Hoş Geldi A-çı-lım!
Müjde!
Sabah kalktığımızda pırıl pırıl, günlük güneşlik bir ülke ile uyandık! Bütün ülke tarihinde ilk defa bu kadar rahat nefes alıyor!
Problemlermiş, sorunlarmış ne gezer? Hatta lügatlerden bu kelimenin çıkarılmasına bile karar verilmiş. Niye mi?
Çünkü;
Önce ülkenin ekonomik problemleri hiç mi hiç kalmamış. Her şey ama her şey halledilmiş artık. Mesela “yoksul”, “asgari ücret”, “gelir düzeyi düşük” lafları galu belada kalmış gibi gülünüp geçiliyor. İşsizlikten hiç kimse bahsedemiyor artık. Yok ki böyle bir problem bahsedilebilsin!
Öyle ya;
Memurumuzun dünyanın en ileri ülkelerinin memurlarıyla karşılaştırılması bile abes artık: Yılda iki ev, üç araba, iki yurt dışı tatili, on yurt içi tatili yapabiliyor artık! Çok eski zamanlarda kalan yüzde ikili artışlar bir masal gibi anlatılıyor. O zamanlara hiç kimsenin inandığı yok zaten.
Emeklilerimiz… Gerçekten emeğine alınlarının terini katanlar, gençliğini işinin başında tüketenler. Saygıdeğer büyüklerimiz… Geçmiş, geçmiş zamanlarda kalmış emekli hikâyelerine şaşırmadan edemiyorlar: Eski zamanlarda “Maaşını alırken banka kuyruğunda ölmüş” cümlesine inanmaları mümkün değil. Çünkü şimdilerde hizmet bizzat şahıslarına kadar götürülüyor. Aldıkları ücretle dünya turuna çıkabilecek ekonomik gücü çoktan aştılar! “Ekonomik kaygı” da ne demek?
Milli gelirden pay dağıtımı gayet adaletli ve hakkaniyetli dağıtılıyor!
İşçinin, köylünün, çalışanın ve bütün üreticilerin milli ekonomiye katkıları o kadar yükseldi ki “vergi”nin adı değiştirilerek “algı” kondu. “Zam” da sözlüklerden silindi. Çünkü devlet gelirinden vatandaşına pay dağıtır duruma geldi!
Haberleşme, ulaşım, aydınlanma, yakıt hizmetleri neredeyse bedava hale getirildi…
Yani anlayacağınız ekonomi konusunda milletin bir eli yağda, bir eli balda… Yakınmalar “bu kadar varlık da olmaz ki canım” boyutlarında sadece!
İki de bir hortlayan ya da hortlatılan “enflasyon canavarı” ebedi olarak ekonominin hayatından öbür taraflara yollanmış. Artık IMF amcalara fitre ve zekâtlarımızı veriyoruz! Yıldan yıla artık bunun için geliyorlar ülkemize.
Ya sağlık mı dediniz?
Bu da hiç sorulur mu canım…
Bütün ülkede sağlık alt yapısı, üst yapısı eksiksiz, problemsiz işlemekte! Anlayacağınız doktorlar da memnun hastalar da…
Aile doktorluğunu çoktan geride bıraktık. Sadece yaşayan her bireyin değil anne karnına düşmüş her bebeğin bile şahsi doktoru var artık! “Şu hastası olursan tedavide katkı sağlarım bu hastalık için ekonomik katkı sağlamam” ilkelliği de çoktan tarihe karışmış vaziyette! Bütün vatandaşlar hiçbir şart ve şurta bağlanmadan sigortasının desteğini alabiliyor! Herkesin cebi dolu olduğu için her yerde, her ülkede istediği zaman tedavi hakkını da elde etmiş durumda zaten!
Şehirleri, kasabaları bırakınız bütün köylerde bile alt yapı tamamen halledilmiş durumda! Bundan dolayı sağlıklı nesillerin sayısı en yüksek düzeye ulaştığından sağlık kurumlarına fazla ihtiyaç da duyulmuyor!
Eğitimi hiç sormayınız artık.
Bu kadar ekonomik refah düzeyine ulaşmış bir toplumda eğitim de elbette en yüksek düzeyde! Çok şükür böyle bir problemden de bahsedilmiyor… Yani eğitimin bütün kademelerinde ne her yıl yazboz ve politize tahtasına çevrilen programlardan ne de sınıfların kalabalıklığından şikâyet etmek mümkün değil! Okullar, derslikler mi dediniz? Buralar ülkenin bütününde çağın en son teknolojileri ile donanmakla kalmamış bütün eğitimciler de bunları kullanabilecek bilgilerle donatılmışlardır! Öğretmenlerin mesleki, ekonomik, sosyal hiçbir sıkıntısı kalmamış durumda! Öyle “bir şey olamazsam öğretmen olurum” hikayesi anlatılmadığı gibi her okul mezunu da öğretmen olamıyor. Öğretmenler ve idareciler politik görüşlerine göre değil niteliklerine, mesleki yetenek ve yeterliliklerine göre atanmaktadırlar! Öyle bırakınız her hükümet değiştiğinde değil aynı hükümette bile bakan değiştiğinde değişen politikalar da tarihi mezarlıkta yerini almış durumda! Artık hangi siyasi gelirse gelsin ülkenin bir eğitim politikası var! Bu politika üzerine eğitim geliştiriliyor!
Büyük küçük bütün yerleşim birimlerinde okullar adına yaraşır birer eğitim yuvaları konumunda! Çocuklar, gençler barış, huzur ve bir sevgi atmosferi içerisinde yaşıyorlar! Eğitim “eğitim” olalı, okullar “okul” olalı, öğrenciler “öğrenci” olalı böyle bir eğitim düzeyi ne yakalandı ne de yaşandı! Üniversite sınavlarına giren lise mezunlarının binlercesi de öyle sıfır falan çekmiyor!
Ya üniversitelerimiz?
Parmakla bile gösteremezsiniz buralarda var olan problemi! Alt yapı, araştırma laboratuarları, enstitülerin ihtiyaçları gibi bir eksikliği hiç birinde gösteremezsiniz! Bütün yurt sathındaki üniversiteler akademik personel ihtiyacı açısından da aynı oranda yeterli konumdalar! “Türkçe bilim dili olmaz” diyen ya da düşünen garabetlerden de bahsedemezsiniz. Çünkü sadece sömürge ülkelerine mahsus bir anlayışla bilim yapanlara önce falan dili tarzanca bir şekilde öğrenme ya da barajı geçme zorunluluğu, dayatması da çöplüğe fırlatılmış durumda! Hangi bilim dalında çalışırsa çalışsın önce Türkçeyi geçme barajı konulmuş.
İdeolojiler üstü “bilim” yapılan ve üretilen yerler! Falan filan görüşü temsil etme gibi ilkellikten çok uzaktalar. Çünkü onlar sadece bilim üretiyorlar. Hem artık dünyadaki nitelikli ilk yüz üniversite arasına üniversitelerimizin yarısı girmeyi başarmış durumda!
Bu eğitim sisteminden yetişenler hür ve farklı düşünüyorlar ama ayrılıkçı, bölücü, yıkıcı kelimeler zihinlerinden bile geçmiyor! Önce görev, çalışma ve üretme ilkesi bütün kişilerin davranışlarında gözlemlenebiliyor! Eğitim elmas çağını yaşıyor!
Sadece ekonomi, sağlık, eğitim alanında değil toplum ve birey hayatının bütün alanlarında sadece problemsizlikler problem gibi görünüyor o kadar! Kültür, bilim ve sanatta bile dünyanın ilk üçü arasındayız! Sıradan bir kitap bile ilk baskısında yüz binin üzerinde basıyor ve üç aya kalmadan satılabiliyor. Otobüste, metroda, metrobüste, trende, tramvayda, kahvede, parkta kimi görürseniz elinde bir kitap var. Kitapsız tatili hiç kimse düşünmüyor. Her Türk ailesinin evinde mutfak gibi, oturma odası gibi muhakkak bir de kütüphane var! Gelinlik kızların çeyizlerine bir de kütüphane eklenmiş durumda! “Hediye” deyince artık akıllara kitaptan başka bir şey gelmiyor! Belirli günler, anma toplantılarının her biri bir kitap şenliği havasında yaşanıyor!
Hiçbir büyük şehrimizde gecekondu mahalleleri kalmadı artık. Hem eskisi gibi sel baskını, trafik keşmekeşi gibi bir tek bile bir problem de gösteremezsiniz! Her şey ama her şey çözülmüş durumda!
Sokaklarımızda ne kimsesiz çocuklar, ne parçalanmış aile çocukları, ne tinerciler ne de dilenciler var? Sosyal yaklaşım anlayışı bunları çözmüş durumda! Kundakçılar, kapkaççılar karanlık çağların kavramları içerisinde yerini almış. Çünkü bunlara da çözüm getirilmiş ve çoktan uygulamaya konularak mesele bıçakla kesilir gibi halledilmiş!
Eee… Daha ne istiyoruz, belamızı mı?
Olur mu, hiç problem olmadan da yaşanır mı?
O halde muhakkak bir şeyler yapılmalı!
Peki, her türlü problemden azade şimdi ne mi yapılıyor?
Sıkıntı arıyoruz sıkıntılar… Problem arıyoruz. (Kusura bakmayınız “bela arıyoruz” der gibi…)
Neredeyse az kalsın problemsizlikten çatlayacaktık. Oh be! Nihayet sonunda bulduk da bu işten de kurtulduk… Şimdi tek problemimiz nedir, biliyor musunuz?
A-çı-lım!
Bulduk ya artık bir problem. Evvel Allah bunu çoğaltmayı da başarabiliriz! Filan, falan, feşmekân açılımı! Ekleyin gitsin ardı ardına. Bir dizi olsun, on dizi olsun. Dizilere çok meraklıyız ya! Ne de olsa başka hiçbir problemimiz yok çok şükür! Kala kala bir tek şu “açılım”ı da pek fazla açılıp saçılmadan çözmeye kaldı işimiz!
Müjdeler olsun!
Açılın! Açılın!
Hoş geldi a-çı-lım!
*