Yüzyıllık Kin ve Bir Grup Aydınlar(!)
Kültürümüzde çok öz olarak ifade edilen bazı atasözleri, deyimler var ki bazı durumları anlatmamızda hemen imdadımıza yetişirler. Mesela “Ev sahibini bastıran hırsız”, “Hem suçlu hem güçlü” ve benzeri sözler gibi… Durup dururken bu da nereden çıktı, demeyiniz. Çünkü bugünlerde basında ve internet sayfalarında verilen bir haber son yılların tekrar tekrar ısıtılarak gündeme taşınan ya da gündemde tutulmaya çalışılan sözde soykırım yalanının yeniden dikkatlere sunulmasıyla ilgiliydi.
Haber; “300 kadar Ermeni aydın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e açık mektup göndererek, 1915 olaylarının “soykırım” olarak tanınmasını istedi” şeklinde veriliyordu.
Bu haber beni önce “aydın” kavramı etrafında düşündürdü. Yakın zamanlarda, bir yerlerden bir şeyler çağrıştırdığı kesindi. Önce bunu düşündüm. Hatırlamaya çalıştım ve sonunda hatırladım tabii ki… Sizlerde hatırlayacaksınız. Hani bazı aydınlarımız(!) hem de bir üniversitede toplantı yaparak güya bir “Ermeni soykırımı gerçeği” olduğunu bilimsel(!) bir şekilde ortaya koymuşlar ve bunu da bir bildiri ile ilan etmişlerdi… Yine adı malum bir Türk aydını(!) –acaba böyük yazar mı demeliydim- Türklerin 1915’te bir milyondan fazla Ermeni’yi öldürdüğü keşfini(!) heyecanlı bir şekilde çeşitli mahfillerde dillendirmişti.
Düşündüm… Cumhurbaşkanına mektup yazan üçyüz Ermeni aydınının tavrı ve tutumu karşısında bizim bazı aydınlarımızı(!) hatırladım. Bunlardan bir kısmı daha önce yaptıkları yetmiyormuş gibi şimdi de güya 1915 olaylarına dikkat çekmek amacıyla 15 Aralıkta “Ermenilere yönelik ‘özür diliyoruz’ adıyla bir imza kampanyası başlatacaklar ve Ermenilerden bireysel olarak özür dileyeceklermiş. Basın, haber siteleri bu haberlerle doldurulmaktadır.
İki ayrı ülkenin aydınlarının tarihi bir olay karşısında tavır alışlarının ülkemiz aleyhinde olması ve bu konuda birleşmeleri ister istemez bir sorgulamayı da gündeme getiriyor. Bu durum tarihi gerçeklerde ve hatta “milli mesele” haline gelmiş bir davada şer kutbunda yer almak acaba ne ile izah edilebilirdi?
Birincisi bilgisizliklerine, cahilliklerine verilebilirdi bu tutumları. İkincisi “aydın” kimliklerinin sınırlar dışında da duyulmasını arzulamak ve oralar tarafından da onaylanmayı istemek gibi aşağılık kompleksi içinde psikolojik sorunlar yaşadıkları da akla gelebilirdi… Fakat daha sonraları basına yansıyan sözlerinden her iki kimlik içerisinde olmadıkları anlaşıldı. Yani aydınlar(!) ne cahildiler ne de sadece psikolojik bir vaka idiler. Aslında bunlar üçüncü bir tavrın neo-temsilcileriydiler. Maalesef bu tip Türk (mü, değil mi pek bilemiyoruz) aydınlarının, bazılarının komplo dedikleri ama aslında tarihi kökleri olan büyük bir projenin çok minnacık, belki esamesi bile pek okunmayacak olan kuklalarıydılar. Dikkat edilirse “hain” falan demedim. Çünkü hem aydın hem kişilik bozukluğu bir arada olamayacağı gibi hem “aydın” hem de “hain”lik bir arada barınamaz. O halde bunlar “aydın” etiketi yapıştırılmış kişiler olduklarına yani “aydın” olmadıklarına göre geriye “kukla” olmak veya “kişilik bozukluğu” kalmaktadır.
Son yıllarda yayınlanan ve yayınlanmaya devam edilen Başbakanlık Osmanlı Arşiv belgeleri herkese, her görüşten insana açık hale getirilmiştir. Bu belgeler incelendiğinde bile, bahsedilse bahsedilse ancak bir Türk soykırımından bahsedilebileceği gerçeği ortaya çıkacaktır. Arşivlerde araştırmalar yapan birçok araştırmacıya ve eski Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu’na göre; Ermeniler sadece 1914`ten 1919 tarihine kadar 1 milyondan fazla Müslümanı katletmiş. Bu tarihten sonra da katliamın devam ettiğini ortaya koyan belgeler, 1914`ten önce 93 Harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus harbi sırasında Kafkasya`da öldürülen binlerce Ahıska Türkü`nü bu rakamlara dahil etmiyor. Aynı şekilde Ermeni zulmünden kaçmak isteyen iki milyona yakın ahalinin yarısının bu göçler sonucunda öldüğü de sözü edilen verilerin içinde değil. Dolayısıyla bütüncül bir rakamla bahsedildiğinde Ermenilerin kendi uydurma ve abartı rakamlarının dahi çok üstünde Müslüman’ı katletmiş oldukları ortaya çıkıyor.
Elbette örnekler bu kadarla sınırlı değil. Hemen kısa bir araştırmaya başvurulduğunda bile Türk’e yönelik katliam sayısı giderek artıyor. Yine Halaçoğlu’na göre Ermenilerin katliam örneklerini çoğaltmak mümkün, ancak toplamda ortaya çıkan sonuç bütün Ermeni tezlerini bertaraf etmeye yeterli. Başbakanlık Osmanlı Arşivi kayıtları 1914`ten 1919 yılına kadar 1 milyondan fazla Müslüman’ın katledildiğini, 1921`e kadar süren zaman zarfında da katliamların devam ettiğini ortaya koyuyor. Arşiv kayıtlarında ortaya konulan belgeler Ermenilerin toplamda yaklaşık iki milyon Müslüman’ı katlettiği tespit edilmiş durumda. Tabii bu rakam sadece arşiv kayıtlarında geçmiyor, yabancı ve yerli çalışmalarda da yerini buluyor. Amerikalı tarihçi Justin Mc Carthy, bir Ermeni soykırımının yaşanmadığını, aksine Ermenilerin Müslümanlara yönelik ciddi bir katliama giriştiklerini söylüyor. Rakamlar konusunu ise Mc Carthy, `ölen Müslümanların sayısı Ermenilerin sayısından daha fazla idi` şeklinde özetliyor.
Örnekleri dışarıda ve içeride Ermeniler tarafından öldürülen Türk devlet adamlarını, temsilcilerini de vererek artırmak bu yazının sınırlarını çok çok aşar. Merak edenler bu konuda yayınlanmış olan yüzlerce belge ve kaynaklara ulaşabilirler. Ancak bütün bunların neticesinde dense dense bir Türk soykırımı yapılmış olduğu söylenebilir.
Bütün bunlara karşılık dış güçlerin ve devletlerin çabalarını anlıyorum. Hatta Papa 16. Benediktus’un Ermeni piskoposlardan oluşan heyeti kabule hazırlanırken, Kardinal Kasper, Vatikan’ın 1915’teki olayları “soykırım” olarak nitelediğini hatırlatarak, “papa, Türklerin hoşuna gitmese de soykırım kelimesini kullanmıştır” (Radikal, 25 Kasım 2008) demesini de yadırgamıyorum. Çünkü bunlar zihniyetlerinin, devam etmekte olan Haçlı zihniyetinin ifadelerini dile getiriyorlar. Peki ya bizim bir grup aydına(!) ne demeli. Herhalde bunlara daha çok “yemek yediği tabağa tükürenler” denebilir…
Hadi bunlardan, bu “bir gruptan” da vazgeçtik. Üniversitelerimizde yüzlerce, binlerce aydın, yazarlarımız, düşünürlerimiz imzalar toplayarak, bunları dış dünyada ilgili yerlere, başka devletlerin mercilerine, kurumlara, kuruluşlara ulaştırarak topyekûn bir tepki vermede neden birleşemiyorlar acaba? Bu soru da benim bir türlü merak hanemden silinmiyor.
Bu konularda şahsi çok değerli araştırmalar, yayınlar yapılmaktadır. Özellikle son yıllarda yapılan bu çalışmaları elbette görüyor, takip ediyor ve çalışanları yürekten kutluyoruz. Ancak bütün bu çalışmalar, bu ürünler Türk aydınında henüz topyekûn bir tepki şuuru oluşturamamış ki bu birliktelik davranışını göremiyoruz. Bu birliktelik oluşturulamadığı sürece de yüz yıllık kinin saldırıları ısıtılıp ısıtılıp bütün dünyanın gündemine getirilebiliyor.
***