Duyurular-Etkinlikler

Sizden Gelen Yazılar

Sayın site ziyaretçileri,
Göndereceğiniz yazılar bu bölümde yayınlanacaktır. Adınızın, soyadınızın ve e-posta adresinizin
bulunacağı yazı bu sayfada görmek istiyorsanız, ihsankurt@tnn.net adresine bekliyorum.

 

Açıklama: Aşağıdaki yazı Yozgat'tta görev yapmış bir öğretmenin, Ömer Öner Bey'in tarafıma göndermiş olduğu e-postadır. Kendilerini gıyaben tanıdığım Ömer Bey'i bu içten duygularından dolayı kutluyorum. İ.Kurt

YOZGATLAMA- Ömer Öner
Değerli Üstadım,
İhsanlarda bulunduğunuz kitaplarınız, ufkumu açmaya, önüme ışık tutmaya devam ediyor. Kitaplarınızın adresime gelişiyle birlikte akıl almaz bir şekilde yaşadığım duygu yoğunluğunun ardından “ Kaygılar “ ımı ifade ettiğim cümlelerim yüreğinize biraz da olsa soğuk sular serpmiştir ama yine de mademki dostuz,  dostluğumuza güvenerek “ kaygı “ larımı ifade ettim.
Aslında anlattığım “ kaygılar “ bana özel gibi görünse de, yaşadığımız toplumun kaygılarıydı. Mademki “ Bağlamada Caz Faslı “ var, bir başkası da size aynı türden “ kaygı “ ları dile getirmiş olacaktı.
Evet üstadım “ kaygı “ dedim. Aynı minval üzere giderek, bir başka “ kaygı “ mı nasıl yaşadığımı anlatıp, birkaç günden beri size bir türlü anlatamadığım “ Yozgat “ ımıza dikkati çekmek istiyorum:
Anadolu… Faruk Nafiz’in mısralarında dile getirilen “ Yazılmamış Destan “ olan Anadolu… Küçümsenen, hor görülen ama memleketimin bütün ağırlığını çeken Anadolu… Sevda yüklü, çilelerle örülü insanlarımın an be an aşkını, kimi zaman haykırıp, kimi zaman da içinde volkanlar oluşturup haykıramayan insan yüklü insanların harman olduğu Anadolu…
İşte ben, ilk defa Batı’nın çemberinden kurtulup Anadolu’yu ilk defa Afyon’da tanıdım. Bu Afyon, acısıyla, tatlısıyla 23- 28 yaş arası gençliğimi yaşattı.
Hayatımda 28. yaşımın fotoğrafını çizerken de, elime kararname diye bir kağıt tutuşturdular. İçinde “ Yozgat- Çekerek Kadışehri Ortaokulu Türkçe Öğretmenliğine “ diye yazılıydı. Bu kararnameyi elime aldığımda, Yozgat’la ilgili bildiğim sadece “ 66 “ rakamıydı. Nasıl bilebilirdim ki Yozgat’ı “ 66 “ dan başka. Bir sahil çocuğu olarak, yaylayı görmeyen ben, ne bilirdim ki Yozgat’ımın yayla güzelliğini?
Evet, daha sonra doğduğum yerlere geldim elimde kararname ile. Ve o malum kararnameyi gösterdim doğduğum şehrin insanlarına. Hepsi de tek bir noktada birleşmişler gibi koro halinde: “ Yozgat, yozdur. “ diyorlardı da başka bir şey demiyorlardı.
O zamanlar, İstanbul’dan bir kıza nişanlıydım. Yozgat’a evli gidecektim. Belki de doğacak çocuğumun nüfus cüzdanında “ Yozgat “ ismi kazınacaktı. Ve de bu satırların yazarı o zaman daha başka yazacaktı cümlelerini. Ama olmadı. Nişanlım peşin hükümlü davranıp, İstanbul’un güzelliklerinden kendini alı koyamadı. O da “ Yozgat’ın yozluğundan “ etkilenerek, sekiz aylık nişanlılık dönemimizi bir kalemde bitirdi.
Değerli Üstadım,
İşte bu korku, kaygı ve hayal kırıklıkları arsında Yozgat2a gittim. Gittiğimde hiç de kendimi affedemeyeceğim tarzda, ürkek bakışlarla etrafıma bakındım. Ama daha sonra bu ürkek bakışların yerini duygu dolu bakışlar aldı. Gerçeği anlamakta gecikmedim. Onlar, bizlerin koyduğu teşhisteki gibi “ Yoz “ değillerdi. Onlar, bozok yaylasının mert yürekli, sevda dolu insanlarıydı. Anadolu’nun gerçek fotoğrafı buradaydı. Zaman geçtikçe de “ Yozgat “ la ilgili bütün kaygılarımı kafamdan silmiştim. İklim şartlarıyla boğuşup zorluklar çekmiştim. Rahat olmadığım zamanlar da çok oldu. Ama bu şehir yüreğim bütün kirlerinden arınmıştı. Daha doğrusu Ege’min deniziyle yıkadığımı zannettiğim yüreğimi, Yozgat’ımın soğuk iklim şartlarında arındırmıştım. Tertemiz olmuştum.   
Değerli Üstadım,
“ Çamlığın Üstünde Tüten Tütün “ isimli kitabınızda: “ Ne zaman bir Yozgat Türküsü duysam, duyguların sağnağı hücum eder yüreğime. “ diyorsunuz. Siz, öyle diyorsunuz da, ben az şey mi söylüyorum: “ Yozgat türküleri, kıyametler koparıyor yüreğimde. “ desem, acaba bana inanır mısınız?
İhsan Ağabey,
Ben yıllar yılı Yozgat’ı hiç unutmadım ki, tekrar hatırlayayım? Yozgat, bende saadet caddesi, Yozgat, bende huzurlu bir yürek, Yozgat, bende göz yaşı ve sevinç, nasıl unuturum ki?
Ah Yozgat’ım ah!
Senin arap aşını, testi kebabını;
Senin serin serin çamlarını, o çamlardaki gençlik hülyalarımı;
Saat kulesinin önünde adımladığım günleri, Çapanoğlu Camiinde alnımı secdeye koyduğum o huzurlu günleri;
Kadışehri’nden Sorgun’a uzanan o toprak yolunu;
İpek yolu olarak zikredilen Deveci dağlarının arasında , kimi zaman mahsur kalarak Zile’ye ve ardından Turhal’a varışları;
Kadışehri’nde büyük bir teneke soba etrafında içim titreyerek sılayı ana ana ısınışlarımı;
Soğuk  bekar odamda, sessiz bir geceyi karşılarken yine soğuktan buz tutmuş ellerimle sazımın perdelerine bastıra bastıra “ Hastane Önünde İncir Ağacı “  türküsünü çalışımı buram buram özledim.
Hasretim sana ! Bilmiyorum şimdi ne hallerdesin? Değiştin mi, değişmedin mi? Yoksa sen de “ Bağlamada caz Faslında “ mısın?
Ama ne olursan ol, seni çok özledim. Hem de pek çok ! Dile kolay senden on sekiz seneden beri ayrıyım. Sen, hayatımın manasıydın ve hep öyle kaldın.
Ne dersin İhsan Ağabey? Günün birinde gidelim mi seninle Yozgat’a ? Benim elimde bağlama, senin elinde kalem… Sen, Yozgat doğumlu İhsan Kurt, ben, Yozgat sevdalısı Ömer Öner, anlatalım mı sevda madeni ve de yiğidin harman olduğu Yozgat’ı, Yozgat’ımızı…

***

24 KASIM’MIŞ DEMEK
DERS BİTMİŞTİR ŞEKERİM !
Serhat Oğuz

1994 yılı... Kırşehir Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü kazanmış 45 kişi kendilerine edebiyatı öğretecek hocaları bekliyor. Birinci ders, ikinci üçüncü... derken bir hoca girdi içeri. Saçları ağarmış, gözünde büyük gözlükleri , alt çenesi hafif dışa doğru çıkık, çatık kaşlı ama her an gülmeye hazır, yerinde duramayan bir hoca geldi. Başladı konuşmaya.

İlk önce ne anlattığına değil de nasıl konuştuğuna bakıyorduk hepimiz. Fakat dakikalar geçtikçe üslubu bizi anlattığı konunun içine çekmişti. Her haliyle anlattıklarını yaşıyordu bu hoca. Ders bittiğinde “Ders bitmiştir şekerim.”  dedi ve çıkıp gitti. Aklımızda cümleler, cümleler... Fakültedeki o ilk derslerde bizi en çok etkileyen hoca oydu. Adı neymiş, kimmiş, profesör müymüş? 

Üniversiteye giderken aklımda temel bir ilke vardı. Diyordum ki kendime, hocalarım benim dostum olmalı zamanla. Onlar kadar donanımlı, bilgili olmalıyım. Dostu olmayı ilk istediğim hoca oydu. Kitaplara verdiği değer her halinden belliydi. Her ders en az on kitaptan bahseder ve bunları okumamız için meraklandırırdı bizleri. Konuşmaya başlayınca her şeyi bilen bir adam olduğuna inanırdık. Su gibi akıp giden konuşmasını bölerdik bazen ve aklımıza takılan bir soruyu soruverirdik. Ya çok kısa bir cevap verir ya da bu soruyu bir sıçrama tahtası olarak kullanır ve yeni bir konuya geçerdi. Bazen sorduğumuz sorunun tam bir cevabını alamazdık belki ama sayfalar dolusu kitap okuyarak kazanacağımız bilgileri önümüze sererdi hoca. Tavus kuşu gibiydi. Müşterisini görünce düşünce dünyasındaki güzellikleri bütün ihtişamıyla açardı. Tarih, edebiyat bazen de siyaset... Ders dışında da sohbet etmek istediğim nadir hocalardan biriydi. ÖĞRETMEN, SOHBETİNE HER YERDE İHTİYAÇ DUYDUĞUMUZ KİŞİDİR. Bu cümleyi ağzından bir kere bile duymadım ama  ondan öğrendim. Evet her daim sohbet etmek istiyorduk hocayla.

Hatta biraz emr-i vaki ile de olsa bir seferinde kendimizi evine davet ettirmiştik. Bizi ne güzel ağırlamıştı. İçecek ve yiyecekleri kast ederek söylemiyorum bunları. Geç saatlere kadar bilgi ziyafeti çekmişti bizlere. Yelkovan ve akrep geceden sabaha doğru yol almaya başladığında bizler de bekar evimize doğru yol almaya başlamıştık. Kafamızda aynı şey vardı “Keşke böyle bir hoca olabilsek.”

Bir dersinde ölüm yalnızlık  hakkında konuşuyordu. Peş peşe ölüm ve yalnızlık şiirleri okumaya başladı.  Gözlerimde parıltısı bakır bir tasın / Kulaklarım komşuların ayak sesinde / varsın gene bir yudum su veren olmasın / Baş ucumda bir bana su yok desin de
Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin ve daha birçok yalnızlık ve ölüm kokan dizeler bir biri ardınca gelmeye başladı. sonra da bizimki ne zaman nasıl kim bilir diye sordu ve ders bitmiştir şekerim. 24 Kasım 2005 tarihinde onun ölüm haberini aldığımda aklıma ilk gelen  bu dizeler oldu.

Ölümünden tam bir ay önce onunla bir telefon konuşması yaptım. Hocayla 1999 yılından beri hiç yüz yüze görüşmedik. Fakat telefonla irtibatımız hep devam etti. En son, ölümünden yaklaşık bir buçuk ay önce görüştük. Yaklaşık yarım saat konuştuk. Ne istiyorum biliyor musun evladım. Emekli olmak ve dünyanın bütün hırslarından, telaşelerinden kurtulup köşeme çekilmek, ibadetimle doyasıya meşgul olmak, okumak, okumak... Olur inşallah hocam. Dediysem de sesi titremeye başladı birden ağlamaklı bir tonla, rahmet-i rahmana sığınıyorum evladım. Burada bir doktorun tavsiyesiyle 3 aydır bir ilaç kullanıyorum o da beni mahvetti. Böbreklerimden şikayetlerin arttı. Bıraktım bu geceden itibaren o ilaçları kullanmayacağım. Ankara’ya gidip oradaki doktorlara muayene olacağım. Mutlaka bir çaresi vardır hocam. Benim babamın da aynı şikayetleri vardı ama hamdolsun şu an iyi. Çok şükür evladım. Geleceğim, geleceğim...
O hafta hoca Ankara’ya gelmiş ve hastaneye yatmıştı. Vefatından bir hafta önce arkadaşlarla toplanıp onu ziyarete gidecektik. Arabaya dolduk, yola çıktık. Yolu yarıladık ama benim araba bozuldu arkadaşları başka bir arabayla uğurladım. Hocaya benden de selam söyleyin yakında yanına geleceğimi özellikle söyleyin dedim. Arkadaşlar o gün hocayla görüşmüşler, ben görüşemedim. Çünkü o hafta hocamız Hakk’ın rahmetine kavuştu. Arkasından dualar, dualar...
Bir öğrencinin hayatından birçok öğretmen gelir geçer ama bizde kalıcı olanların sayısı o kadar da çok değildir. Nasıl bir edebiyat öğretmeni olmalıyım sorusuna  en güzel cevap Bekir Sami hocamdı. Anlattığım derslerin bir yerlerinde mutlaka ondan bir tat vardır.
24 Kasım 2005
***

Mutlak hakikate âşık, sözünün eri, ülkesine ve ülküsüne her zaman sâdık bir şair- yazar
                                      ABDURRAHİM KARAKOÇ
Durdu ŞAHİN

Abdurrahim Karakoç, öncelikle âşık bir insan. Çoklarının uşaklığı seçtiği, doğruluğa ve doğruya yakın olmamak için köşe bucak kaçtığı dönemlerde bile âşık. Hakka, adalete, erdeme, ezeli olana daha aklının erdiği, dilinin döndüğü ve kelimeleri cümleler haline getirip kâğıda aktarmaya başladığı günlerden bugüne kadar hep aşkla bağlı kalmış yaşayan gerçek bir âşık…
Ömrünün her karesinde, söylediği türkülerin bestesi de, güftesi de, özü de, sözü de hep gerçeklere ayarlı. Notasında kulak tırmalayan ses, rotasında insanı ürküten ve endişeye, kuşkuya sevk eden bir işaret, cümlelerinde yerini sevmeyen, çiğ ve iğreti bir kelime yok. Sırat-ı müstakim üzere olmayı ve hep öyle kalmayı kendisine en büyük şeref, şan ve baş tacı bilen, yönünü de yorumunu da kıbleye dönük tutan, ömrü boyunca yatan taşları mesuliyetini idrak etmiş, manevî değerlerle kendini donatmış vatandaş haline getirmeye uğraşan, maveraya ve mâneviyata sırtını bir kere olsun dönmeyen, kitaba uymak yerine işlerini kitaba uydurmayı önemli bir özellik gibi gören bunca insana rağmen hep kutsal kitaba ve onun emirlerine uymayı en büyük saadet bilen bir yürekli insan.
Yüklü duygularla yazdığı yazılarda da, sözü en keskin ve etkili bir şekilde muhatabının anlayacağı bir biçimde dillendirdiği buram buram vatan, millet ve memleket kokan, insanı yüreğinden yakalayıp yükümlülüklerini kuşandırarak yükseklere kanatlandıran şiirlerinde de hep akıllı bir cesaretin bizzat kendisi görülür.
Kutsala ve kutsiyeti olana, hak ve hürriyetlere, insanî ve İslâmî olana saldıran ve salyalı ağızlarıyla leke bulaştırmaya uğraşan, fikirleri bozuk, fiilleri art niyetli, düşünceleri yenilenmeye yenilenmeye küflenmeye, bakterileşmeye başlamış, dileklerinde bir tane olsun millet ve memleket eksenli iz bulunmayan, konuştuklarından asla ve asla haz alınmayan, aynı küflü nakaratları tekrarlaya tekrarlaya birbirini yiyip bitiren dişliler gibi kendi kendilerini bitiren ve sonu karanlık, geriye dönüşü olmayan dipsiz uçurumlara götüren insan suretindeki yılanlara karşı bir defa olsun geri adım atmamış bir dik duruş örneğidir.
Yüzlerinde, yüreklerinde, bahçelerinde, bohçalarında hayra yönelik tek bir desen, tek bir lisan bulunmayan, bulundurmayan; fakat yalanla gerçeği, şapla şekeri, sapla samanı birbirine karıştırıp kafaları bulandırmayı çok iyi bilen densizlerin, dengesizlerin, değersizlerin karşısında dut yemiş bülbül gibi insanı utandıran bir sessizlikle kalmamış, millî ruhun insanı cesaret abidesi halinde tutan ve mukavemet gücünü besleyerek onu herkesin imrendiği ve örnek aldığı, dostlarının öncü bir uç beyi bildiği, düşmanlarının ise fikirlerine karşı olmakla birlikte prensiplerine, vakarına, yiğitliğine hayran kaldığı bir gönül eridir.
İmanla eylemi hayatın teknesinde yoğuran, fikir çilesini çeken, okuduğunu hakkıyla okuyup değerlendiren, sloganların tuzağına asla ve asla düşmeyen, hep kendi değerleriyle ve kendi gibi yaşayan, gölgede duranların gölgesinin olmayacağını haykıran, madenî olanı değil gerçek manada medenî ve manevî olanı yüreğine ilikleyen, eğitimi yaratana dönüş ve yaratılanı terbiyeye yöneliş olarak algılayan, batılda inat eden kafaları değil hakka itaat eden kafaları kendine yakın bilen, ilimde, fikirde, sanatta derinleşip temelli değer yargılarını teferruatıyla bilmeyi önemseyen bir çile adamıdır.
Kendini de, kendine güvenenleri de aldatmayarak, ha­kikate kavuşmanın çetinliğini bilerek ve bu çileyi göze alarak, yalancı vaat ve umutlara kapıl­madan, ruhunu ve kalbini her türlü yabancı ve yalancı fikir akımlarına karşı uyanık tutan, bu yalancı ve yabancı fikirlere kapılıp yörüngesinden çıkanları hakikate döndürmek için olanca gücünü sarfederek yazan, konuşan, doğru kararlar alarak yerinde sabır göstermenin, yerinde en soylu bir direnişin ve şahlanışın örneklerini veren bir mücadele adamıdır.
Prof. Dr. Celal Tarakçı Hocamın dediği gibi "Marifeti olmayan milletler zaafa düşer, faziletten yoksun olan fert ve cemiyet canavarlaşır. Faziletsiz marifet hakkı ezer, marifetsiz fazilet uyuşuk­luk verir" gerçeğini çok iyi bildiği için maarifi de, marifeti de, erdem ve fazileti de çok önemseyen, iç bünyesinde özümseyen, kendini aşıp taşmaya cehdetmeyenleri yaşamıyor sayan ârif ve âkif bir şahsiyettir.
O,her şartta ve her zamanda “Fırtınaya karşı yaprak değil, kökünü toprağın derinliklerine salmış olan çınar dayanır.” gerçeğine inanmış olup ulu bir çınar örneği sergilemiş, her türlü fırtınaya ömrü boyunca kahramanca direnmiştir.
İçinden geleni içinden geldiği gibi dile getirmiş, desinler diye hiçbir şey söylememiş, hiçbir şey yazmamıştır. Allah’tan başka hiçbir varlıktan korkmayan bu yaşayan alperen, bütün icraatlarını da sadece Allah rızasını düşünerek ve umarak gerçekleştirmiştir. Ahmaklara ve alçaklara Allah’ın izniyle hiçbir zaman boyun bükmemiş, oyunlara gelmemiş, kendisini yolundan alıkoymak için sunulan oyuncaklara kanmamıştır. Derin düşünceyle, ileriyi gören, olacağı sezen zekâsıyla, tesirli kelamı ve bazen gül gibi uzattığı, bazen gülle gibi attığı, bazen de mızrak gibi tuttuğu kalemiyle mazlumun savunucusu, tek kaygısı para, menfaat, tek düşüncesi üçkâğıt, tek işi zulüm olan zalimlerin hasmı olmuştur,
Okumadan yazmadığı, bilmeden söylemediği için yazdıkları hep okunmuş, söyledikleri tutulmuştur. O halk edebiyatının yaşayan en büyük şairi, Nefi’den sonra en büyük hiciv üstadıdır. Şiirleri insanı uyandırır, koşturur, coşturur, düşündürür, dillendirir, insana mukavemet gücü kazandırır. Aslını, atasını hatırlatır, zekâyı işletir, ruhları huzurlu kılar, ilmi artırır, imânı kuvvetlendirir, insanı yüreklendirir. Ülkü, ülke, vatan, millet, bayrak, maneviyat, onun şiirlerinde gerçek anlamını bulur, okuyanlara yitirdiklerini buldurur. Mâziyi hatırlatır, istiklâli önemsetir, istikbâlin nerede olduğunu gösterir.
“Dinin temeli olan ezanlar ebediyen okunsun, ay yıldızlı al bayrağımız kıyamete kadar güzel yurdumuzun üzerinde dalgalansın, vatan bölünmesin, camilerimiz, kışlalarımız kapanmasın, hürriyetimiz elden gitmesin, birliğimiz dağılmasın, gücümüz zayıflamasın, dostlarımıza umut ve güven verelim, düşmanlarımıza korku salalım” diyerek olması gerekenleri herkesin anladığı dilden olanca samimiyetiyle muhataplarına iletir.
Türkçeyi en iyi bir şekilde bilen ve şiirlerinde, yazılarında hizmetimize sunan, millet şuuru gibi dil şuurunu da vazgeçilmez bir değer olarak gören, milletiyle ve bu milletin hakiki evlatlarıyla tam bir kafa ve gönül bağı kuran, sanatını ezelî ve ebedî gerçek sanatkârın hizmetine veren, benini yok saymasına karşılık benliğini her zaman var kılan, etten robotlara karşı bütün vakarını kuşanarak karşı duran, tefekkür sahibi olduğu kadar tevekkül sahibi de olan, dünyada dünyalılara değil dünyayı da yaratana bağlanan, dostuna tam dost hakkın ve halkın düşmanlarına ise çok yamandır
Abdurrahim Karakoç, kendisinin insan olduğunun farkında olan, insani özelliklerini sürekli yemleyen, yenileyen; kafasını ve kalbini birbiriyle barışık tutarak bilgisini sürekli arıtan ve artıran, başkalarına kul, köle veya efendi olmaktan çok, ilim ve insanlık yolunda halktan biri olarak gerçeklerden kıl payı ayrılmadan yaşamayı kendisi için en değerli bir görev bilen bir yapıya sahiptir. Düşünmek, fikir üretmek, fiillerini daha bir disiplinli hale getirmek, idealist ve insanlığa faydalı olmak, her zaman yüksek fikir ve düşüncelerle yükseklerde uçmak, yüreklerde yeşerip açmak, bütün zamanını güzellik ve erdem üretmekle değerlendirmek en belirgin vasıflarındandır.
Bu güzide insanın işi, çöl kuraklığındaki gönüllere yazılarıyla, şiirleriyle hayat kaynağı olmak, gerçeklerin yoluna sular gibi çağlayıp akmak, dostları ve yarenleri için kendini unutmak, maddi ve dünyevi ihtiras nedir bilmemek, bizleri ötelere doğru umutla taşımak, sorumluluk, soyluluk ve saygıyla yoğrulmak, aklıyla duymak, yüreğiyle bakmak, bilmek için gayret gösterenlere her zaman bir ışık yakmak, dağıtmak, bölmek, parçalayan değil toparlayan olmak, az sözle çok şey anlatmak, mükemmelliklere, orijinal güzelliklere etik ve estetik özelliklere kucak açmak, bilmediğini de bildiğini de çok iyi bilmek, bildiklerine uygun yaşamak, laf değil icraat, şamata değil, faydalı işler gerçekleştirmek, vakarını ve ağırlığını sürekli korumak, günün adamı değil, her zaman gönül adamı olmak, insafı, idraki, saygıyı,  seviyeyi inadına yeşertmek, mazlumların yanında olup konuştuğu zaman yüksekten değil ama yürekten ve yürekli konuşmaktır.
Kısacası örneği pek fazla bulunmayan, dostluğundan emin olunan, sözlerine güvenilen, dürüstlüğü örnek alınan, gayretine gıpta edilen, ahlakına hayran kalınan, mertliği dillere destan olan, şiirleri ezbere bilinen, ferasetinden, cesaretinden övgüyle bahsedilen, doğduğu günden beri hep sırat-ı müstakim çizgisinde yürüyen, yükümlülüklerini çok iyi bilen, ilmî, insanî, İslamî, yerli ve millî özellikler taşıyan her şeye herkesten daha çok sâdık kalan ve sadece kendine benzeyen bir güzel insan, bir büyük şair-yazardır o.

 

Not:
Bu yazı hazırlanırken Cemil Meriç, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sezai Karakoç, Bahaettin Karakoç, Lütfi Şehsuvaroğlu, A.Vahap Akbaş, Mustafa Özçelik, Celal Tarakçı gibi yazarlarımızın yazılarından, sözlerinden az da olsa yararlanılmıştır.

***

"Biz Hep Konuşuruz İşe Gelince" Başlıklı Günlüğüm Üzerine Muhittin Arar Bey'in Düşünceleri

İhsan Bey Kardeşim,
Günlüğündeki yeni satırlara bir göz attım, nerdeyse bizim toplumun bir özetini yansıtmışsın. Birlikte olduğumuz saatler, yine hep birlik yaşadığımız ruh renkleri; kara, gri, sarı…mavisi bir köşeye sıkıştırılmış olsa da, kıstırılmış dünyada diri canların azlığı çoğu kere yol kesen olsa da yüce Tanrım kimilerine başka görevler yüklemiştir: yorulma bilmemek, ümidi kesmemek, diri izbeler peşinde hareket etmek ve hep koşmak.
Var sayılan, yaşadığı öngörülen hatta diriltici nefesler ondadır denilen çook kimseler vardır ki, onlara fazla vakit ayırmak bile, saniyelerin ne anlama geldiği zamanlarda eziyettir, akla zevaldir; bir kalemde dokunup geçmek… yola çıkanların mesafe alması için tek çaredir… Ha, sıradan bir adımı atmak, küçücük bir taşı kaldırmak dünyayı değiştirmeğe yeter de artar…Yeter ki, üç gönüllü adam, akıl birlik edecek dört yürek karar versin.Anlayana yazdığınız, kimileri vardır ki nefsine tapar kimselere bakışım daha başka.Hani acizane….”Ölmüş te ağlayanı yok” veya “ben öldüm deme cüretini gösteremeyen” korkakların ölmediklerini, yani diriliğini yutturma numarası görülen çok şey… Bugün, insanlarımızın çoğunun ruh köküne ekilen “köşeyi dönme, altta kalanın canı çıksın, günü kurtar gelecek nesiller hikâye…”; birçoklarında fazilet şarkıları söyler gibi, kırık tekerden çıkan can çekişme sesleridir.
O fedakârlık, insanlık adına gayret, çalıp çırpmalar karşısında bazen üstünü başını yırtma numaraları gerçekte, ”Niçin ben yapmıyorum; çalıp çırpmıyorum? O makamlar niçin benim değildir… O tür soysuzlaşmanın karşılığı bir şey olacaksam, o, ben neden değilim” kapatmasıdır.
Anlaşılıyor bu huylar, bakışlar…İki konuş, bir davran yeterli….
Bedeni gücü erimiş bazı kimseler yeri geldi mi koşacağını zannedebilir ayıp değil. İş başa düştü mü bir iki atılır, artık bilir nefesinin neye yetip yetmediğini. Bunlara sevgimiz vardır, ne diyelim. Bir bakışla:”Eskiler tatminsiz, yeniler sabırsız”; paylaşamamada başka bir kader olsa da dertler türlü türlü. Ya, ne kolunda güç, ne yüreğinde atar olmadığını bile bile, ”Bensiz olmaaaaz… Nasıl olur? Ben olsaydım, bizlere denilseydi, bizler şu işe memur edilseydik…” lafazanlığını beyne zonklatanlar gerçekte en zavallılardır. “Bunlardan uzak Allah’a yakın…”
Bir de mütevazılerimiz. Kendisi için bir şey talep etmeme… çoğu kere haslet ise de, ”Bu taşı kaldıran olur “ günü geldiğinde aynı tavırlarla karşılaşmak acıdır. Bir taşı bir yere götürmek gerektiği halde”, mütevazılığe sığınmak ta sorumluluktan kaçınmaktır. Kaçamazsın…en azından “farzı kifaye” ortaya çıkmadıkça…. Büyük davaları omuzlayanlar çoğu kere atsız, pusatsız da koşmaya hazır kimseler olmuştur. Başarılmaları davaları;  başarmak, dertleri bir başkasına aşıladığı dirilikle de olasıdır… İri sözler yerine engin denizleri, sonsuz ufukları insanlığın gözlerinde yüreklerinde görür… Bir bakar, bin şükreder ve binlerce yıl sonrasını yüreğinin bir köşesinde yaşar;işte ezel ve ebet kavşağında gerçek mutlu onlardır.
Hani, bir’le başlar yürüyüşler “inanmış üç adamın bir oluşuyla kaldırılmayacak taş, avuçlanmayacak toprak yoktur…”
Ben’e, bencillik ve nefse takmışsın. Rahmet tarafı nefsin diriliğe katkıdır. Merhamet sularını kirleten enaniyet, bencillik hastalıktan öte bir durum: Yaratıcı kudretin onda yaşattığı cehennem. Olsun tabi….Bunca karanlığın, kirin, pasın resmiyet kazandığı dünyada tabiatı ve insanlığı güzelliğe davetin anlamı ortaya çıkıyor.
Şimdi iş “güzelliğin kitabını yazmakta.”
Bırakın karanlığını, ışığını binlerce yıllık koşudan alan Akıl ve Yürek kararsızlığını bitirecek yeni bir aydınlanma. Küflü gecelerin aydınlığından söz etmiyoruz: Türk’ün; önüne kattığı hafriyatı kitabe, hitabe halinde insanlığa suna geldiği ışık, rahmet, bereket ve mutluluk aydınlığı. Yüzünü sonsuza çevirmişler yorulmaz. Selamlar, sevgiler…

7 Haziran 2006

***


İhsan Kurt 2005 - 2007