Tarihi Edebiyatın Hafızasına Kaydetmek
Edebiyat üzerine teoriler aktaracak değilim. Ancak diğer sosyal bilimlerle olduğu gibi edebiyatın tarih ile de yakın, tabir yerinde ise bazen iç içe, hatta omuz omuza bir ilişki içerisinde olduğu da söylenebilir. Bu durum birbirinin külüne muhtaç komşular misali gibidir şeklinde ifade edilirse de yerindedir. Ancak “Edebiyat Tarihi” ile tarihi, tarihi şahsiyet ve vakaları edebiyatın hafızasına bir edebiyat ürünü olarak kaydetmenin ayrı alanlar olduğunu da işaret etmek isterim.
Ortaylı’nın aktardığına göre (Tarihin İzinde.s.137) “Balkan Savaşından sonra ‘Ne olur bu Türkler bu savaştan sonra?’ demişler. Ernest Renan ‘Türkler bunu unutturmayacak bir edebi güce sahip değil. Hakikaten bunlar bunu aşabilecek, bunu bir kine çevirebilecek, bir hafızaya döndürebilecek milli bir edebiyata sahip değiller’ demiş.” Renan, bu sözünde çok haklıdır. Türkler kendilerine yapılan hiçbir şeyi “kine çevirme” gibi bir çaba içerisine girmedikleri gibi böyle bir durumu da düşünmemişlerdir. Hatta daha da ileri giderek kendilerine yapılan zulümleri, haksızlıkları affetmeyi ve unutmayı seçmişlerdir. İşte bundan dolayı edebiyat ve sanat eserlerinde bu millete yapılan zulümler bir hafıza olarak kaydedilmemişlerdir. Elbette bunun acı sonuçları, neredeyse aradan asırlar geçmesine rağmen Türk Milleti’nin kendisine çektirilmiş ve çektirilmeye de devam ettirilmektedir.
Kin tutmamak nasıl ki Türk Milleti’nin olumlu bir özelliği ise, kendi milletine yapılanları veya insanlığa katkıları edebiyatın hafızasına kaydetmemek de Türk yazarının büyük bir eksikliği olmuştur. Bu eksiklik biraz da edebiyatın gücünü ya dikkate almamak ya da önemsememekten kaynaklanmıştır. Oysa sanat, madde ve manâ planının birleşmesiyle meydana getirilen en tesirli güçlerden biridir. Edebiyata da bu güçten büyük bir pay düşer ki, buna edebiyatın gücü diyebiliriz. Edebiyat, milletlerin gelecekte ilim ve teknolojiye bakacağı gözlüğü, kendi gücü sayesinde takar. Bir milletin geçmişten geleceğe doğru köklü kenetlenme halkalarını, aynı dayanışma duygularını paylaşmasını, aynı kültür havasını teneffüs etmesini, edebi eserlerle daha sağlıklı ve sürekli bir şekilde temin etmek mümkündür. Geçmişten günümüze yazılı edebiyat ürünlerimizin, milletimiz içerisinde birlik ruhu uyandırıp daha da canlı hale getirdiklerini biliyoruz.
Sanatın tesiri, şekillendirilmesi, yönlendirmesi ve kültür taşıyıcılığı kısa zaman içerisinde fark edilmediğinden, edebiyatın gücü de sathî bir bakışla görülmeyebilir. Fakat uzun zaman dilimleri arasında, uzak ve yakın geçmişte edebiyatın gücünü fert ve toplum hayatında açık bir şekilde görebiliriz. Edebiyatın, anlamı içinde düşünüldüğünde, birleştirici, disipline edici, eğitici, kolektif şuur oluşturucu ve bu şuuru aksiyona dönüştürücü olmak gibi bir çok gücü vardır. Bu güçten tarihi hakikatleri saptırmak ya da lehlerine bir propaganda vasıtası olarak kullanmak isteyenler çok iyi yararlanırken, Türk yazarı mevcudu tespit etme adına bile eksiklikler içinde olmuş denebilir. Son yıllardaki bazı çalışmalar bu değerlendirilmenin dışında tutulabilir.
Zamanımızda 1915’leri kendi lehlerine canlı tutmaya çalışanların isyan işaretleri aslında 1890 öncesine dayanır. O yıllarda Anadolu’nun birçok yöresinde isyan girişimlerinde bulunan, bazılarında kendileri açısından başarılar da elde eden Ermeni komitecileri 1915’leri aslında çeyrek yüzyıl öncesinden hazırlamışlar ve temellerini atmışlardır. Komitecilerin bu hareketlerinin beslenmesinde Anadolu’nun birçok yöresine kurulmuş olan Amerikan Misyoner okullarının büyük payları olduğu tarihi belgelerin gösterdiği bir hakikattir. Buna rağmen gerek sözde araştırma-inceleme kitapları gerekse roman, tiyatro, sinema çalışmaları ortaya koyarak neredeyse bütün dünyayı aleyhimize çevirme girişimleri semeresini vermiş ve vermeye de devam etmektedir. Türk yazarı, sanatçısı ve yapımcısı ise hak ve hakikat cephesinde yer aldığı bir konuyu, sözde Ermeni soykırımı meselesini eserlerine taşımaktan genelde uzak kalma tercihini devam ettirmektedir. Bu durum belki Türk Milleti’nin içinden çıkan Türk yazarının, sanatçısının affetme ve büyüklük yanlarından biridir. Bu şekilde yorumlar yapılabilir. Ancak karşıda acımasızca ve çağın çok kollu saldırılarıyla karşı karşıya bulunulduğu düşünüldüğünde en azından bir savunma mekanizması, kendini koruma içgüdüsü olarak edebiyat ve sanat eserlerinde iftira konusunun gerçek boyutlarıyla işlenmesi, kayda geçirilmesi de yadırganmamalıdır.
Köklü tarihi geçmişi olmamasına rağmen ortaya konan edebiyat eserleri, yapılan filmler ile kendilerine tarih oluşturma çabası içerisinde olan ve bunda da başarılar kaydeden ülke artık dünyayı yönetme ve yönlendirme gücünü kendinde görebilmektedir. Elbette bu durumda sadece edebiyatın payının tek başına olduğu söylenemez. Fakat yine de edebiyat bir hafıza ve aynı zamanda propaganda aracı haline getirilmekle hanelerine artılar yazılabilmektedir.
Tarihimizi sorgulama meraklıları en azından işaret ettiğimiz durumu hafızalarının bir kenarına not etmelidirler. Elbette edebiyatçılarımız da eserlerine…
Tarihimizi sözde sorgularken, kendimizi başkalarının yargılamasına fırsat verme tuzağına düşürülüyoruz. Ya da çarpık ve çarpıtılmış yaklaşımların gözlüğü ile bakma gafletini gösteriyoruz. Evet “tarihimizle yüzleşelim”, “tarihimizi sorgulayalım” ama içindeki tuzaklara dikkat ederek. Bize sunulan dayatmaları fark ederek…
***