Tezgaha Davet
“Kurduğum tezgâha, kurgulanan tezgâha buyurunuz!”
“Hazır dünyalar kurguladım hangisini istersiniz? Romantik milliyetçilik(!) mi, folklorik Müslümanlık(!) mı, kapitalist komünistlik(!) mi? İster bireysel, ister sosyal, isterseniz kurumsal faşizmimiz de var!”
“Bundan sonra zahmet etmeyeceksiniz! Sizler için düşündük sizler için yazdık! Sizler için sizleri oynatıyoruz! Bu sözümüzde yalan yok. Etiketler gerçeği yansıtıyor.”
“Komplolusu, mafyalısı, derin ilişkileri bol olan filmlerim de romanlarım da var! Çok satanlar bunlar, çok satanlar! Korsanlısı korsansızı… Hangisini isterseniz?”
Bu cümleler bir sokak satıcısının ağzından ya da bir pazarcı esnafının ağzından duyulan bazı cümleleri çağrıştırabilir bizlerde. Ama durum daha da farklı anlayacağınız gibi… Pazar yerleri farklı, tezgâhlar daha da farklı…
Nasıl mı? Anlatmaya çalışayım:
Bir karmaşa içerisindeyiz gibi. Belkide “gibi”si fazla… Öyle bir karmaşa ki bireyin hayatından grupların, toplumların, milletlerin ve hatta bütün bir insanlığın kurgulanan bir dünyaya doğru götürüldüğünü görür gibi oluyorum. Falan, filan türü uyuşturucuların bağımlılığına karşı mücadele verilirken “yumuşak g”li bir bağımlılığın farkında değiliz gibi… Şimdilerde bunun adı kurgulanan dünyaların peşinden koşma bağımlılığı… Kurgulanan dünyaların içinden çıkamama bağımlılığı…
Kurgulanmaya çalışılan bu dünyada komplo, film, mafya, derin ilişkiler, magazinleştirme, günü kurtarma hep pompalanarak prim yaptırılmaya çalışılıyor ve yapıyor da.
Komplo, insanın insanla ilişkilerinde, insanın kurumla ilişkilerinde, aile fertlerinin birbirleriyle ilişkilerinde, dolayısıyla bireyin amiriyle, amirin astla ilişkilerinde tek dayanak noktası durumuna getirilmeye çalışılmakta. Örnek mi?
Evinde çocuğundan su isteyen baba ona yarın şunları şunları alacağım sözü veriyor. Eğer suyu getirmezse alacaklarından mahrum edeceğini söyleyebiliyor. Amir memuruna falan işi yaparsa ödüllendireceğini; memur amirinden izin koparmak için onun bir hatasını hatırlatmayı kendilerine görev addedebiliyorlar. Ya da “Ben senin falan tarihte neler yaptığını çok iyi biliyorum.” Bir nevi şantaj… Yani bu şu demek oluyor; “Şimdi bana dokunma ha! O tarihlerde sen neler yaptın, ben sesimi çıkarmadım. Şimdilerde de sen bana sesini çıkaramazsın.” İnsan ilişkilerindeki bu ve benzeri ilişki çürüklüklerine, kokuşmuşluklarına dikkat!
Komplo olmadan işler yürümüyor ya da yürütülemiyor. Eğer işler yürüyorsa bunu aksatmak veya durdurmak için yine komplo devreye sokulması gereken denizdeki yılan gibi bir gerçek. Kurtulmak için, yaşamak için, yaşatmak için ve hatta yaşatılmak için komplonun bin bir yüzü devreye girebiliyor:
Komplo, hayatın işleyiş çarklarında kendine yer bulmuş, olmazsa olmazlardan bir güç gibi… Öyle ki bütün değerleri önüne katıp sürükleyebiliyor.
Sevenin sevdiğini elde etme çabası ve elinde tutma aracı komplo…
Ağlarken ve ağlatılırken gülme krizlerinin adı komplo…
Yalanı kapatmanın, yalancıya prim vermenin, yalancı olmanın, doğruyu lügatlerden silmenin, eğriye kul olmanın ve bunu ihtiyaç olarak hissetmenin adı komplo…
Başkaları tarafından kurulan tuzakta, bireyin kendine attığı kazıkta, içine haram katılan her azıkta komplo kokuyor. Komplo, bir anlamda bireyin kendini aldatış hikâyesi ile yüzleşmekten kaçışıyla bir türlü içinden çıkamadığı loş girdaplar karmaşası. Kendisi için kurgulanan, sanal sandığı gerçekler dünyası…
Öyle değil mi?
Sanatta, edebiyatta komplo teorilerinin kurgulandığı kitaplar daha çok satanlar listesinin başında yer almıyor mu? Okunuyor veya okunmuyor ama yayıncılar dahi komploları anlatan kitapların yayınlanmasına öncülük tanımıyorlar mı?
Programlar kurgulanan hayatları ve komploları dillendirirse daha çok ilgi görmüyor mu?
İlim adamı ya da ilim adamı sıfatlıların ürettikleri ve ürünlerinden çok magazinleştirilen hayatları daha çok dikkat çekmiyor mu? İlimmiş, sanatmış, edebi veya değilmiş buna kimler bakıyor?
Zaman zaman paslı tenekelerin altın suyuyla yaldızlanarak piyasaya sunulmasından öte bunların bile bile alıcı bulması da ayrı bir sosyo patolojik durumu ortaya çıkarıyor. Toplum yapısındaki değerlerde değişmeler olduğu gibi galiba “kıymetler” ve “kıymet verilenler”de de ya anlam kayması ya da kıymetler sapması oluyor. İşte bütün bunları yine teknolojiyi de kullanan seyyar kurgulamalar sağlıyor.
Filmlere giydirilen mafya yaşama biçimi giderek seyredenlerin ve dolayısıyla toplumun çoğunluğunu saran bir yaşama şekli haline gelebiliyor. Çeşitli kişi, kurum ve kuruluşlarda bu yaşama biçimlerinin yansımalarını “derin ilişkiler”in basına yansıyabildiği ya da bizlere yansıtıldığı kadarıyla açıkça görebiliyoruz. Ancak bütün bunları göstermek de, ne kadarını göstereceğine karar verme tekeli de yine bu karmaşa ürünlerinin tekelinde… Yine bu kurgulanan dünyanın sınırları içerisinde…
Birey ve toplum hayatında devam ettirilmek istenen karmaşanın bir başka ayağını “insan” ve toplum hayatını magazinleştirme faaliyetleri oluşturuyor da denebilir. İnsanı ya da insanları magazinleştirme, bir bakıma onu “sürü”ye katılmaya uygun hale getirmeye hazırlamaktadır. Artık gerisi kolaylaşacaktır. Çünkü bundan sonra birey olarak “insan”ın savunduğu, sosyal ve sorumlu varlık olarak insanların oluşturduğu toplumun yaşama gayeleri için sahip olduğu cepheleri birer birer düşecek demektir. Bunun bir düşünce değil görünen ve yaşanan somut bir “gerçek” olduğu tespit edilmiş ve edilmeye de devam edilmektedir. Çünkü bu sosyal vaka henüz sonlanmamış varlığını devam ettirmektedir.
Günü kurtarma ve kurgulanmaya çalışılanı hep güncelde tutma sağlıklı insana ve sağlıklı topluma saldırının yumuşatılmışlıktan öte “yumuşak g”leştirilmiş bir hali olduğunu anlamamak mümkün değildir:
Bilinen bir gerçek olduğu kadar bilinen bir kuraldır ki Türkçede “yumuşak g (ğ) ” harfi hiçbir kelimenin başına gelmez. Ancak görüyoruz ve yaşıyoruz ki ülkemizde yani Türkiye’de “yumuşak g”leştirilmiş komplo, film, mafya, derin ilişkiler, kitaplar, magazinleştirme gibi anlayışlar hep başlar da yer alabiliyor. Haberlerden çok en kötüsü sanatta, edebiyatta, bilimde bu “yumuşak g”lerin hep başta yer alması… Sıralanacak birçok sebebin yanında en çok “duygusal (!)” sebeplerden olsa gerek ya bu durum gündeme getirilmiyor, getirilemiyor ya da “derin ilişkiler”den çok her saniye yüzümüze çemkiren “magazinleştirme” buna pek fırsat vermiyor. Magazinleştirme bir durumu, bir olayı, bir kişiyi “gündemde” tutmasını başardığı kadar bunları hemen unutturmayı da başarabiliyor. Bireyin ve toplumun hafızası sanki bunlar… Magazinleştirme toplumun hafızası rolünü üstlenmiş durumda gibi…
İnsan olarak fert düşünmediği ve sorgulamadığı takdirde onun yerine kurgulanan düşünceler seyyar tezgâhlarda, hem de en alasından(!) tüketiciye sunuluyor. Bunlar alıcı bulduğu sürece de sunulmaya devam edilecektir.
***