Çürüme Bulaşıcıdır.
Çürüme bir yerden başladı mı hemen her alana bulaşabiliyor. Eşyanın, insanın ve toplumun gerçeği de hemen hemen aynı neticeye götürüyor.
Mesela bir ulu çınar bile içten içe bir çürüme illetine tutulduğu zaman bakarsınız ki hiç beklenmedik bir zamanda ve aniden yıkılıp gitmiştir. Dikkat, rikkat ve hassasiyet yoksulu ve yoksunu olanlar kendilerinin ani olarak adlandırdıkları bu durum karşısında hayretlerini gizleyemezler. Çünkü onlar ne çürümeyi hazırlayan haşaratlara ne de ulu çınarın zaman zaman çıkardığı inlemelerine kulak vermemişler, gözlerini üzerine hassasiyetle çevirmemişlerdir.
İnsanın ve toplumdaki çürümenin gerçeğine gelince…
Önce değerler, önce ölçüler her alanda ve her platformda çürütülmeye ya da çürüdüğünü gösteren işaretler verilmeye, yoksa icat edilip öne sürülmeye başlar. Mesela insanın ve dolayısıyla içinde bulunduğu toplumun varlığını her anlamda sağlıklı olarak sürdüren, bu sağlıklı yapının devam etmesine vesile olan akla gelen hangi “değerler” varsa önce aşındırılmaya ardından da çürümeye bırakılmaya başlanmaktadır. “Aile” kurumuna çeşitli sebeplerle ve akla hayale gelmedik şekillerde, bazen çok sinsi olarak hücum anlayışları çürümenin bulaşıcılığını açıkça gösterir. Öyle ki önce aileyi meydana getiren fertleri bir arada tutan sevgi, saygı, fedakârlık, anlayış, hoşgörü, önemseme, paylaşım gibi değerlerin çürütülmeye başlaması adına sosyal hayatın bütün alanlarında planlı girişimler başlatılmıştır. Bu girişimlerde bilim ve sanatın yanında çeşitli kurum ve kuruluşlar, etkisi ve bulaştırıcılığı tartışılmayan medya da bilerek ve de sinsi bir şekilde araç olarak kullanılmaktadır.
Aile içi değer arz eden ilişkiler, davranışlar güya bilim adına önce çözülmeye ardından da çürümeye bırakılmaktadır. Sosyal bilimlerdeki aktarıcılığın kültürel varlık sorgulanmadan şablon olarak giydirilmeye çalışılması garabet, hastalıklı insan davranışlarını ve bu davranışların oluşturduğu çürüme toplumlarını hazırlayabilmektedir. Mesela aile içi demokratik anlayış adına, “özgürlük” kazandırma adına önce hafiften aile sofralarında alkole yer verilmesi gibi… Sevgi ve sevecenliğin sınırlarını, ölçülerini kaldırıp sapkınlıklara kapı aralamak gibi… İnsanın, insanlığın sağlıklı gelişimine yarayan her türlü “meşru”yu yıkma girişimlerini varlığın her alanında sergilemek gibi… “Helal”, “haram”, “hak”, “hukuk” tanımazlığı “özgür davranış” şekli olarak göstermek ya da bunları sadece kendi söz konusu olduğunda gündeme getirmek ve gündemde tutmak gibi… Elbette bu konularda örnekleri çoğaltmada sıkıntı çekmek mümkün değil.
Çürüme bulaşıcıdır.
Bir defa bir yerlerden başlamaya görsün. Önce bireyi, sonra aileyi, sonra kurum ve kuruluşları derken toplumun bütün kesimlerine sirayet kaçınılmaz gibidir. Neticede bu durumdan insan ve insanlık ölçüleri de nasibini alır, payına düştüğü kadar çürümeye davetiye çıkarır. Kural tanımazlık, meşru olana karşıtlık değerleri çürümeye bırakmakla kalmaz her anlamda ve her alanda ölçüsüzlüğü şirin gösterme gösterilerini, propagandasını da yapmaya devam eder. Örnek mi? Sosyal alanda her anlamdaki fuhşiyatın her fırsatta ve her yerde “haber”, “program”, “sanat”, “özgürleşme”, “magazin” ve benzeri maskeler altında ısrarlı bir şekilde gösterilmeye ve işlenmeye devam edilmesi… Örnek mi? Dergilerden gazetelere, radyolardan televizyonlara hemen her alanda örnek sıkıntısı çekilmesi mümkün değil hiçbir zaman…
Tarihe, olaylara, problemlere ideolojik gözlüklerimizle bakmayı mutlak ve genel-geçer ölçü yerine koymakta ısrar etmek insan olma fakirliğimizin ve çürümeye başlamışlığımızın bir başka yönü. Tarihimizi ve bütün insanlık tarihini ideolojilerimizin bize ancak sınırlı olarak sunduğu dar, eksik ölçüler içerisinde değerlendirerek yeni karşıtlıklar, yeni düşmanlar, yeni hainler ya da vatanseverleri muhayyilemize doldurabiliyoruz. Sonra da bu muhayyilemizdekiler gerçeğin ta kendileriymiş gibi algılayarak kendimize yeni davranış biçimleri belirliyoruz. Oysa yaşanan algılamalar sadece duyularla sınırlı olmadığı gibi tarihi algılarımız da sadece kısıtlı bilgilerle bizi “doğru”ya götürmede eksik kalacaktır. Bilinmelidir ki eksiklikler ya da sınırlılıklar bazen insan idrakinde beyazı siyaha, siyahı beyaza dönüştürecek kadar etki yapar. İşte bunun farkında olunmadığında olayları veya tarihi değerlendirmelerde, bakışlarda “ölçüler” de çürümüşlüğe bulaşmış demektir.
İnsanın kendi kendine yargılayıcı, ölçüler koyucu “rol” biçmesi… İnsanın kendini kiramen kâtibi, ahret hâkimi ya da savcısı sanmak gibi bir sanı içinde diğer insanlara bakması ve onları bu rolü ile değerlendirmeye, yönlendirmeye, tanımaya ve tanıtmaya kalkması… İnsanın içinden toplumun dışından çürümeye devam ettiğinin en tehlikeli göstergelerinden biridir. Pek rahat bırakmıyorlar ama bir yere kadar rahatlığın battığının da bir yansımasıdır bu… Düşünün bir insanın tarihe, olaylara, insan davranışlarına, düşüncelerine kendi kendine biçmiş olduğu “rol” ile bakmasını ve değerlendirmesini… Özellikle basınımızda, aydınımızda(!), politikamızda ve çevremizde bu tiplerden o kadar çok bulmak mümkün ki…
***