Bugünlerde Çınarlı’yı Okumak
Yeni nesil, yani yirmili yaşlarını yaşayan gençlik onu ne kadar bilebilir, bilemiyorum. Belki edebiyat hocaları dergilerden bahsederken adı gibi Hisar olan bir edebiyat dergisinden ve bu dergide yazanlardan bahsetmişse, muhakkak Mehmet Çınarlı’dan da bahsetmiş olmalıdır. Merak edenler 18 Ağustos 1999’da kaybettiğimiz bu şair hakkında çok geniş bilgilere ulaşabilirler elbette. Ancak biz onun özgeçmişinden ziyade sanki bugünlerimizi işaret etmiş olan bazı şiirlerinden, “Bir Yeni Dünya Kurmuşum” adındaki şiir kitabından örnekler vermek istiyorum. Ayrıca bugünlerde, içinde bulunulan zor zamanlarda Çınarlı’yı okumakta da yarar görüyorum.
Şair vardır, içine gömülmüş, kendi dertlerinden, tasalarından başka kimseyi görmez. Varsa yoksa “ben”i önem arz eder, onu görür onu yaşar. Varsa yoksa şiirinde hep kendisi vardır. Yani bu gibilerin aşkı bir türlü Leyla’dan Mevla’ya ve aynı zamanda “vatan sevgisi imandandır” ölçüsüne bir türlü yükselmez, yükselemez. Oysa Mehmet Çınarlı gibi şairler çağlayanlar misali sevgilerini ifade ederken de duygularını sadece bu ifadeler içerisine hapsetmez. O kendisini aşar, insanını, insanının içinde bulunduğu sosyal dertlerini dert edinir. Buradan da memleket sevdasına kanatlandırır şiirlerini. Memleketi idare edenler üzerinde yoğunlaştırır duygularla süslenmiş fikir yüklü mısraını. Onun için “Bugünlerde Çınarlı’yı Okumak” diyorum ya…
Çınarlı’yı okumak, şiirlerindeki bazı mesajları günümüzde de hatırlamak demektir. Çınarlı’yı okumak içinde yaşadığımız şu zaman olayları ile değerlendirmekten de uzak kalamamak demektir. Onun mısraları hak terazisini tutan bir şair olarak zamanımızda da haykırmaktadır. Bu haykırışta bir gürültü değil ses, söz ve hassas bir ruhun duygu yüklü fikirlerini görmemek mümkün değildir. Çınarlı zamanına bakıp ileriyi çok isabetli bir şekilde işaret eden ender şairlerimizdendir.
Çınarlı’nın öncelikli derdi, tasası “insan”dır. İnsanın kendine, insanın diğer insanlara karşı olan davranışlarıdır. Bu davranışlardaki tutarsızlıklar, yalanlar, dolanlar onu hep mutsuz eder. Davranışlarıyla kendini, yaratılış gayesini inkâr eden insanlara seslenir zaman zaman. Şeytanla gerdeğe girip cinlerle oynaşan insanları çok iyi tanır. Bunların, daha doğrusu bu tayfaya dâhil insanların dostlarına dost görünüp düşmanla anlaşmasını da gözlemlemiştir. Yinede bu durumlara şaşırmadan edemez. Çünkü bir defa “riya”nın düşmanı ilan etmiştir kendisini. Çukurun bir seviye ifade ettiği çukurdan da aşağı düşen davranışlar sergileyenlere “Gücünüzün yetmediği yerde haksever kesilir / Dişinizin kestiğine nasıl gaddarlaşırsınız “ diye sorar. Cevabını alamayacağını bildiği halde sorar. Kendi sorusu karşısındaki sus pusa yine doğru teşhisini kendisi koyar: “Yardımınız gerektiği zaman yaklaşılmaz olur; / Çıkar kokusu duyunca sokulur, sırnaşırsınız”. Şaire göre böyle davranışlar insan olan insana hiçbir zaman yakışmaz, yakıştırılamaz. Onun için öfkelenir, coşar ve sonunda sorumluluğunu bilen insan olarak bir şair diliyle seslenir. Kelimelerinin isyan bayrağını yükseklere kaldırarak dalgalandırır: “İstisnalar bulunmasa cinsimi inkâr ederdim/ Ne hakla “insan” adını kabullenir, taşırsınız “.
Bu kelime pek kullanılmaz oldu son yıllarda. Hoş! Benzer çağrışımları olan kelimeleri de ötelemeye çalışıyorlar ya… Çınarlı “Memleket” der, memleket… “İnsan”ın davranışlarıyla bu derece pespayeleşmesi onun şair ruhunu kanatmakla kalmaz. Bu tür içerisinde mütalaa edileceklerin “memleket” meselelerine nasıl bakacakları ve baktıkları da onu kaygılandırır. İşaret etmiş olduğu insan tiplerinin ne söylerlerse söylesinler, hangi hazin sonu hazırlayacaklarını çok iyi bilmektedir. Çınarlı bunların “Özgürlük”, daha fazla “hürriyet” diyerek nerelere vardıklarını da görmektedir. Öyle ya şimdilik rahat bir vatan parçasında içi bir türlü doldurulmayan bu kavramların nutuklarını atmak kolaydır. Ama bu kolaycılık içinde sarhoş olanlar şair Çınarlı’nın fikri öfkesinden kendilerini kurtaramazlar. O, bu türlere “Şehit kanıyla sulanmış hazır bir vatan buldunuz; / “Hürriyet” deyip, en iğrenç çıkarlara kul oldunuz” diye haykırmaktan çekinmez… Şehit kemiklerinin sızlatıldığı da yine bu topraklardır maalesef. Memleketçi şair “hürriyet” adına, şimdilerde de nesebi belirsiz bazı kavramlar adına memleketin nerelere sürüklendiğini görür ve bunları uyarmaktan geri duramaz ve der ki; “Memleket elden giderse, davullar, zurnalar çalın; / Bu büyük başarınıza (!) ödül verirlerse alın.” Görülen odur ki zamanımızda ödül de verilmekte paye de verilmektedir. Belki karşılamak üzere göremediğimiz kırmızı halılar da serilmektedir. Yeter ki canım memleket lime lime ayrılsın, huzur her bir metrekaresinden kovulsun… Böyle bir şeyi arzulayanlar var mı gerçekten?
Şair Çınarlı’nın gördükleri ve yaşadıkları şair ruhunu çok etkilemiş olacak ki “Çağlar boyu inanılan şeyler birer masal gibi / Tükendi yolların ucu, göründü suların dibi” derken bir tükenişi, bir bitişi yaşar gibidir. Görüyoruz ki zamanımızda da bazı değerler aşındırılmaktan öte çöp sepetine atılmaya hazırlanmakta gibi. Bu davranışların öncelikleri sergilenebiliyor ekranlarda… Aşkı ve imanı duyacak bir yüreğin sahibi olduğunun farkında olan şairin umudu ülkesi söz konusu olunca yeniden ayaklanır. Ülke pırıl pırıl olmalıdır ona göre. Çünkü “İsler, dumanlar ülkesi olmaz benim yerim, / Hür dağların havasını almış ciğerlerim” der ve ardından da “ Hiç durmadan çalınsa da en kirli şarkılar, / Kalbimde bir pınar yine hep tertemiz akar” diyerek şair yüreğinin zenginliğini ortaya dökmekten çekinmez. Çekinmez ama ülkenin “isler ve dumanlarla” boğulmasına da razı olmaz. Bunun için memleketi idare etmek büyük önem kazanır. Memlekete karşı bu insanların davranışlarını mercek altına alır. Sanki “daha ne istiyorsunuz?” der gibi bir hatırlatma yapar: “Verdik balın süzmesini, sütün kaymağını size / Bilginize bel bağladık, inandık sözlerinize” derken de gizli bir aldatılmışlık hissini edebi bir lisanla hatırlatır. Ancak hatırlamakta direnen, bir türlü hatırlamak istemeyen bunlara “Onlar” başlıklı şiirinde; “ Bir silkinişte ülkeye peygamber oldular,/ Çektik, bütün günahları yüklettiler bize ” diyerek, bu milletin zaman zaman şahit olduğu önemli bir davranış kalıbını da ortaya kor. İnsanları zıvanadan çıkaracak bu davranış kalıbını biraz daha açıklama ihtiyacı duyar ve “onlar”ın neler yaptığını; “ Bin bir düzenle saygıyı, imanı öldürüp, / İnkârı, kini, şüpheyi devrettiler bize” mısraında dile getirmekten çekinmez. Şairin de sabrının sırırları vardır. Görür ki bu sınırlar zorlanmaktan öte yıkılmaya çalışılmakta. İşte bunun üzerine de “artık yeter be!” dercesine; “Bizsiz ayakta durmaya yetmezdi güçleri, / Her gün bizimle güçlenerek, yettiler bize” demekten vaz geçmez.
Desteksiz atıp tutmalar, yağıp gürlemeler Çınarlı’ya bomboş gürültüler olarak gelir. Ancak bunların yine de kötü bir “iz” bırakacağını bilir. Bilir ki bir “iz” bile zamanla kötü çatlaklar ve ayrıştırmaları arkasından getirebilir. Bunun için çok önemli bir sorunun ardından güçlerini nereden aldıklarını da üzerine basarak işaret etmekten geri duramaz: “ Memleket elden giderse kalır mı hürriyetiniz? / Yalnız bu şanlı bayrağın altındadır kudretiniz.”
Rahmetli Çınarlı’nın bugünlerde en çok okunması ve de hatırlanması gereken mısraı da şu olsa gerek. Eh ne diyelim arif olanlar anlayacaktır herhalde:
“Ektiniz kin tohumları, açtı hainlikler çiçek, / Memleket elden giderse, çizme yalamak düşecek.”
***
Çarığa Mest Demeye Devam mı?
Hemen hemen bütün eserlerini okuduğumda o güzel anlatımının şelalesini duyduğum ve hissettiğim Cengiz Aytmatov’un Türkiye’deki telif haklarının ödenmemesi ile ilgili birkaç cümle yazmış ve destek görebileceğini sanmıştım. Büyük bir hayal kırıklığına uğradığımı söyleyebilirim. Maalesef hiçbir yaprak oynamadı. Tabir yerinde ise “gık” bile çıkmadı. Galiba rüzgârsız günlere, zamanların kulaklarını kapadığı anlara rastladık. Ya da böyle bir duruma, haksızlığa kendimizin mi uğraması gerekiyor acaba, diye de kendi kendime sordum.
“Neyse…” deyip geçmek için kapağında 35.baskı yazılı bir yazarımızın(!) romanını alıyorum elime. Şöyle rahat rahat okuyup bir aymazlığı, bir vurdumduymazlığı unutmak istiyorum. Açıkçası edebiyata kaçıp edebiyatla dinlenmek istiyorum. Bu vesileyle belki umursamazlıklardan, aymazlıklardan uzaklaşabilirim diye de düşünüyorum. Beni kıran, yaralayan hassasiyetlerime de şimdilik boş vermeyi seçerek kitabın kapağını açıyorum.
Burada bir parantez açarak şu açıklamayı yapma ihtiyacı duyuyorum: Hiç kimseyle ya da kurumla bir problemim olmadığı için bahsedeceğim kitabın ne adını ne de yazarını veremeyeceğim. Bilenler bilecektir zaten.
Okumaya başlıyorum kitabı… Kapağında 35.baskı yazan kitabı okuma gayreti içerisindeyim. İlk önce tashih hataları olabileceğini düşündüğüm - 35. Baskıda bile- bozuk cümleleri görmezlikten gelerek geçmeye çalışıyorum. Kitabın devam eden sayfalarında gülünç anlatımları seviye düşüklüğü olarak görmemeye çalışıyorum. “… Suratları oluk oluk akan ter yığınlarının buharlaştığı tencereyi andırıyordu” cümlesiyle sabrım taşmaya başlıyor. Bilemiyorum sizler böyle bir tencereye şahit olduysanız ne olur beni haberdar ediniz… Daha sonra araba yerine arabacının kiralandığını ifade eden cümleler, askerin askere “buse kondurduğunu” dile getiren cümlelerin yanında bilinen bazı tarihi kavramların belirgin şekilde yanlış yazılması sabrımı taşırıyordu ama 35.baskının hatırına kitabı bitirebildim. Kurgulamasından, zamanı doğru kullanıp kullanmamasından bahsetmiyorum artık. Samimi olarak ifade ediyorum ki ilk defa bir kitaba harcadığım zamanıma acıdım. “Galiba bu tür kitaplar okuma düşmanlığı oluşturuyor” diye düşünecek oluyorum ama kapağındaki 35.baskıyı görünce bundan vazgeçiyorum. Gerisini siz anlayınız…
Çok değerli müzisyenlerin çığlıklar kumkumasında boğulmaya ve unutturulmaya çalışıldığını, gerçek bilim ve düşünce adamlarımızın medyatik maskelerin gerisine itilmeye çalışıldığını biliyor ve farkındaydım. Çoğu ideolojilerin, belirli gurupların mensuplarının kendi bayraklarını kendileri çizerek dalgalandırdıklarını da biliyordum. Ancak böyle bir kitabın yurdumuzda, hem de çok az okunduğunu söylediğimiz ülkemizde baskı üzerine baskı yapabileceğini, yani okunabileceğini hiç tahmin edemiyordum. Yanılmışım…
İşte bu hassasiyet ve sıkıntı içerisinde düşünürken yine de zamanlar ötesinden bir ozanımız imdadıma yetişiyor:
Dertli’ya çıkar mı bu işin ucu
Şimdi fark eden yok altunu tuncu
Evvel beğenmezdin mesti papucu
Dedirdin çarığa mest kara bahtım.
“Kara baht” değil ama “kara medya”, en azından böyle reklamlar yoluyla bize “dedirtme “ rolünü üstlenmiş durumda değil mi? Ya da kimliğinizde belirli bir gurup, birilerine ya da bir yerlere “taraftar” olma gibi bir özelliğiniz yoksa çabalarınız atıl bırakılmaya mahkûm edilebiliyor. Yok, eğer kendinizin değil de bir gurubun, sözde düşünce markalarının “adamı”iseniz örnekte olduğu gibi yaptığınızda ve yazdığınızda daima bir keramet aranacaktır.
Hala dayatmalarla, cilalı ve renkli reklamlarla aldatmalar sürdürülmekte... Hatta ve hatta ideoloji ve çeşitli “grup” bağnazlığı ve bakış açılarıyla “birileri”nin yazdıklarını kapış kapış alacak (belki okuyacak) diğer değerleri ötekileştirip saf dışı edeceksiniz. Sonra da oturup neden dünya çapında fikir, düşünce, araştırma, sanat eserleri ortaya konulmadığını saf saf soracaksınız…
Çarığa mest demeye devam edildiği sürece bu sorgulamanın hiçbir zaman hak edilmediğini önce sorguya çekmemiz gerekir herhalde…
Birileri ve bir yerler duyacak mı sesimizi?
***
Edebiyatın Ferman Edicileri
“Dokunsa da zülfü yâre, bu yazı aslı gibidir.”
Yıl 1984… Edebiyatla, sanatla, şiirle uğraşmaya başladığım yılların üzerinden sekiz on yıl geçmiş. Bazı gazete ve dergilerde yazılarım yayınlanmaya devam ediyor. Köyde öğretmen olmanın avantajlarından yararlanarak hep okuyorum. Abone olduğum en az yedi, sekiz dergi postadan geldiğinde sevincim bir başka oluyordu. Dergileri okumayı bitirince kitapları okumaya devam ediyordum. Ancak kalem erbapları ile tanışmayı istemek de hayallerim arasındaydı. Zaman geldi o da oldu. Meşhur ya da pek tanınmamış olan birçok şair ve yazarla tanışma fırsatım da oluyordu.
Kitap ve dergilerde imzalarını gördüğüm bazı yazar ve şairlerle tanışmak, onlarla sohbet edebilmek önceleri beni heyecanlandırıyordu. Konuşmaktan ziyade dinlemeyi tercih ediyordum. Farklılıklarını, orijinal düşünceleri yakalamaya çalışıyor, onlardan faydalanma yolları arıyordum. Bazı sanat ve düşünce tespitlerine kendimce yorumlar ekleme gayretindeydim. Kültür ortamlarından uzak olduğumdan mı nedir, böyle bir ortamı yakaladığımda kaçırmak istemiyordum.
O dönemde bazı edebiyat dergilerinin çıkmakta olduğu büyük bir şehrimizde dört beş şair ve yazarın bir arada olduğu bir sohbette bir edebiyatçının “ben”ini mabut yapan düşünceleri beni hayrete düşürmüştü. “Ben… ben… ben…” demesinden öte “en büyük şair benim, en iyi ben yazıyorum vb…” Bu örnek tek değildi. Daha sonraki birçok sohbet ve toplantılarda da benzer durumlarla sık sık karşılaşır oldum. “Ben” vardı merakla beklediğim sohbetlerde. Öyle ki “ben”in hâkim olduğu yerlerde ne samimiyet ne de samimi düşüncelere rastlayabiliyordum. “Ben”in kokusundan, havasından, havalanmasından hep rahatsız oldum. Maalesef bu rahatsızlığımı gönülleri kırma korkusundan dolayı dile getirmeyi de başaramadım. Hatta zaman zaman “iyi yazar olmak, iyi şair olmak” için acaba “ben” mi demek gerekiyor diye şüphelere kapıldığım bile olmuştur.
Dünya Edebiyat tarihi ya da adını duyurabilme şansını yakalamış bazı yazarların eserleri kısa bir incelemeye tabi tutulduğunda kişilik adına söylenebilecek çok özelliğe rastlanmaktadır. Bunlardan birisi de “ego”, “ben” veya “nefs” varlığının öne çıkarılmasından öte, buna tapınma duygusunun varlığını görmek mümkündür. Bir varlık olarak, varlığından yeni bir şeylerin üretilmesiyle nefislerini şişirenler mabetlerini de kendi içlerinde kurmaktadırlar. Bu tür yazarlar kıblelerini de kendi içlerine çevirmektedirler. Bu şekildeki bir içe dönüş dışarıdakilere bakışı hastalıklı kılmaktadır. Onları küçük görme, dışlama, hatta aşağılama giderek başkalarına ferman etme hakkını kendinde görme şekline dönüşebilmektedir.
Hemen hemen her inançta ya da her ideolojide “ben”ini öne çıkaranlardan ziyade “Müslüman” kimlikli olduğunu bildiğim veya öyle sandığım yazar ve şairlerin “ben” demesine pek bir açıklama da bulamadım. Bunların bazılarının yazılarında fazla rastlamadığım “ben“inin daha çok sohbet ortamlarında, konuşmalarında ağırlıklı olarak yer verilmesine de hep şaşırmışımdır. Ama söyleten ne güzel söyletmiş, söyleyen ne güzel söylemiş. Bunlar galiba “ ‘Ben’den başka mevzuu olmayan biçareler.”
Güzel Türkçemizdeki “Ne oldum delisi” tabiri bu tür kişilik özelliklerine sahip olan yazarlar çizerler için söylense tam da yerine oturur demek mümkündür. Kâinatı sadece ve sadece kendi yazdıklarını merkeze koyarak görme çarpıklığını da ancak bu türler sergilemektedirler.
Birçoğunun bildiği gibi Cahit Sıtkı “Abbas” başlıklı şiirinde; “Var git,/ Böyle ferman etti Cahit” derken “ben”den ziyade sevda ile efelenmenin örneğini sergiler. Yani mesul değil, masumdur. Ama sohbetlerde duyduğum bazı konuşmaların hiç de bu kadar masum olmadığını gördüm. Bazıları “ben”ini mabut yapmaktan da öte “ben”ine başkalarının da tapınmasını ferman etme cüretini gösterebilmektedirler. Bu cüret bir şeyler yazmakla ürettiklerini ortaya koyanları uzaklardan “değerli” kılarken, doğrudan dinlenildiğinde kıymetler hükmünün ibresi aşağı doğru hızlıca düşebilmektedir. Onun için bazı yazarların, şairlerin yazdıklarını sevme sınırını zorlayıp kendileriyle tanışmaya kalkmak okuru hayali sükûta uğratabilir.
Hastalıklı başakların daima dimdik durması hep düşüncemin kapılarını aralamıştır. Belki bu gibi ferman ediciler için “seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli” sözünü hatırlamak da yarar olabilir.
Selam olsun tevazuu ehline ve dolu başaklara!