Savaş uçaklarından attığınız.

Biliyorum…
Buş karanlığında gözleriniz.
Hem de iki katlı,
Emperyalizme kefaret ödeyeceksiniz.
Papuç giyemeyecek bebeklerin resmini,
Sevebilecek misiniz?

Biliyorum…
İflas eden düşlere kurşun işler mi?
Düşleriniz de Nevyork’a dönemeyecek.
Ateşler yalarken masum çocuk gözlerini.

Biliyorum…
Kap-it-al-izm’in kuyruk yalayıcıları,
Elbet bir gün yalınız bitecek,
Biteceksiniz…
Geldiğiniz gibi dönemeyecek,
Tükenerek döneceksiniz.
Dönebilirseniz!

Geldiğiniz gibi gidemeyeceksiniz.
Geldiğiniz gibi dönemeyeceksiniz!

26-27 Ekim 2003


Sitemim Türküleredir

Duydum Şahin’i vurdular köprübaşında
Bir işaretin kanı akıyordu kaşında
Kimdi köprübaşında Şahin’i vuran eller?
Onlar boylu boyunca işgale devrildiler.
Şahinler vatana şehit oldu şahince,
Bazıları hesaplar içindeydi sinsice.

Bilirim Maraş Maraş derler bu nasıl Maraş,
Sorarım Sütçü İmam neden can verdi gardaş?
Yoksa onlar nişanlılar mıydı ki ölüme,
Baş mı kaldırıyorlardı bilinen zulüme?
Boş muydu, boşuna mı verildi bunca savaş,
Onlar ki niçin oldular ölümle arkadaş?

Çanakkale içinde var bir Aynalı Çarşı,
Sendin hücum eden tekbirle düşmana karşı.
Şimdi şehit fideliğinde kan sancağı var,
Gayrı Batı aşüftesine açık kucaklar.
Bilseydin ölüm siperlerini kazar mıydın,?
Hiç Çanakkale’nin Destanını yazar mıydın?

Yine Erzurum Dağlarında kar ile boran,
Bu topraklarda yetişen beni sırtımdan vuran.
Oysa kaç kere kırıldı, kaç kere kalemler,
Hükmünü icra etmez kalemi kıran eller.
Arzuhâl için bulunsa da bir kurşun kalem,
Devir dönüyor amma âlem yine o âlem.

Nida der, Yozgat’ı sel almış Soğluğu duman,
Sıdk ile sevdim bu vatanı billahi inan.
Sevgileri sele verdiler, ele verdiler,
Böylelikle başımıza çuval giydirdiler.
Yine yanan ben oldum, bizler olduk yakılan,
İşte yürekler yine tütüyor, duman duman.

Sivas ellerinde sazımız gerçekten çalındı,
Haysiyetler, gururlar, onurumuz alındı.
Çamlı beller değildi bölük bölük bölünen,
Kara haberler tez ulaşıyordu telinen.
Görünürde bu yurt, bu topraklar bir bütündü,
Görünmeyende ovalar, ırmaklar bölündü.

Usuldan Erzincan’a girdim ne güzel bağlar,
Yıllardır sızıları dinmeyendir Başbağlar.
Onları sel basar, deprem sallar, yıkamazlar,
Sahipsizliğin girdabından hiç çıkamazlar.
Öyle bir fesat gayyasıdır hepsinden beter,
Oyunlar son olsun, çekilenler artık yeter.

Yine hastane önünde incir ağacı,
Acılar içine karışmış bir başka acı.
Ezelden Çamlığın başında tüter bir tütün,
Acıları anlamayan, yüreksiz büsbütün.
Eğin Türküleri duygular talanı mıydı?
Gidip de dönmemek bir dünya yalanı mıydı?

Gel bakalım, sen de Ankara’nın taşına bak,
Bırakın taşları, şu gözlerin yaşına bak.
İşte felek hükmünü yeniden icra etti,
Tutulduğumuz dert onulmaz bir esaretti.
Ankara’nın Kalesi ki başı her zaman dik,
Zalimlerin zulmüne boynumuz niçin eğik?

Ocak, 2006

Şiirin Gurbetinde

 Hüznün hazin sitemine
Gül tezgâhı seriyorsun
Şu şiirin gurbetinde
Beni de bitiriyorsun

Kahreden sevdalar taşır
Acıların sultanları
Gül yaşmağında barışır
Sevgi yolunun canları

Hiç yaşanmamış baharlar
Besler çile çiçekleri
Güle susayan yağmurlar
Islatır gelecekleri

Hasretin küheylanları
Sevdalara pusu kurar
Sevgilerin talanları
Firari gözlere yarar

Ateştendir kelimeler
Duygulardan yuva kurar
Şiir yürekleri eller
Mısraları yangın sarar

Hüznün hazin sitemine
Gül tezgâhı seriyorsun
Şu şiirin gurbetinde
Sözleri bitiriyorsun

***

Maskeler

Merakındayız kapısı kapanmış hanların
Yapmacık gülüşler maskeleri insanların

***
Bakışında

Seherlerin serinlikleri var yakışında
Al rüzgârları, serinleyeyim bakışında

***

Bende

Bir gittin bin kaldın bende
Gül oldun sen kaldın bende
Tüm çokluğu yok ettin de
Sadece can kaldın bende

 


 

Yüzyılın Talanı

Esas acılar siperlerde bölüşüyor hasreti
Kurtuluş talan edenden
Pranga mahkûmu zamana yaylım atışların
Tarih, tarihe gidenden
Sinsiliğini gammazlayan imalı bakışların
Gayyadan çukur, derinden
Benim diye borç veriyor yağmaladığı serveti
Kefene cep dikilmeden
Vuslatını düşürüyor kin takdir olunanlara ellerin
Henüz sevgiyi bilmeden
Yakılan sayfalar aldırmazlığın devirlerinden
Mazlumların hanesinden

Baharın nazenin dallarında bomba çiçekleri
Dolduruyorlar çölleri
Ezelî kinler ki bir haçlı armasında oyulmuş
Necis mi necis elleri
Gözü dönmüş radarlar yakalıyor kelebekleri
Prangalarda dilleri
Çimenler yanıyor yeşil, yürekler yanıyor ateş
Hazırlanıyor salları
Yeni asrın en kanlı diktatöründen gülücükler
Lekelediler gülleri
Haçlı hortlakları olup sanki geriye dönmüşler
Hiç değişmemiş yolları

Boşu boştan hediye kalıyor bubi tuzakları
Bombadan hep hediyeler
Petrol çarmıha geriyor bir çölün seraplarını
Sözde özgürlük diyeler
Çocuklar, çocuklar bir daha vuruluyor Bağdat’ta
Minnacık küçük sedyeler
Belli ki Bağdat harap, harap bir hüzünde yıkılış
Hiç bulanmaz mı mideler
O asma bahçeler kaybolduğundan beri hayatta
Gayri dinmiyor dideler
Müzelermi ki yağmalanan Kerkük yalnızlığında
Bekleniyor ki gideler
Değerlerin talanında din de iman da mezatta
Çaredeki çaresizler
Çarede
Sizler
Ve
Bizler

***

Tenhalıklarımı Yürüyorum Kızılay’da

Tenhalıklarımı yürüyorum Kızılay’da
Gözlerimde seksen öncesi bir tedirginlik
Kaldırımdakilerde bir telaş bir bezginlik
San ki çeriler bir isyan başlatmış sarayda

Bulvarlardaki neon ışıkları yanıyor
Varoşlarda varsa halâ soba dumanları
Ciklet, kağıt mendil satıyor en yamanları
Tencerelerde yoksulluğun suyu kaynıyor

Ulus’ta bir saçı Leyla’ya Mecnunlar seyip
Ya supermarket de, ya da metroda beklenen
Her gün gözlenendir gözlere anlık eklenen
Gençliğime yürüyorum zamanı eleyip

Aşka şevki olanlar şehre şevki neylesin
Hayâlet gibi kaldırımlarda gezinenler
Alçalan insanlıkla matiğe süzülenler
Tenhalığın hangi boşluğunda bir söylesin

Tenhalıklarımı yürüyorum içinizde
Duyuyor musunuz gelen ayak seslerimi
Bir uyarıya yönlendiren nefeslerimi
Hiç hissedebiliyor musunuz içinizde.

(25 Şubat 2003)

Gül Yangınları

El konulmuş sevgiler sevgiliye sitemkâr
Kırılmış bir yüreğin tamburunda gezinir Duyulanlar acı, çalınan ise nevâkar
Savrulan küller gül yangınlarında bilinir

Gözyaşı dökülmüş hüzün canlanır sesimde  

Bir poyrazın taraklarında saçlar çözülür
Kirpiklere cemre düşer beşinci mevsimde
O ne aşktır, yangındır ki sinsice süzülür
Sırların beni ifşâ ettiği hevesimde

Mahcupluğun burcunda gül avlayan bulunmaz

Çağlayanlar soluğudur yüreğimden gelir
Kışların hazanına yaprak bile bulunmaz
Ne zaman kapı çalınacak kim bilebilir
Çareyi gül yangınları yer, çare bulunmaz.

Güllerin kül ettiği hazan bahçelerinde
***

Şiir Benim Hasretimdir

Şiir benim hasretimdir, huyumdur
Şiir benim yıkandığım suyumdur
Gül mevsimde cemre düşer şiire
Şiir benim sığınağım, koyumdur

Kâh âşık olur şiire susarım
Kâh aşkı bulur şiire susarım
Güzelde coşar şiirdir tasarım
Şiir benim düğün, dernek, toyumdur

Kendimden kaçsam şiirde dururum
Aşkı, sevdayı şiirde bulurum
Şah mısralarda yanar, kül olurum
Şiir benim alevimdir, korumdur

Şiir benim, ben şiirim Eleste
Bazen ırak, bazen de bir nefeste
Hak’ta olan hakkı haykıran seste
Şiir benim dilimdeki gülümdür

Sevgiyi tüketirim görünende
Vuslat ikinin bir olması bende
Bütün yollar dört bir yana gidende
Şiir benim Bire çıkan yolumdur.

Ben Değilim

Özümde hasret mülkünü yaktın, yakan ben değilim
Yüreğime ılık ılık aktın, akan ben değilim

Güneş bir mızrak boyu uzandı tenha çöllerimde
Çöllerimi hep sen besledin, kavrulan ben değilim

Ateşler söndürmedi bendeki küllenen közleri
Yakmak isteyen sensin, sönmek isteyen ben değilim

Hayalimde kurulan bütün saltanatlar yıkıldı
Nefis kılıcını alıp yıkan sen oldun, ben değilim

Ömrümce aradım serab-ı aşkı muhal gerçekte Nedense bulan hep başkaları oldu, ben değilim

Zaman zaman bulduğumu sandım cânda nefesleri Yine onu canımda bulan sen oldun, ben değilim

Bu hayat ne kadar zulmetse de dedirtemeyecek Diyeceksin Oyum, buyum, senim ama ben değilim

İhsan sen zaten aşamadın hep “sen”i sende kaldın Adınla çağırdılar hep sana, dedin “ben” değilim

 

 

 

Global Anaforlar

Temmuz ayazlarında dolaşmakta akkorlar
Ki yalnız onlar, ki bulanık, ki paramparça
Ötelerde, berilerde ve de gerilerde
Akıl artı vicdan karışmış anaforlar
Şu fırça med-ceziri donduracak tabloda
Hangi vicdan secdeye varacak son anda
Sorular ki akılları asmış bir mezbaha
Ahlâk, namus çarmıha gerilmiş bu hayatta
Son, oksijen tüpüyle yaşatılıyor mu ne?

Secde ötelerinde şu global anafor hücumları
Koşulacak, korunulacak sancak insanın taşrasında
Maveraî serinliklerle sıkıntıları bu kovmakta
İnsanlığı huzura davet barışın eş anlamlısında

Eğlencenin adı barlarda Keops ve Kefren
Putçuluğun sembolleri çağa taşınıyor
Taşınıyor Musa’yı suya atacak eller
Eller ki hepside teknolojik ahtapotlar
Rahmet kaynağını kirletme yarışındalar
Yarış ki dünlerin devamı bugüne doğru
Cefasını beklemekte sefa sunan iblis
İd’e davet Freud’den çok önce çıkarıldı
Halâ insanın ruhundan kovulamadı sis

Secde ötelerinde şu global anafor hücumları
Koşulacak, korunulacak sancak insanın taşrasında
Maveraî serinliklerle sıkıntıları bu kovmakta
İnsanlığı huzura davet barışın eş anlamlısında

Hisseye Düşen Hicrandı

Melûl bakışlara mahsus bir ok dayandı
Çağın alt katlarından teknoloji odalarına
Yürek yürek geziyordu demirî sevgiler
Tel örgülerle özgürlükler dağıtılıyordu
Rıza masasına düşen hicran
Yaman baharlardaydı
Şafakların al kanlı çiçekleriyle koklaştı Limanlara yaslanan fırtınalar
Bir iblis öfkesine dayanan
Zaman korlardaydı ve zorlardaydı

Yandı ilk nisan yağmurları
Damla olamadı çiçeklerin harelenişinden
Gül gülüşünden utançdaydı
Teslim ellerini kaldırdı yürekler
Dayandı nar-ı beyza dayandı
Kelebeklere kar ısmarlandı Ağustosta
Bebeklere kor nisanda
Dayanamadı yangınlar yerinden
Yeniden yandı ateşinden

Canlardı fidan safiyetince devrilen
Açılan toprağın bağrına yürüyen
Gök ekini biçen tırpanlardı
Acıkan çoktu, susayan çok
Hisseye düşen hicranlardı
Meydanlarda yoktu su veren
Meydanlar da yoktu
Hangi diyarlara gitmişti tevhid
Nerelerdeydi seven ve sevilen

Yine hicrandı hissesinde ve hissemizde
İsyan masasına düşen
Yine hicran kalbimizden beter “küt”leyen
Yangınlardan kalan
Gam
Yangınlardan ve dumanlardan

 

Kuşlar ve Elifcik

Dışarılarda kar yağar
Bakar içerden Elifcik
Yüreğinde hüzün kuşu
Durmadan çırpınır cik cik

Karlar birer nakış dokur
Düşer gülüme inceden
Kanatları kitap okur
Bir Elifden, Elifceden

Şu kuşlarda bir vaveylâ
Gezer kuytularda cik cik
Onda aşkın adı Leyla
Bu Leylalarda Elifcik

Dışarılarda kar yağar
İçimde ısınır kuşlar
Hadi kuşlara yem verin
Kar beyaz güzel bakışlar

İnceden yağar yürekler
Islanır tâ derinceden
Kitaptan sayfa açılır
Okunacak Elifceden

Kuşlar, kuşlarda yarışlar
Arar birer pencerecik
Karlara ürkek konarlar
Sekerler dallarda cik cik

Bakar kuşlara Elifcik
İçindedir kuşlar cik cik

Kuşluk ve Boşluk

Kuşlukta
Kuşlar yoktu
Kuş boşlukta
Boşlar yoktu

Cıvıl cıvıl
Tekmildi bütün zamanlar
Doluydu seçilen anlar
Bir tek eksik olan
Yalnızca boşluk
Yalnızca onlar

Kuşlukta
Kuşlar geldi
Boşlukta
Boşlar yine yoktu
Boş yoktu
Kuş yoktu
Çoktu varlıkta kesret
Yoktu sanalda vahdet
Boşlukta
Kuşlukta
Sabret
O’na olacak avdet
Yalnızca O’na

Şiirdir ki

 

Şiirdir ki
Yansır hüznün aynasında
Tarar sırma duyguları
Bir gençlik havasında

Şiirdir ki
Maveradan terdir
Kelimeler pişer dergâhında
Duygular kordan beterdir

Şiirdir ki
Arar arayışı
Örümcek ağına takılan akılda
Ötelerden seslerdir yakarışı

Şiirdir ki
Melekût, insan ve eşya
Yoğurur tevhit hamurunda
Akıl topal, hisler yaya

Şiirdir ki
Lâf kalabalığının özeti değildir
Ruhtan, duygudan, düşünceden damıtılır
Âdem’den ve de Havva’dan beridir

Şiirdir ki
Keşfedilemeyen mıknatısında
Manyetik alanlara takılır
Teyellenir güzel libasında

Şiirdir ki
Hem “öte”dir, hem “beri”
Şairine kanat takar
Okuyan anlayışınca alır

Ya elmas, ya da bakır
**
Aşk Yoluyuz

Aşkı arayanlar değil
Asıl aşktan doğanlarız
Kanı ile abdest alıp
Aşk namazı kılanlarız

Bizleri bilen bilir ki
Davranışımız riyâsız
Aşk varsa gösteriş olmaz
Baştan ayağa ihlâsız

Riyâ olanda aşk olmaz
Oysa biz büsbütün aşkız
Melamet giyebilen biz
Birbirimizi biliriz

Yollarda değil biz yoluz
Yol olsak da yine kuluz
Bizde asılı aşk korur
Her şeyi aşkta buluruz

2 Kasım 2003

***

Gül Sun

 

Allah için Bismillah de, gönüllere gül sun

Allah için Muhammed de, bülbüllere gül sun

Gül sun ki ağlayan tüm yürekler güle dönsün,

Gülü gül ile hoş tut, cümle güllere gül sun.

 

Sana diken verseler de sen onlara gül sun

Yoluna taş döşeyenlerin yoluna gül sun

Her kim ki bin türlü süflî kokuyla gelse de,

Çölünde kokusuz kalmış gönüllere gül sun.

 

Seraplar görmeden zemzem içenlere gül sun

Gün gelip kefen bezini biçenlere gül sun

O’nun aşkıyla sevgi toprağında toplanan,

Çiçek bahçesindeki tüm çiçeklere gül sun.

 

Bir öfkenin girdabında gelenlere gül sun

Seni seninle çok iyi bilenlere gül sun

Gül rayihası sarsın bakışını sözünü,

Dualarına katarak, ölenlere gül sun.

BENDE

Bir gittin bin kaldın bende

Gül oldun sen kaldın bende

Tüm çokluğu yok ettin de

Sadece can kaldın bende
**

Başlıyor

Şafaklar sona erdi yine gurup başlıyor
Bitmiyor hazan, durup, durup başlıyor

Yaşamadığımız hayatın girdabındayız
Biteviye çarkına sarıp sarıp başlıyor

Maişet ve işret peşindeyiz çoğu defa
“Ben”imizki masalar kurup kurup başlıyor

Sevaba biganeler hangi kervan peşinde
Yolculuk günahları derip derip başlıyor

Gözlere gün batmakta tepeler arkasından
Hazin akşamlar yine garip garip başlıyor

Hayatın başka renklerini çok geç anladık
Her mevsim önümüze serip serip başlıyor

İnsan bir türlü kendini düzeltemiyor da
Başkalarına telkin verip verip başlıyor

Şafaklar sona erdi yine gurup başlıyor
Bitmiyor hazan, durup, durup başlıyor

(Haziran, 2002 – Nisan 2005)

 

 

 

 

 

YİNE

Çürük ideolojiler suluyoruz
Bulut tarlalarında ayaklarımız yere basmıyor
Sağladığımız yıllara inadına bir inat
Hayâllerimizin güllerine küf kokuları karışıyor
Yine bulvarlar kirletiyor kırsalları
Süslü mezarlar kuruyoruz bodrumlara
Karalarımıza indiriyoruz salları
Yine yasalları

Yasakları soyulan meyvelere sulanıyoruz
Kanımıza hasret dikenlere uzanıyoruz
Kalabalığın tenhalığında içimize bakamıyor Ama hep içimize yürüyoruz
Özgürlük sıtması ile öldürüyoruz
Yine dürüyoruz

Bütün yasaklar içimizde müebbet
Seyip aşklar parklar hazanında
Lağım karışan sularla suluyoruz
Gülleri hoyrat ellerle koparıp
Dikenleri yeniden çimlendiriyoruz
Yine çimlendiriyoruz

Niçinini bilemediğimiz nöbetlerde
İthal griplerde fikirler yağmalıyoruz
Bir Bizans ayazmasını taşıyarak pınarlara Kiliseler pazarlıyoruz Anadolu’da
Unutulmuşluğumuza yeniden imreniyoruz
Hilali örterek alışmaya çalışıyoruz karanlıklara
Yine karanlıklara
Karanlıktaki aklıklara

Yeniden sevdalanıyoruz aldanmışlığımıza
Aldanmanın sarhoşluğu bağımlılığımız
Bilmem hangi zamanlardan kalan katedral yıkıntısı
Roma dönemi soğuk mermerleri
İşte bizim onurumuz, gururumuz!!!
Mağara duvarında acemice çizilen resimler
Selçuklu minarelerinde teknolojik sesler
Bir türlü olamıyor arayışımızın avuntusu
Yine uğultusundayız yorgunluğumuzun

Biz ne yapıyoruz bu sürüklenişle
Bir sahte tebessüme ayazma yapıyoruz pınarları
Hep inandığımızın nutuklarını atıyoruz
Kumandalı yaşatılanlara tapıyoruz
Yine yaşadıklarımıza

Jüriler beynimize kuruluyor kılıflı yayınlarla
Biz yargılanıyoruz kürsüler gerisinde
Sürülere sürülerle koşuyoruz
Koşturuluyoruz kurtlara yem olmayalım diye
Hep sürüye, hep sürüye
Yine sürüye
.
**
Durak

Şehadet edende
Tetiği çekende
Hep aynı parmak
Düşünürsen biraz
İşte orda başlar
İşte oradadır

Beklenilen durak

5 Kasım 2003
***

Nevruz

 Hayret dirilişine gülücükler saçan giz

Gizlenir dalına açmamış tomurcukların

Gün gülüşleri her an yeniden bakiredir

Dört bir yana işaretlerini salar nevruz

Can kuruduğu, canlar dirildiği yerdedir.

 

Aranılanı yitirilen yerde buluruz

Şu ağan bulutlara merdiven kurar sular

Renkler cümbüşüne hazırlanın ki doğum var

Göbeklerini keser, adını Nevruz koruz

Nevruz yüreklere açılan seherlerdedir.
***

Kredi Kartlarında İnsanlık

Tüketim, marka, maddedir değerler
Siparişler logolardan geçerler
Öyle bir vagondaki insanlık
Bir gün gelecek
Bunun bedelini ödeyecekler

Kredi kartlarında insanlık
İnsan artık böyle bir varlık

Eskidenmiş
Bütün yolların Roma’ya çıkması
Şimdilerde
Parayadır insanlığın akması

Kredi kartlarında insanlık
İnsan artık böyle bir varlık

Kasım,2002
**

Bütün Kapılarımı Açtım

Gel diye tüm kapılarımı açtım
Kapılar bana dayandı

Bende durmaksızın yürüyen yollar
Sende yürünenler yandı

Çınar diyerek uzandıklarımız
Birer ipincecik daldı

Baltalar ki içimize savruldu
Devrilenler ise fidandı

Besteleri yaktık aranan aşkta
Bizde yalnız hüzzam kaldı

Umudumu kesmiştim beklemekten
Kapılar müjdeyle çaldı

Kapı açacağız diye yürüdük
Bize getirilen saldı

Selam verdik açılan kapılara
Mekân kapısız bir handı

Gel diye tüm kapılarımı açtım
Kapılar ‘ben’imle yandı

23 Ocak 2003
***

Muhabbet Burcuna Müebbet Oldum

Çağla yeşili umutlarım vardı dallardan
Çağlayan suları kuruttular inadına
Bir Firavun, bir Nemrut yaratıldı sonradan
Gönlü boş, boşluk melodileri tutturuldu
Kaçkın yollarda perişan göçkünleri gördüm
Hasretim muhabbet burcuna müebbet oldum

Çağla duygularda bastırılan cesaret di
Korkular seyip bırakılmış yürekler bağlı
Gözlere sunulan çürük bedenler ve et di
Hep şifa dendi lağım ve haram yutturuldu
Çaresizliğe çivili ellerimle kaldım
Hasretim muhabbet burcuna müebbet oldum

Lügatlerden sükûtu ömür boyunca sildim
Gürültüye çanak tutuyordu hergeleler
Dağlardan da küçük dağlar olduğunu gördüm
Yükseklik yine de çukurlara kotarıldı
Kimliklerde nice isyan varlığını gördüm
Hasretim muhabbet burcuna müebbet oldum

Yapılanlar tekmeydi yarına umutsuzluk
Yine de her yeni güne güneş doğuyordu
Hep dayatılanlar karamsarlık ve mutsuzluk
Bütün duygular bir cerahate yatırıldı
Ben kanımda kaynayan bu ızdırabı sevdim
Hasretim muhabbet burcuna müebbet oldum

Teknolojiler gül yerine irin sunuyor
Şırıngalarda ne var, gezen ne damarlarda
Sular bile artı yüz derecede donuyor
Maddeye de insansızlık kiri batırıldı
Yağan mülevveslikler, yağan çakıl, taş ve kum
Hasretim muhabbet burcuna müebbet oldum

Burçlar nerede kim koruyacak kal’asını
Bu eğitim daha neleri yetiştirecek
Ser verip sır vermeyen imanın davasını
Kimler aldı, kimlere ne için sattırıldı
Anlaşıldı en kuvvetli mesajları aldım
Hasretim muhabbet burcuna müebbet oldum

26-27 Ekim 2003

 

 

 

 

 

 

 


 

İhsan Kurt 2005 - 2007