Duyurular-Etkinlikler

Yeni Yazılarım - Denemeler

 

Sana Güzellemeler Yazmak İsterdim!

Ey vatan!
Sana güzellemeler yazmak isterdim. On parmağımla ve senin için atan, senin için toplu vuran yüreklerle…
Bağların, bostanlarınla, türkülerin destanlarınla, şen şakrak insanların diye başlamak ne kadar da güzel olurdu!
Yüreğim şerha şerha, kalemim dargın, umutlarımın dallarında yavaş yavaş kurumalar başlamış. Umut yeşil, yeşilliklerimi yitiriyor muyum ne? Yeşilliklerinle, kır çiçeklerinle koşup dağlarında mutlulukların, sevdaların, kardeşliğin katıksız hür havasını ciğerlerime çekmek isterdim. Ciğerlerime ve senin nefes aldığın ciğerlerine…

Ey vatan sana hep yemyeşil, taze, capcanlı duygularımla seslenmek isterdim. Capcanlı ve giderek tazeleşen duygularımla… Giderek zenginleşen duygularımla…
Duman eğleşen dağlarında, allı yeşilli bağlarında,
Hep yiğit yürekler ciğerlerine havanı çeksin, hep dirilten havanı solusun,
Umut dersin, sevgi sunsun, barış eksin. Silkinip yeniden, yerinden doğrulsun, önlenemez bir rayiha gibi gönüllere savrulsun isterdim.

Şehit olursa askerin sadece adam gibi, mertçe yapılan savaşlarda olsun,
Barışta burunları kanamasın, analar ağlamasın, ağıtlar yakılmasın, bayramlarda karalar bağlanmasın isterdim elbet.
Bu topraklar üzerinde ağlayan çocuklar sadece ayaklarına diken battığı için ağlasın. Gayrisi sebep olmasın, olamasın. Her düşüp kalkmada gülücükler bahşedilsin gözlere, her kaldırılışa müşfik eller uzansın.
Mor sümbüllü bağlarında tedirginliklerden uzak soluklanmak, her çeşme başında bir nefes alımı durulmak, bir yudum alarak serinlemek,
Bir uçtan uca sınırlarında hür olmak, sınırlarınla yar olmak ve var olmak,
Sulh ile selamet ile yollarında yürümek, yürüyüp derilmek iştiyakı bütün insanlarını bürüsün isterdim.
Her şeyin ama her şeyin çirkinini silip sadece “güzeli ve güzel olanı” sana bir buket çiçek gibi rayihası ile sunmak ne kadar da güzel olurdu. Güzel ve hem de özel olurdu…

Çağlayanlar misali Türkçemin duru sesiyle seslenip ses vermek isterdim. Büyük şehirlerimizin caddelerinden Anadolu’daki kasabalara kadar kirleten bütün seslerden temizlenmek hakkın değil mi?
Çağıl çağıl akan sularınla, şelalelerinle kirletenlerden ve bütün kirlerden arındırmak isterdim.
Yazılanları olduğu kadar söylenenleri de Türkçenin haysiyetine ve hassasiyetine uygun olarak duymak, duyurmak kim bilir ne kadar güzel olacak? Kim bilir yazarı çizeri kadar idare edenler ve idare etmeye aday olanların Türkçenin haysiyetine uygun üslup sergilemeleri duyanları, yani bizleri ne kadar memnun edecek?
Önce bu hususta memnuniyetini yüzünde okumak isterdim. Mukaddes kalemlerden çıkmış ellerden, elleri mukaddeslerini gösteren işaretlerden murat alırdık elbet.

Ey vatan!
Işıl ışıl gözler, ışıl ışıl aydınlık yüzler seni şenlendirse toprağın daha bereketli, sevdalıların daha az dertli olmaz mı? İşte böyle insanlarının çoğaldığı bir müjdeyi vermek isterdim.
Belki bütün dertlerden, sıkıntılardan azade değil ama insanlarında gelecek kaygısı olmadan seslenmek isterdim. Günlük güneşlik hava kadar, günlük güneşlik yüreklerin yine seni mukaddeslerine yerleştirdiğinden şüphe etmeden üzerinde dolaştığını görmek isterdim. Yaban mülevvesliklerinde dolaşmış ayakların yüzüne basmamasını, basamamasını ne kadar da arzu ederdim.
Çocukların, gençlerin, anaların babaların, idare edenlerin, idare edilenlerin “vatan sevgisi imandandır” anlayışınca zenginleşmesini, zenginleşip üleşmesini isterdim.

Ey vatan!
Yıllar sonra bile değil, hep yarın ne olacak memleketimde sorularıyla oyalanmak yerine “yarın memleketim daha güzel olacak” diye ışıl ışıl duyguların coşkunluğunda durulmak isterdim. Bu duruluğu işlerinde, üretimlerinde gösterenleri bütün hesaplardan uzak ama senin için kucaklamak geçer içimden. Durulup yorulmak ve bu tatlı yorgunlukta dirilmek isterdim. Çünkü sen her yeni günde yeni ve yenilenen dertlere hiçbir zaman müstahak değilsin. Yediğim ekmek, soluduğum havadan ötesin. Çünkü düşüncelerim, duygularım, namusum, şerefim, şanım ve hatta imanım senin dalgalandırdığın, dalgalandırıp canlandırdığın bayrakla neşvü nema bulur. Sen olursan bunlar olur. Ya sen olmazsan?
Ya sen olmazsan ey vatan!
Biz olmuşuz, bizler olmuşuz ne çıkar?
Birliğin, dirliğin ve mukaddeslerin barındırmadığı toprak parçası sen olamazsın ki?
Sen vatansın! Bütün değerleri koruyan, yükselten ve yaşatan… Sensin beni bana anlatan.

Çare olmak isterdim!
Arklarında çağlayan sular yarılmış topraklara akarken seyretmek sana olan susuzluğumu kandırmıyor, kandıramıyor. Eğitim denmiş, demokrasi denmiş, dendikçe hep sahtesi sunulmuş, sunuldukça bir seraba sürükleniş görülmemiş, görülmek istenmemiş. Ormanını kesen baltanın sapı ormandan, göğsüne namertliği, gafleti, dalaleti, ihaneti, kalleşliği dayayan bağrından çıkmış, çıkıyor ne yazık ki? Yaban otları gibi, ayrık otları gibi… Buna çare sadece senin için ölmek yetmiyor, yetmiyor. Sana rağmen öldürenler kahramanlaştırılıyor topraklarında. Ayrık otları naneye, nergise, güle tercih edilebiliyor. Mübarek yüzünü onların kirli tabanları kirletiyor.
Senin için ölmeye ölürüm elbet ama önce sana bulaştırılmış bu hastalığı hemen kesecek bir çare olmak isterdim ey vatan! Çare olmak isterdim… Çünkü çaresizliğe baş eğmek istemiyorum. Çaresizliklerini çare diye sunanlara da hiç inanmıyorum.
Susuzluğa ve bütün susuzluklara damla damla kandığını görmek hasretlerin en güzeli olurdu. Kavuşmanın, buluşmanın en şahanesi! Ama senin bağrında sana hasret yüreklerin ayrılıkları, gayrılıkları en aşılmazı, en anlaşılmazı oluyor artık.
Ey vatan!
Barışa, birliğe, dirliğe susuzluğunu gidermek isterdim. Hep bir zamanlarda kalan “bir zamanlar” hasretini bitirmeni, hep yeni ve yüce özlemlere ulaştıran merdivenler kurmaya başlamanın sevincini yaşamak isterdim. Yaşamak ve elbette yaşatmak…


***

Saldırılardaki Yöntemlerin Bilinçaltı

Osmanlı’nın son yüzyılına ve daha sonra yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan zamanımıza kadar geçen sürelere baktığımızda ülkemize yönelik saldırganlık ve bölücülük eylemlerinde hep aynı yöntemlerin kullanıldığını görüyoruz. Daha doğrusu tarihin tespiti de bu yönde bize bilgiler sunmaktadır.

Ülkemize ve milletimize yönelik gerek bilinçaltı gerekse açıkça ortaya konan eylemlerde zaman ve mekânın dışında da değişen pek fazla bir şeylerin olmadığı da bir gerçek. Atlantik ötesi düşmanların adları pek değişmemiş durumda. Ta doğu sınırlarımızdaki ülkeye kadar ulaşan kolları, maalesef sınırlarımız içerisinde de planlarını gerçekleştirme çabalarını aksatmadan devam ettirmektedirler.

Siyasi, sosyal, ekonomik ve tarihi yaşanmışlıklar çok iyi bilinen bazı ülkelerin yurdumuz üzerinde emellerinin olduğunu ortaya koymuştur. Bütün bu realitelere karşılık bunun hala paranoya olduğunu düşünenler var ise ancak onlar şizofren bir kimlik bunalımı içerisinde olanlardır. Ya da bunlar için “çaşıt” kadrosunun taliplileridir demekte mahsur yoktur. Çünkü dün Osmanlı üzerindeki emellerini şöyle veya böyle gerçekleştirenler, zamanımızda da ülkemiz üzerinde gerçekleştirme girişimlerini sürdürmektedirler. Bunların bir kısmı açık ve anlaşılır siyasi ekonomik ilişkiler içerisinde elde edilmeye çalışılırken bir kısmı da ülkemiz üzerinde kargaşa çıkarma, kargaşa eylemlerini her anlamda destekleme şeklinde kendisini göstermektedir.

Mesela yurdumuza zarar veren eylemlerde ya da hareketlerde yakın tarihimizdeki “Ermeni”, “Pontus” ve benzer problemlere bakıldığında pek değişmeyen şu yöntemlerin uygulandığı Esat Uras’ın Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi adındaki eserinde (s.XCIII) şöyle sıralanıyor:

“1.Devamlı olarak, Türk ve Türkiye düşmanlığını yaymak.
2.Orta Doğu ve Anadolu toprakları üzerinde çıkarları olan devletlerin desteğini sağlayarak harekete geçmek.
3.Türkiye ile ilgili en küçük anlaşmazlığı olan ülke veya devletle en iyi ilişkiler hatta ortak çalışma ve hareket içerisine girmek.
4.Yukarıdaki durumları daima alt yapı kabul ederek gereğinde istek ve emellerini uluslar arası düzeye, devletlerarası görüşmelere, konferanslara iletmek.”

Yani tarihten beri gelen isyanlarda, başkaldırılarda hep bu yöntemler uygulanmıştır. Aynen içinde bulunduğumuz son otuz yılda olduğu gibi… Ancak bazı dönemlerde bazı maddeler öne çıkarılmış ya da siyasi, sosyal duruma göre yöntemlerin öncelik sırası değişebilmiştir. Bazen de topyekûn bir güç kazanma, çabalarını istedikleri yere oturtma, haklılıklarına inandırma adına yöntemlerin tamamını uygulamada mahzur görülmemiştir.

Türk ve Türkiye düşmanlığının birçok cephesinin olduğunu görmek, tespit etmek mümkündür. Şöyle ki böyle bir düşmanlığı görev addedenler işe basamak basamak yaklaşarak başlamaktadırlar. Mesela önce tarihimizin bazı dönemlerini veya bazı kişilerini “iyi”, “kahraman”, “dürüst”, “faziletli” sayarken bazı dönemleri veya bazı kişilerini de “kötü”, “korkak”, “pısırık”, “sahtekâr” saymakla sinsi bir girişim yaparlar. Yani anarşinin, bölünmenin önce zihinlerde oluşturulması, şüphe tohumlarının ekilmesi gerekir onlara göre… Aslında Türk tarihine objektif bakma, eleştirel yaklaşma, gerçekleri ortaya koyma gibi bir niyetleri yoktur. Böyle bir hassasiyeti de hiçbir zaman duymamışlardır zaten. Çünkü tarihe böyle bakmamızı bilinçli olarak yönlendirmeye çalışanlar hemen ardından “aslında Türk tarihinin ve dolayısıyla Türk’ün” iyi bir şey olmadığını kusmak isteyenlerdir. Örnekler bu durumu tek tek göstermiştir. Bir Fransızın “Fransız’ım”, İngiliz’in “İngiliz’im” vb. demelerinden hiç oralı olmayanlar elbette doğru bir hareket içerisindedirler. Çünkü bu tabii bir durumdur. Ancak iş “Türkiye” ve “Türk’üm” sözüne gelince basınıyla, yayınıyla hemen bir hengâme başlatılmaktadır. Felaket tellalcılarının koro halinde sesini duyarsınız: “Irkçılık hortluyor, yetişin!”. Adı “Türkiye” olan bu ülkede “Türk” sözünden neden bu kadar kıyamet kopartılmak istenir hala anlayabilmiş değilim. Yoksa “yarası olanlar mı gocunuyor” demek gerekiyor. Oysa Müslüman Türk bilir ki, bir milletin diğer millete üstünlüğü ancak takvacadır… O halde bu durum neden bir problem haline getirilir? İşte bu durum da Türk’e saldırganlığın, Türk’e düşmanlığın bir başka bilinçaltı birikimlerinin eseridir. Moda tabirle “kişilik gelişimcileri” biraz da bu konuya eğilseler sanırım birçok ilkeli tespitler işaret edeceklerdir!

Anadolu toprakları üzerinde gözü olan devletlerin destekleri Osmanlı yıkılırken de, Cumhuriyet kurulmaya çalışılırken de düşman ve ayrılıkçı unsurlar tarafından alınmaya çalışılmıştır. Bu fedakâr devletler(!) sayesinde desteklerin devamı artık zamanımızdaki piyonlara verilmeye devam etmektedir. Türkiye ile ilgili en küçük anlaşmazlığı olan ülke veya devletlerle sözde “iyi ilişkileri” bu piyonlar sürdürmeye devam etmektedirler. “Düşmanımın düşmanı dostumdur” mantığı ile… Ta meclislerine kadar sokularak Türkiye aleyhtarlığı sözlere fırsat tanımaktadırlar. Onlarda Türk’e ve Türkiye’ye düşmanlıklarını uluslar arası arenalara kadar taşıyarak mayalarının gereğini yapmaya devam etmektedirler. Onlar bunu yaparken bizde de bazı dönemler olduğu gibi yine “ihanet kontenjanını” doldurmaya heveslenenlerin can attığını medya aynasında görmek mümkün olabilmektedir.

Düşmanlıklar, başkaldırılar olacak ve olmaya da devam edecektir. Ancak tarih bize bu eylemlerde hep aynı yöntemlerin kullanıldığını hatırlatmaktadır. Nitekim işaret ettiğimiz son yöntem, yani istek ve emellerini uluslar arası düzeye, devletlerarası görüşmelere, konferanslara taşıma özellikle gelişen çağın teknolojileriyle daha da yoğun olarak “doğruların “ ve “değerlerin” yerlerini tamamen değiştirme girişimleri gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Son haftalardaki “açılım” sözleri bunu yapmaya çalıştığı gibi neredeyse bir buçuk asır önceki başkaldırı içindeki Ermenilerin “ıslahat“ isteklerini de hatırlatmaktadır.  Öyle ki bu şikâyet ve jurnal etme zihniyeti ile uluslar arası işbirliklerinin çok saf görünen tarafları da sağlıklı olarak tahlil edilme mecburiyetindedir. O halde yöntemlerdeki bilinçaltı gerçekleri daha iyi tanımamızda, görmemizde, bundan sonraki zamanlar için tedbirler alınmasında bu husus artık göz ardı edilmemelidir. 

***

Bismark ve Metternich Ne Demiş?

İçinde bulunduğumuz zamanlardaki bazı siyasi ve sosyal olaylar karşısındaki tutumlara, tavırlara, tekliflere tersinden baktığımda bana tarihi iki önemli olayı ve bunların ardından gelen görüşleri hatırlatıyor.
Bilindiği gibi hakkımızda birçok yabancı devlet ve düşünce adamları fikirler ileri sürmüşler, bazıları da neredeyse bizi bizden daha çok düşündüğü hissini uyandıran tekliflerde bulunmuşlardır. Bu konuda tarihi iki örnek vermek istiyorum. Birincisi Alman İmparatoru Bismark’tan, diğeri de Avusturya Başbakanı Prens Metternich’ten…
Şimdilerde içimizden, bizden bazı gruplara ekonomik ve sosyal refah sağlanmasının istendiği gibi o dönemlerde yani 1880’lerde de bazı devletlerin Osmanlıya Ermenilerle ilgili ıslahat yapılması yönündeki baskıları karşısında, dost bilinen diğer ülkelerle iyi ilişkiler kurulmaya çalışılır. Bunlardan biri de Almanya’dır.
Almanya’nın Osmanlı politikalarına sıcak baktığı dönemlerde Osmanlı da bu bakıştan hoşlanıyordu. Bunun için görünürde Alman İmparatoruna Nişan-ı Ali verilmesi, gerçekte ise Osmanlı devletinin Almanya ile ittifakını araştırmak amacıyla Berlin’e Müşir Ali Paşa ile Mehmet Rüştü Bey’i gönderir. Bu kişiler gezileri boyunca yapılan bütün görüşmeleri şifreli bir telle anında Sultana bildirirler. Geziden döndüklerinde de hazırlamış oldukları ayrıntılı raporlarını 24 Aralık 1881tarihinde Sultana sunarlar. Bu adı geçen rapor Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, Yıldız Esas Evrakı, Kısım:14, Evrak:74/2, Zarf:126, Karton:7’de yer almaktadır.
Rapora göre Osmanlı temsilcilerinin Bismark ile yaptığı görüşme çok olumlu geçer. Eğer Osmanlı hükümeti askeri ve mülki isteklerini resmen bildirirse bu istekleri Alman hükümetinin en iyi şekilde karşılayacağı sözünü verir. Ayrıca Bismark, Osmanlı devletine karşı İngilizlerin her bahaneden faydalanarak nüfuzlarını artırma ve Hindistan yolunu açık tutma çabasını sürdüreceğini bu konuda en büyük bahanelerinin ıslahat maddesi olduğunu belirtir. Bunun için ıslahat konusunun tatbikatını oyalama politikası ile geçiştirmeye bakılmasını tavsiye eder. Osmanlı temsilcileriyle yapılan görüşmelerde Bismark her zaman geçerli olan bir gerçeğe işaret eder ve der ki Osmanlı devletinin ülke yönetiminde ihanete uğramaması için önemli mevkilere Türk tebeanın getirilmesi” gerektiğini özellikle vurgular. 
İkinci örneğimiz Avusturya Başbakanı Prens Metternich’le (1773 – 1859) ilgili. Metternich İstanbul’daki sefiri Appony Kontu aracılığı ile Osmanlı’ya bir tavsiye mektubu gönderir. Öyle ki bu mektupta bir reçete sunar gibidir. Tamamını aşağıya alıyor ve zamanımız devlet adamlarının da hiç olmazsa yaklaşık iki asır sonra bundan ve yukarıdaki örnekten dersler çıkarması gerektiğine inanıyorum.

Prens Metternich diyor ki;“İmparatorluk günden güne zayıflamakta ve çökmektedir. Bu bir gerçektir. Gizlenmesi mümkün olmayacak kadar açıktır. Bir an önce bunu masaya yatırıp çöküş sebepleri ve çöküşün nasıl durdurulabileceği hususunun tartışılması gerekir.
Bana göre, Osmanlıyı bu hale düşüren sebeplerin başında Avrupalılaşma zihniyeti gelir. Bunun temelinde, tam bir cehalet ve akıl almaz hayalperestlikten başka bir dayanağı olmayan ve ısrarla savunulan Avrupa kopyası reformlar yapma hevesi yatar.
Osmanlı Devletine tavsiyemiz şudur: Hükümetinizi varlık sebebiniz olan dininize saygı esası üzerine kurunuz! Devlet olarak varlığınızın temeli, Padişahla Müslüman halk arasındaki en kuvvetli bağ, dindir. Zamana uyun, çağın ihtiyaçlarını dikkate alın. Fakat dinden uzak olmayın!
İdarenizi yeni bir düzene, sisteme sokun, ıslah edin. Ama yerine size hiç de uymayacak olan müesseseleri koymak için eskilerini yıkmayın! Avrupa medeniyetinden sizin kanun ve nizamlarınıza uymayan kanunları almayın. Zira bu, sultanı, yıktığı ve yerine koyduğu şeylerin değerini bilmeme durumuna sokar.
Avrupa uygarlığından, sizin kurumlarınızla uyuşmayan sistemler almayın. Zira Batılı kurumlar, imparatorluğunuzun temelini meydana getiren ilkelerden farklı ilkelere dayanmaktadır.
Batı kanunlarının temeli Hıristiyanlıktır. Siz Müslümansınız, Türk’sünüz; böyle kalınız. Tatbik edemeyeceğiniz kanunu çıkarmayın! Hak bellediğiniz yolda ilerleyin. Batı’nın sözlerine kulak asmayın. Siz ilerlemeye bakın…
Dininizin sizi toleranslı yapacak, diğer medeniyetlerden üstün kılacak ilkelerinden yararlanmaya bakın. Diğer dinlerden olan halkınıza tam bir himaye sağlayın. Onların dini işlerine karışmayın.
Kanunlarınızı kesinlikle uygulayın. Batının gösterdiği yollara aldırmadan doğruca yürüyün. Bu yollara sapmayın. Çünkü tavsiye edilen bu yollar sizin bilmediğiniz yollar…
Adalet ve bilgiyi elden bırakmayın. Avrupa kamuoyunun az çok değeri olan kısmını yanınızda bulacaksınız…
Kısaca, biz Osmanlı’yı kendi idare tarzının tanzim ve ıslahı için giriştiği teşebbüslerden vazgeçirmek istemiyoruz. Fakat ona, bu ıslahatın, Osmanlı imparatorluğunun şartlarına ortak hiçbir yöne sahip bulunmayan modellerde aranmamasını, kanunlarında Doğulu âdetlere zıt düşen devletlerin kanunlarını taklide yönelmemesini tavsiye ederiz. Ama, Avrupa’yı örnek olarak almamalıdır kendine. Zira Avrupa’nın şartları başkadır, Türkiye’nin başka… Avrupa’nın temel kanunları Doğu’nun örf ve âdetlerine taban tabana zıttır. İthal malı ıslahattan kaçının. Bu gibi ıslahat Müslüman memleketlerini ancak felakete sürükler. Onlardan hayır gelmez sizlere.”
Bu iki örneği dikkatli olarak okuduğumuzda “bizler hala neler yapıyoruz”u sorgulama yerine nelerle oyalandığımızı bile pek göremiyoruz. Şairin dediği gibi “hala oyunda ve oynaşta”, hala deve kuşu rolünü sevmekte ısrar eder gibiyiz.

*

Tezgaha Davet


“Kurduğum tezgâha, kurgulanan tezgâha buyurunuz!”

“Hazır dünyalar kurguladım hangisini istersiniz? Romantik milliyetçilik(!) mi, folklorik Müslümanlık(!) mı, kapitalist komünistlik(!) mi? İster bireysel, ister sosyal, isterseniz kurumsal faşizmimiz de var!”

“Bundan sonra zahmet etmeyeceksiniz! Sizler için düşündük sizler için yazdık! Sizler için sizleri oynatıyoruz! Bu sözümüzde yalan yok. Etiketler gerçeği yansıtıyor.”

“Komplolusu, mafyalısı, derin ilişkileri bol olan filmlerim de romanlarım da var! Çok satanlar bunlar, çok satanlar! Korsanlısı korsansızı… Hangisini isterseniz?”

Bu cümleler bir sokak satıcısının ağzından ya da bir pazarcı esnafının ağzından duyulan bazı cümleleri çağrıştırabilir bizlerde. Ama durum daha da farklı anlayacağınız gibi… Pazar yerleri farklı, tezgâhlar daha da farklı…

Nasıl mı? Anlatmaya çalışayım:

Bir karmaşa içerisindeyiz gibi. Belkide “gibi”si fazla… Öyle bir karmaşa ki bireyin hayatından grupların, toplumların, milletlerin ve hatta bütün bir insanlığın kurgulanan bir dünyaya doğru götürüldüğünü görür gibi oluyorum. Falan, filan türü uyuşturucuların bağımlılığına karşı mücadele verilirken “yumuşak g”li bir bağımlılığın farkında değiliz gibi… Şimdilerde bunun adı kurgulanan dünyaların peşinden koşma bağımlılığı… Kurgulanan dünyaların içinden çıkamama bağımlılığı…

Kurgulanmaya çalışılan bu dünyada komplo, film, mafya, derin ilişkiler, magazinleştirme, günü kurtarma hep pompalanarak prim yaptırılmaya çalışılıyor ve yapıyor da.

Komplo, insanın insanla ilişkilerinde, insanın kurumla ilişkilerinde, aile fertlerinin birbirleriyle ilişkilerinde, dolayısıyla bireyin amiriyle, amirin astla ilişkilerinde tek dayanak noktası durumuna getirilmeye çalışılmakta. Örnek mi?

Evinde çocuğundan su isteyen baba ona yarın şunları şunları alacağım sözü veriyor. Eğer suyu getirmezse alacaklarından mahrum edeceğini söyleyebiliyor. Amir memuruna falan işi yaparsa ödüllendireceğini; memur amirinden izin koparmak için onun bir hatasını hatırlatmayı kendilerine görev addedebiliyorlar. Ya da “Ben senin falan tarihte neler yaptığını çok iyi biliyorum.” Bir nevi şantaj… Yani bu şu demek oluyor; “Şimdi bana dokunma ha! O tarihlerde sen neler yaptın, ben sesimi çıkarmadım. Şimdilerde de sen bana sesini çıkaramazsın.”  İnsan ilişkilerindeki bu ve benzeri ilişki çürüklüklerine, kokuşmuşluklarına dikkat!

Komplo olmadan işler yürümüyor ya da yürütülemiyor. Eğer işler yürüyorsa bunu aksatmak veya durdurmak için yine komplo devreye sokulması gereken denizdeki yılan gibi bir gerçek. Kurtulmak için, yaşamak için, yaşatmak için ve hatta yaşatılmak için komplonun bin bir yüzü devreye girebiliyor:

Komplo, hayatın işleyiş çarklarında kendine yer bulmuş, olmazsa olmazlardan bir güç gibi… Öyle ki bütün değerleri önüne katıp sürükleyebiliyor.

Sevenin sevdiğini elde etme çabası ve elinde tutma aracı komplo…

Ağlarken ve ağlatılırken gülme krizlerinin adı komplo…

Yalanı kapatmanın, yalancıya prim vermenin, yalancı olmanın, doğruyu lügatlerden silmenin, eğriye kul olmanın ve bunu ihtiyaç olarak hissetmenin adı komplo…

Başkaları tarafından kurulan tuzakta, bireyin kendine attığı kazıkta, içine haram katılan her azıkta komplo kokuyor. Komplo, bir anlamda bireyin kendini aldatış hikâyesi ile yüzleşmekten kaçışıyla bir türlü içinden çıkamadığı loş girdaplar karmaşası. Kendisi için kurgulanan, sanal sandığı gerçekler dünyası…

Öyle değil mi?

Sanatta, edebiyatta komplo teorilerinin kurgulandığı kitaplar daha çok satanlar listesinin başında yer almıyor mu? Okunuyor veya okunmuyor ama yayıncılar dahi komploları anlatan kitapların yayınlanmasına öncülük tanımıyorlar mı?

Programlar kurgulanan hayatları ve komploları dillendirirse daha çok ilgi görmüyor mu?

İlim adamı ya da ilim adamı sıfatlıların ürettikleri ve ürünlerinden çok magazinleştirilen hayatları daha çok dikkat çekmiyor mu?  İlimmiş, sanatmış, edebi veya değilmiş buna kimler bakıyor?

Zaman zaman paslı tenekelerin altın suyuyla yaldızlanarak piyasaya sunulmasından öte bunların bile bile alıcı bulması da ayrı bir sosyo patolojik durumu ortaya çıkarıyor. Toplum yapısındaki değerlerde değişmeler olduğu gibi galiba “kıymetler” ve “kıymet verilenler”de de ya anlam kayması ya da kıymetler sapması oluyor. İşte bütün bunları yine teknolojiyi de kullanan seyyar kurgulamalar sağlıyor.

Filmlere giydirilen mafya yaşama biçimi giderek seyredenlerin ve dolayısıyla toplumun çoğunluğunu saran bir yaşama şekli haline gelebiliyor. Çeşitli kişi, kurum ve kuruluşlarda bu yaşama biçimlerinin yansımalarını “derin ilişkiler”in basına yansıyabildiği ya da bizlere yansıtıldığı kadarıyla açıkça görebiliyoruz. Ancak bütün bunları göstermek de, ne kadarını göstereceğine karar verme tekeli de yine bu karmaşa ürünlerinin tekelinde… Yine bu kurgulanan dünyanın sınırları içerisinde…

Birey ve toplum hayatında devam ettirilmek istenen karmaşanın bir başka ayağını “insan” ve toplum hayatını magazinleştirme faaliyetleri oluşturuyor da denebilir. İnsanı ya da insanları magazinleştirme, bir bakıma onu “sürü”ye katılmaya uygun hale getirmeye hazırlamaktadır. Artık gerisi kolaylaşacaktır. Çünkü bundan sonra birey olarak “insan”ın savunduğu, sosyal ve sorumlu varlık olarak insanların oluşturduğu toplumun yaşama gayeleri için sahip olduğu cepheleri birer birer düşecek demektir. Bunun bir düşünce değil görünen ve yaşanan somut bir “gerçek” olduğu tespit edilmiş ve edilmeye de devam edilmektedir. Çünkü bu sosyal vaka henüz sonlanmamış varlığını devam ettirmektedir.

Günü kurtarma ve kurgulanmaya çalışılanı hep güncelde tutma sağlıklı insana ve sağlıklı topluma saldırının yumuşatılmışlıktan öte “yumuşak g”leştirilmiş bir hali olduğunu anlamamak mümkün değildir:

Bilinen bir gerçek olduğu kadar bilinen bir kuraldır ki Türkçede “yumuşak g (ğ) ” harfi hiçbir kelimenin başına gelmez. Ancak görüyoruz ve yaşıyoruz ki ülkemizde yani Türkiye’de “yumuşak g”leştirilmiş komplo, film, mafya, derin ilişkiler, kitaplar, magazinleştirme gibi anlayışlar hep başlar da yer alabiliyor. Haberlerden çok en kötüsü sanatta, edebiyatta, bilimde bu “yumuşak g”lerin hep başta yer alması… Sıralanacak birçok sebebin yanında en çok “duygusal (!)” sebeplerden olsa gerek ya bu durum gündeme getirilmiyor, getirilemiyor ya da “derin ilişkiler”den çok her saniye yüzümüze çemkiren “magazinleştirme” buna pek fırsat vermiyor. Magazinleştirme bir durumu, bir olayı, bir kişiyi “gündemde” tutmasını başardığı kadar bunları hemen unutturmayı da başarabiliyor. Bireyin ve toplumun hafızası sanki bunlar… Magazinleştirme toplumun hafızası rolünü üstlenmiş durumda gibi…

İnsan olarak fert düşünmediği ve sorgulamadığı takdirde onun yerine kurgulanan düşünceler seyyar tezgâhlarda, hem de en alasından(!) tüketiciye sunuluyor. Bunlar alıcı bulduğu sürece de sunulmaya devam edilecektir.

***

Deyim Deyip Geçelim mi?

Deyim deyip de geçmeyelim. Malum her birinin bir hikâyesi, bir geçmişi de var. Bu konuda birazcık merakı olanlar bilir ki E.K.Eyüboğlu’nun ünlü ansiklopedik iki ciltlik eserinin dışında Osman Çizmeciler’in 1980 yılında yayınlamış olduğu “Ünlü Deyimler ve Öyküleri” gibi eserleri de sıralamak mümkün.  Ancak yazımıza konu olan deyime Çizmeciler de rastlanmamış fakat Eyüboğlu’nda da “Asılırsan Frenk sicimiyle asıl” şeklinde geçmektedir. Hatta Enderunlu Fazıl’dan şöyle bir mısra aktarılmaktadır:

Sevdiğin rum ola ya efrenci
Şairin hüsnüne değmez renci
Basılırsan o güzellerle basıl
Asılırsan da Firengiye asıl.

Bu kısa girişi okuyanlar elbette “bunda ne var, çoğu insan bunu bilebilir” diyebilir. Bizim de farklı bir iddiamız yok zaten. Ancak bu deyimin bu kadarla sınırlandırılmış dar bir anlamı ve de basit bir geçmişi yok. Yakın tarihimizle ilgili, özellikle propaganda vasıtası olarak ufacık bir değişiklikle önemli bir sayfa işgal ettiğini görmek de mümkün: “Asılırsan İngiliz sicimiyle asıl”.

Nereden çıktı bu söz şimdi bu netameli zamanda? Açıklayayım.

Baskılarla astırılan ve asılan merhum Boğazlıyan Kaymakamı Milli Şehit Kemal Bey’le ilgili bir çalışmamda bir zatı muhterem(!) dikkatimi çekmişti. Dönemin Adliye Müsteşarı Said Molla. Kemal Bey Beyazıt Meydanı’nda dar ağacına götürülürken bu kişi yani Said Molla cellatlara; “Söyletmeyin bu alçak herifi!.. Hemen asın bu köpeği, ne duruyorsunuz itoğlu itler!..” demişti.
Hemen arkasından şu sorunun geleceğini de biliyorum: Peki şimdi bir deyimden bahsederken bu konunun ne ilgisi var?

Sabrederseniz açıklayacağım. Artık bu deyimi bundan sonra bu kindarlık abidesiyle hatırlayacaksınız herhalde.

Sait Molla, İngiliz Muhipleri Cemiyeti'nin kurucu üyesidir. Menfaatine düşkün birisi. Bu cemiyet, İngiliz parasıyla, İngiliz kontrolu altında, İngiliz politikasının savunuculuğunu üstlenmiş olanlar tarafından kurulmuştur. Kayıtlardaki ifadelerden anlaşıldığına göre Sait Molla, cemiyetin gerçek başkanı olan rahip Frew'in emri altında çalışmıştır.

İşte bu Sait Molla, aslında mollalıkla falan hiç ilişkisi olmayan birisi…  Kaynakların mutabakatına göre mollalık vasfını kullanarak dini bir önder olarak ön plana çıkmaya çalışan ve bu şekilde halk üzerinde etkili olmayı deneyenlerden. Birçok yolsuzluğa, dolandırıcılığa adı karışmış. Ahlaksızlığı dolayısıyla kendisine “Sait-i şaki” lakabı takılmış birisi. Kirli bir şecereden sadece bir iki örnek vermek istiyorum. Aslında yurt dışında yaşarken Mondros Mütarekesi sonunda yurda dönen, Damat Ferit hükümetinde Danıştay üyeliği ve Adliye Nezareti Müsteşarlığı yapan bu zat İngilizlerden aldığı paralarla İstanbul Gazetesi’ni satın alıp onları ve mandacılığını öven yazılarla meşhur olmuş birisi. Döneminde İstanbul’da en lüks evin satış fiyatının 100 lira olduğu zamanlarda İngiltere Büyükelçiliği’nden ayda sadece 300 lira alıyormuş bu kişi. Gerisini siz düşünün…

Sabrediniz… Sadede geliyorum. Bu kadar nemalanan bir adam “gâvurun ekmeğini yiyen gâvurun kılıcını çalar” sözünü neden hatırlatmasın? O da tam bu sözün anlamı doğrultusunda hareket eder. Ama bütün mukaddesleri ve değerleri çiğneyerek… Huduttan hududa atılırcasına koltuktan koltuğa sıçrar. “Daha fazla hizmet (!)” iştiyakı ile yanıp tutuşur. Bunun için İngiliz Yüksek Komiserliği Askeri Ataşesi ile yoğun bir çalışmaya girer. Daha fazla nasıl hizmet (!) edebileceğini toplantılara kadar taşır. Yapılan toplantılar sonucunda Sözde bazı İslami tarikatlarla irtibata girerek “İslam’ın İngilizleştirilmesi” konusunda anlaşmaya varır. Bu İngiliz severliğini öyle bir noktaya taşır ki bunun bir slogan olarak bütün halkta yayılmasını ister ve der ki “Asılırsan İngiliz sicimiyle asıl!”

Dikkat buyurunuz “yaşama hakkı” yok… Öldüremiyorsa, ölüme daveti bile “İngiliz markası” ile yapar.

O günlerden günümüze bir asırdan fazla bir zaman geçti. Aslında bugünlerde de “Asılırsan Amerikan sicimiyle asıl !” demeye getirilen her türlü anlayış, davranış ve önerilere de dikkat etmek gerekmiyor mu?

Görüyorsunuz ya “deyim” deyip hemencecik geçemiyoruz işte…

***

Konuşarak Zehirleniyoruz mu?

 Ömer Seyfettin’in Yalnız Efe hikâyesini okuyanlar hatırlayacaktır. Hikâyenin iki kahramanı aralarındaki konuşmalarının birinde Yemen’den, Mora’dan, Sivastopol, Sırp, Moskof savaşlarında şehit olanlardan bahsederler. Konuşmaları acı, yürekleri yanarak ayrılırken hikâye kahramanlarından Çam Hüseyin, Yörük Hoca’ya; “Keşki hoca bize biraz kitap okuyuverseydin! Konuştuk, zehirlendik!” der….

Dikkat edilirse o zaman konuştukları konu vatan için gencecik şehit olanlardır. Vatanın hali pür melalidir. Kısacası memleketi bir uçtan bir uca etkileyen ve devam etmekte olan yürek yangınlarıdır. Umumi hüzünlerdir. Oysa şimdi toplum olarak yine “kitap” yerine “konuşma”yı seçtiğimizden bahsedebiliriz. Hem de ne konuşma… Çünkü konuşma konuları artık tersine çevrilmiş, zehirlenmemiz de bu minval üzere olmaya başlamıştır.

Onlar vatanın üzerindeki kara bulutlardan, bizzat yaşadıkları ve en büyük acı olan evlat acılarından konuştukları için zehirlenirken, şimdilerde falanın filanın aile dertleri, kavgaları, gürültüleri, aldatmaları, onlara göre kaçamakları (ne demekse?) ve daha ne süfliliklerin konuşulması daha revaçta. Oysa işte asıl zehirlenme, sosyal çürümüşlük burada başlıyor ve bu durum da giderek yerleştirilmeye çalışılıyor.

Çarşıda, pazarda, kahvede, otobüste, trende, dolmuşta, tramvayda, vapurda konuştuğumuz bizi kesmiyor. Radyoda, telefonda, televizyonda da konuşmaya devam ediyoruz. Bu da yetmiyor internet imdadımıza yetişiyor. Fakat işaret ettiğim gibi Ömer Seyfettin’in kahramanlarının konuşmasıyla işaret edilen yerlerde konuşanların konuları büyük çoğunlukla çok farklılık arz ediyor:

Çünkü Güneydoğuda şehitler mi dediniz, eğitim yuvalarında şiddet mi dediniz, topyekûn sosyal dertler mi dediniz?.. Diyemezsiniz… Bunlardan fazla konuşamazsınız… Bunları fazla yazmaya ve ekranlarda da konuşarak gündemde tutmaya gerek yok! Yahut konuşsanız da size bütün kanallar, bütün kulaklar tıkalıdır.

Sosyal çürümüşlüklere çanak tutanlara göre dünya giderek globalleşirken ya da küreselleşirken milli ve manevi değerleri tırmandırmaya, yüceltmeye gerek yok! Bunları konuşarak gündemde tutmak ta ne demek oluyor!  Rahat olunuz!  Ekran kavgalarını seyrediniz, onları konuşunuz! Size ne ülkenin dertlerinden, sıkıntılarından! Siz mi kurtaracaksınız? Sonra bir gün gelir size birileri bir Eylül ayında bu ülkenin sahiplerinin olduğunu hatırlatıverir!

Dikkat ediniz yukarıdaki cümlelere, kendisi konuşuyor ama sizlerin, bizlerin neler konuşması gerektiğini de vurgulamaktan geçmiyor. Yani bunlar ne konuşacağınızı belirleyen zehirleme taktiklerinden başka bir şey değildir. Etrafınızda bu gibilerine çok rastlayabilirsiniz. Bunların okumamışları belki bilgisizlikten, düşüncesizlikten okumuşları ise ihanetlerinden dolayı benzer davranışlara girmektedirler.

Maalesef yavuz hırsız ev sahibini bastırma çabalarını, konuşarak, sesini yükselterek, çürümüşlüğe çürük konular ekleyerek sürdürmeğe devam etmektedir.

Şimdilerde şahsi hayatın en mahrem olması gereken alanları memleket problemleri haline getirilerek (!) ekranlarda konuşulduğu için, teröristlerce bilmem kaç kişi şehit edildiğinden de konuşmuyoruz artık. Otuz yıla yaklaşan, kangren haline gelmiş bu duruma alıştırılmaya çalışılıyoruz… Gök ekin misali biçilenler ve bunlar karşısında özü ve gönlü yanan yürekler sıradanlığın ta içlerinde artık.

Düşünmeyi, düşünceyi, idrak etmeyi kof sayan anlayışların çoğalması kültürel kirliliğin ötesinde inanç alanını da boşaltmayı kâr hanelerine yazıyorlar. “Fikrin fahişeleri” kol geziyor dört bir yanda. Oysa bilenler bileceklerdir ki “düşünmüyor musunuz, akletmiyor musunuz?” ve benzeri ifadeler imanın kaynağında var olan ve iman sahiplerini uyarıcı nitelikteki mukaddes ifadelerdir. Kutsallarımıza uzanan eller ve de diller konuşarak, düşünmeden konuşturarak yavaş yavaş zehirlemeyi seçmiş durumdalar.

Zamanın dengesiz, sohbetin faydasız olduğu yerdeki konuşmalardır bizleri zehirleyen. Bir yanlış anlatma, anlama, anlaşılma onarılamaz olaylara sebep olabiliyor. Hatta sorumlu mevkilerde olanlarda durum daha da başka boyutlara ulaşabiliyor. Bu neticelerin çoğu da elbette konuşmayla ilgilidir. Oysa Türk âlimi Farabi’nin asırlar önce dediği gibi:

Küçüğün küçüğü bir söz yüzünden
Öteki beriki ile kavga ederiz neden?

“Kılıç yarası sağılır, dil yarası sağılmaz” denirken, konuşmanın ne kadar hassas bir konu olduğu ortaya konmuş olur. “Mecliste dilini, sofrada elini kısa tut” denilerek, fazla ve gereksiz konuşma çok iyi karşılanmaz.  Çekiştirme, iftira, argo vb.

“Utanmaz yüz, tükenmez söz”, “yemeğin azından, sözün çoğundan Allah ırağ eyleye” gibi atasözleri de boş ve gereksiz sözlerin anlamsızlığını doğrular. “Mecliste arif ol, kelamı dinle” sözünde de uyarıcı bir ifade olmasına rağmen dinlemenin önemi de işaret edilmektedir. Dinlemek ama “lafa kulağını vermek” yoksa “söze sırtını vermek” değil elbette. Yunus’un ifade ettiği gibi “okumaktan mani ne” ise konuşmaktan da o olmalıdır galiba. Konuşarak zehirlenmenin panzehiri de bu olsa gerek. Meselenin asıl ve asil noktasının “kişi Hak’kı bilmektir” değerlendirilmesinde var olduğunu ne çabuk da unutabiliyoruz.

Peki, biz niye yazıyoruz? Bu kadar laf ediyoruz?

Yazıyoruz, çünkü M. Duras’ın dediği gibi “yazmak aynı zamanda susmaktır, konuşmamaktır” da ondan.

Ömer Seyfettin’in Yalnız Efe hikâyesini okuyanlar hatırlayacaktır. Hikâyenin iki kahramanı aralarındaki konuşmalarının birinde Yemen’den, Mora’dan, Sivastopol, Sırp, Moskof savaşlarında şehit olanlardan bahsederler. Konuşmaları acı, yürekleri yanarak ayrılırken hikâye kahramanlarından Çam Hüseyin, Yörük Hoca’ya; “Keşki hoca bize biraz kitap okuyuverseydin! Konuştuk, zehirlendik!” der….

Dikkat edilirse o zaman konuştukları konu vatan için gencecik şehit olanlardır. Vatanın hali pür melalidir. Kısacası memleketi bir uçtan bir uca etkileyen ve devam etmekte olan yürek yangınlarıdır. Umumi hüzünlerdir. Oysa şimdi toplum olarak yine “kitap” yerine “konuşma”yı seçtiğimizden bahsedebiliriz. Hem de ne konuşma… Çünkü konuşma konuları artık tersine çevrilmiş, zehirlenmemiz de bu minval üzere olmaya başlamıştır.

Onlar vatanın üzerindeki kara bulutlardan, bizzat yaşadıkları ve en büyük acı olan evlat acılarından konuştukları için zehirlenirken, şimdilerde falanın filanın aile dertleri, kavgaları, gürültüleri, aldatmaları, onlara göre kaçamakları (ne demekse?) ve daha ne süfliliklerin konuşulması daha revaçta. Oysa işte asıl zehirlenme, sosyal çürümüşlük burada başlıyor ve bu durum da giderek yerleştirilmeye çalışılıyor.

Çarşıda, pazarda, kahvede, otobüste, trende, dolmuşta, tramvayda, vapurda konuştuğumuz bizi kesmiyor. Radyoda, telefonda, televizyonda da konuşmaya devam ediyoruz. Bu da yetmiyor internet imdadımıza yetişiyor. Fakat işaret ettiğim gibi Ömer Seyfettin’in kahramanlarının konuşmasıyla işaret edilen yerlerde konuşanların konuları büyük çoğunlukla çok farklılık arz ediyor:

Çünkü Güneydoğuda şehitler mi dediniz, eğitim yuvalarında şiddet mi dediniz, topyekûn sosyal dertler mi dediniz?.. Diyemezsiniz… Bunlardan fazla konuşamazsınız… Bunları fazla yazmaya ve ekranlarda da konuşarak gündemde tutmaya gerek yok! Yahut konuşsanız da size bütün kanallar, bütün kulaklar tıkalıdır.

Sosyal çürümüşlüklere çanak tutanlara göre dünya giderek globalleşirken ya da küreselleşirken milli ve manevi değerleri tırmandırmaya, yüceltmeye gerek yok! Bunları konuşarak gündemde tutmak ta ne demek oluyor!  Rahat olunuz!  Ekran kavgalarını seyrediniz, onları konuşunuz! Size ne ülkenin dertlerinden, sıkıntılarından! Siz mi kurtaracaksınız? Sonra bir gün gelir size birileri bir Eylül ayında bu ülkenin sahiplerinin olduğunu hatırlatıverir!

Dikkat ediniz yukarıdaki cümlelere, kendisi konuşuyor ama sizlerin, bizlerin neler konuşması gerektiğini de vurgulamaktan geçmiyor. Yani bunlar ne konuşacağınızı belirleyen zehirleme taktiklerinden başka bir şey değildir. Etrafınızda bu gibilerine çok rastlayabilirsiniz. Bunların okumamışları belki bilgisizlikten, düşüncesizlikten okumuşları ise ihanetlerinden dolayı benzer davranışlara girmektedirler.

Maalesef yavuz hırsız ev sahibini bastırma çabalarını, konuşarak, sesini yükselterek, çürümüşlüğe çürük konular ekleyerek sürdürmeğe devam etmektedir.

Şimdilerde şahsi hayatın en mahrem olması gereken alanları memleket problemleri haline getirilerek (!) ekranlarda konuşulduğu için, teröristlerce bilmem kaç kişi şehit edildiğinden de konuşmuyoruz artık. Otuz yıla yaklaşan, kangren haline gelmiş bu duruma alıştırılmaya çalışılıyoruz… Gök ekin misali biçilenler ve bunlar karşısında özü ve gönlü yanan yürekler sıradanlığın ta içlerinde artık.

Düşünmeyi, düşünceyi, idrak etmeyi kof sayan anlayışların zenginleşmesi kültürel kirliliğin ötesinde inanç alanını da boşaltmayı kâr hanelerine yazıyorlar. Çünkü bilenler bileceklerdir ki “düşünmüyor musunuz, akletmiyor musunuz?” ve benzeri ifadeler imanın kaynağında var olan ve iman sahiplerini uyarıcı nitelikteki mukaddes ifadelerdir. Kutsallarımıza uzanan eller ve de diller konuşarak, düşünmeden konuşturarak yavaş yavaş zehirlemeyi seçmiş durumdalar.

Zamanın dengesiz, sohbetin faydasız olduğu yerdeki konuşmalardır bizleri zehirleyen. Bir yanlış anlatma, anlama, anlaşılma onarılamaz olaylara sebep olabiliyor. Bu neticelerin çoğu da elbette konuşmayla ilgilidir. Oysa Türk âlimi Farabi’nin asırlar önce dediği gibi:

 

Küçüğün küçüğü bir söz yüzünden
Öteki beriki ile kavga ederiz neden?

“Kılıç yarası sağılır, dil yarası sağılmaz” denirken, konuşmanın ne kadar hassas bir konu olduğu ortaya konmuş olur. “Mecliste dilini, sofrada elini kısa tut” denilerek, fazla ve gereksiz konuşma çok iyi karşılanmaz.  Çekiştirme, iftira, argo vb.

“Utanmaz yüz, tükenmez söz”, “yemeğin azından, sözün çoğundan Allah ırağ eyleye” gibi atasözleri de boş ve gereksiz sözlerin anlamsızlığını doğrular. “Mecliste arif ol, kelamı dinle” sözünde de uyarıcı bir ifade olmasına rağmen dinlemenin önemi de işaret edilmektedir. Dinlemek ama “lafa kulağını vermek” yoksa “söze sırtını vermek” değil elbette. Yunus’un ifade ettiği gibi “okumaktan mani ne” ise konuşmaktan da o olmalıdır galiba. Konuşarak zehirlenmenin panzehiri de bu olsa gerek. Meselenin asıl ve asil noktasının “kişi Hak’kı bilmektir” değerlendirilmesinde var olduğunu ne çabuk da unutabiliyoruz.

Peki, biz niye yazıyoruz? Bu kadar laf ediyoruz?

Yazıyoruz, çünkü M. Duras’ın dediği gibi “yazmak aynı zamanda susmaktır, konuşmamaktır” da ondan.

***

Çanakkale’yi Yazdıranlar

“Söyleyene değil söyletene bak” sözünü ‘yazana değil yazdırana bak’ diye de ifade etmek mümkün. Elbette bundan yazanın önemsiz olduğu gibi yanlış bir anlam çıkarılmamalıdır. Çünkü “Çanakkale” deyince; Çanakkale’yi yazdıranlar, Çanakkale’de yazılanlar ve Çanakkale’yi yazanlar akla gelir.

Okuyucular çok iyi bilirler ki Çanakkale üzerine ciltlerce eserler yazılmış ve yazılmaya da devam edilmektedir. Yabancı, yerli birçok yazar, şair ‘Çanakkale’ dendi mi düşünce ve ilham perileri hemen faaliyete başlamaktadır. Aslında biz bu yazımızda “Çanakkale’de yazılanlar” ve “Çanakkale’yi yazanları” bir başka yazıya bırakıp “Çanakkale’yi Yazdıranlar”ın bazılarını kısaca hatırlatmaya çalışacağız.

Çanakkale’yi yazdırmayı öncelikle atsız kahramanlar başarmışlardır. Adları Hasan’dır, Hüseyin’dir ama hepsinin ortak adı Mehmet’tir. Bu Mehmetler ki kanı ile tevhidi kurtaranlardır… Peygamber’in aguşunu açıp davet ettikleridir bunlar. İşte bunlardır öncelikle Çanakkale’yi yazdıranlar… Ancak Bedir’in aslanları kadar şanlı olanlardır Çanakkale’yi yazdıranlar. Bu şanı ve şerefi hak edip yücelenlerdir şairin mısralarında. Şüheda ordusudur onlar lisan ile anlatılamayan. Gönül gülleriyle donatılanlardır Çanakkale’yi yazdıranlar.

Okuma bilenlerin ellerinde Kur’an, bilmeyenlerin Kelime-i şahadet getirerek şehitlik şerbeti içmeye yürüyenlerdir Çanakkale’yi yazdıranlar.

Hakkın ve hakikatin mesajını bu şekilde ayan beyan verenlerdir. Bu Mehmetçiklerdeki ruh kuvvetini, davranışlarındaki asaleti anlamasını bilen, görmesini bilen komutanlardır. Komutanlardaki anlayış, seziş ve en hızlı idrak gücüdür Çanakkale’yi yazdıranlar. “Ben size ölmeyi emrediyorum” diye gürleyen sese büyük bir cesaretle, gözünü budaktan esirgemeyerek uyanlardır Çanakkale’yi yazdıranlar.

Bomba şimşeklerini göğüslerinin üzerinde söndürebilen, tepeleri yıldırım adımlarıyla dürdürebilen, yaralarını al bayrakla sardırabilenlerdir bunlar. Ancak bunlardır toplara, gülle yağan mermilere gülenler, gülebilenler. Bunlardır şahadetin şerbetinin tadını bilenler. İşte göğsündeki imanı alınamayacak kale olanlardır Çanakkale’yi yazdıranlar.

Ehl-i salibin savletini kıranlar, yıldırımlar gibi yağan mermilere er oğlu ercesine duranlar ve yurdu olan toprağı ana ırzı bilerek yâd ayağını kıranlardır Çanakkale’yi yazdıranlar.

Yalnızca Al sancağa teslim edilip Allah’a ısmarlananlar… Yastığı mezar taşı, yorganı kar olanlar… Mukaddes cihada inanarak çağa apak, bembeyaz, dupduru damgasını vuranlardır… Vatan dedikçe yollara düşüp, vatanın bağrına yar olanlardır Çanakkale’yi yazdıranlar.

Çanakkale’yi yazdıranlar olmasaydı, elbette Çanakkale hakkında ciltlerce kitap yazılmazdı, yazılamazdı… Destanlaşan er oğlu erler, bu toprağın kara bağrından çıkıp hepsi de birer ikişer destanlara girdiler. Çünkü onların her biri bir destandılar. İşte bu destanlardır Çanakkale’yi yazdıranlar.

 Seddülbahir de, Arıburnu’nda, Alçıtepe, Conkbayırı’nda, Kanlı Sırt’ta, Bomba sırtı’nda bu topraklar için toprağa düşenlerdir Çanakkale’yi yazdıranlar. Çelik yağmurlarında ıslanıp, ölmeden mezara koyulanlardır…

Sonra… Sonra eline anasının yaktığı kına ile cepheye gelen Kınalı Ali’lerdir Çanakkale’yi yazdıranlar. İlkbaharın yemyeşil çimenlerine üç alayla vuruşan Yahya Çavuş’lar, Allah ve vatan aşkıyla 215 okkalık mermiyi topun namlusuna sürmeyi başaran Koca Seyitlerdir Çanakkale’yi yazdıranlar.

Bir hilal uğruna batan güneşlere, yalnızca Al sancağa teslim edilip Allah’a ısmarlananlara selamlar olsun!

 Kendilerinden vatanın razı oldukları, kendilerinden milletin razı oldukları ve her şeyden önce inşallah kendilerinden Allah’ın razı oldukları şühedaya selamlar olsun! Çünkü bunlardır Çanakkale’yi yazdıranlar.

Zekâyı Efendileştirmek

Okumak efendileşmek… Efendileşmek; kişinin hakkı, hukuku bilmesi… Önce kişinin kendine güveni ve saygısı… Cemil Meriç “Bu Ülke” de Proust’tan aktarıyor:“Zekânın tavırlarını efendileştirmek için okumak zorundayız”. Demek ki zekâ tek başına yetmiyor. Var olan zekânın eğitilmesi gerekiyor. Eğitilmesi, yani efendileştirilmesi…

Şimdi tam olarak hatırlayamıyorum ama gençlik dönemlerimde  “aşk gözlerde başlar/ gözler aşkın aynasıdır” diye bir şarkı vardı galiba. Oysa okumak da gözlerde başlar. Sonra işin içine diğer duyular ve anlamlandırma etkinliğinin gerçekleşmesinde “zekâ” girer. Kabalıkların yontulmasında zekânın keskinleşmesine ihtiyaç vardır. Okumak zekânın keskinleşmesidir.

Önce buyrulur “…okuyunuz! “ En yüce emrin ilkini yerine getirmektir efendileşmek… Saygının, muhabbetin deruni anlamlarını dolu dolu kavrayarak muhabetullaha koşabilmeye yönelmek… Diploma veren okumaktan önce zekâyı efendileştiren okumayı seçebilme yeteneğini kazandıran bir okuma…

Fotoğrafta karanlık odanın mucidi olan Türk İslam âlimi Heysem’e göre,  dış dünyadan gelen algılar bizim düşünme yeteneğimizden kaynaklanan ve bilinçli olarak yapılmış bir sonuç çıkarma eylemini içerir.   Algı; duyular yoluyla alınanların zihinde sınıflama, sıralama ve anlam kazandırılmasıdır. Yani burada “düşünme yeteneği” tek başına yetmiyor, bu yeteneği harekete geçirecek olan zekânın beslenmesine ihtiyaç vardır.

O halde okumak; gözle algılananların zihinde anlam kazandırılması olarak da yorumlanabilir. Zihinde “anlam kazandırma” işinde zekâ bu görevi üstlenir. Bu görevi yaparken aynı zamanda zekânın kendisi de bu durumdan doğrudan etkilenerek varlığına çeki-düzen verir. Yani efendileşir, eğitilir. Zekâyı efendileştiremeyen okuma faaliyeti ne olursa olsun eksiklikleriyle, zaaflarıyla tartışılır. Belki de bu şekildeki okumalara karşı da çıkılabilir.  Ya da zekâyı efendileştiremeyen okuma faaliyetinde sağlıklı bir algılama hatasından da bahsedilebilir…

Okumak beynin sporu, düşüncenin, yani düşüncelerin yönlendirdiği davranışlarda olumlu şekilde, efendileşmek yolunda zengin bir faaliyettir. Bu faaliyet önce önem ve değer vermeyi gerektirir. Önce düşüncelere, fikirlere, duygulara ve bunların dolaştığı en ince alanlara değer vermek. Aslında bir takım sıkıntılar gerektirse de zekânın efendileşmesine değer vermekle başlar kendine ve başkalarına değer vermek… Dikkat ister, hassasiyet ister, anlamlandırma ve muhakeme ister, kısaca okumada kişi top yekûn bir katılımıyla zekâ kabalıklarından ve karanlıklarından arınmaya başlar. Tabir yerinde ise zekânın kabukları soyulup öze inilmeye başlanır.

Çöp biriktirilen evlerin ya da çöple yaşayanların çağımızda sık sık haberlere taşındığına çoğumuz şahit oluyoruz. Çünkü bu tür yaşama tarzlarını seçmek insanlara tuhaf geliyor. Oysa zekâların okumadan kaçarak çöplenmesine, kabalaşmasına, hantallaşmasına, saldırganlaşmasına çok fazla aldırıldığı görülmüyor. Çünkü saldırganlıkta, Sadisizim de, mazoşizm de akılsızlık değil zekânın kokuşmuşluğu söz konusu edilebilir.

Okumak sadece zekâyı efendileştirmek değil aynı zamanda özellikle ileri yaşlarda musallat olan “bunama”yı da kovmak demektir. Yani zekânın efendi olarak kalmasını sağlamak… Çünkü bilim adamlarının ifade ettikleri gibi “Okumayla, beyin kan akımı, beyin elektrik aktivitesi ve metabolizmasında büyük artışlar görülüyor”. Bu durum ise beyinin korunması demektir. 

Zekâ bir lütufsa ki öyledir. Verilen bu lütfü değerlendirmemektir kabalaşmak. Okumak, zekâya var olan bütün gücünü kullanmayı iade etmektir. Verilen bu lütfü değerlendirerek şükretmektir.

İyi hatırlıyorum çocukken dedemin dualarında “Ya Rabbi aklıma mukayyet ol!” dediğini duyar, o zamanlar bunun ne anlama geldiğini pek kavrayamazdım. Şimdi anlıyorum ki okumak, “Yaratan’ın adı ile” okumak, zekânın en önemli ve önde gelen disiplinlerinden biridir.

İnsan sürekli ihtiyaç içindedir. Kendini kendine yeterli görme, nefsini mabut edinme de ilkele dönme anlayışıdır. İlkele… Yani cahiliyete… Okumak, devamlı öğrenmeye ihtiyacı olduğunun şuurunda olmak… Devamlı azmaya ve sapmaya karşı gelmek… Ya da azgınlık ve sapkınlıklardan korunmak… Okuyor görünüp de azgınlaşanlar okumanın efendileştirmesine ulaşamayanlardır.

Efendileşen zekâ sahipleridir kullukta yükselenler. “Peygamber Efendimiz” önce “Yaratan’ın adı ile” okuması emrolunduğundan asıl ve asli mesajı bütün insanlara vermiş olmaktadır. Yaşamak ve yaşatmak, umutlandırmak, sevdirmek için okunur ve okutulur, süründürmek ya da öldürmek için değil.

 ***

Kendi Diyarının Kâşifi

Önce haritalar…

Dünya haritası üzerinde siz deryalara sınır çizemezsiniz. Sular ki kendi sınırlarını kendi çizer. Önce suların sınırlarını kendisinin çizdiği haritalar. Yani sulara çizilen haritalar değil. Dünyada hiçbir güç suların çizdiği sınırları şimdiye kadar değiştirememiş. Ancak sular isterse sınırlarını değiştirebiliyor. Bunun yanında topyekûn karanın insan aklıyla, belirlemesiyle kıtalara bölündüğü küçücük dünya… Bu dünyaya baktıkça hala kâşiflik iddiasında insan. Kendi keşfinden habersiz kıtalar keşfettiğini tarihe yazdıran ya da yazan insan.

Sonra bilmem ne hesaplar ve kitaplar üzerine Ülke sınırlarının çizildiği haritalar. Okyanusların, denizlerin, göllerin, ırmakların haritaları… Öyle ki mavi engin huzurların davetçisi gibi gözlere dolar. Gözler maviden “bir tatlı huzur” alıp karalara yolculuğa çıkar.

Dünyanın bütün dağları, ovaları, vadileri, yaylaları bir bakışta insanın gözünün önünde. Okyanusuyla, deniziyle, kıtalarıyla, en alçağından en yükseğine dağları ve de çukurluklarıyla dünya insanın avucunun içinde. Avucunun ve algılamasının…

Dünya, dünyalar kadar değil artık. Bilinmezliklerdi dünya üzerine rüyaları süsleyen. Azaldı bilinmezlikler, azaldı dünya ve rüya süsleri. Bahsederken dünyadan “uçsuz-bucaksız” deyimi ortadan kalktı. “Dünyanın öbür tarafı” o kadar da uzak değil artık. “Çin-Maçin” kaç saat uzaklıkta… Ya da kaç barut atımı ötede?... “Öte” de ne ki… “Uzak” neye göre… “Yakın” ama nasıl?.. Neredeyse cevaplar bir tuş kadar yakın ama bir oluş kadar karmaşık değil… Yani insanın haritası?

Önce haritalar…
İnsanın kendi diyarının haritaları… Yüzünün, gözlerinin, gözler gerisinin ve beyninin… Düşünün, düşüncelerinin… İnsanın okyanusları, karaları, denizleri, ülkeleri ve ülküleri… İnsanın inişleri, çıkışları, engebeleri… İnsanın haddi, hududu, yani sınırları… Maddesiyle, manasıyla insanın haritası… İnsanoğlunun avuca sığabilecek ama dünyalardan da taşabilecek varlığı…

Dünyayı yeniden keşfetmekle böbürlenen insan! Dünya haritasını avuç içine sığdıran ve sınırlarını kendi belirleyen insan! Ülke ülke sınır çizerken kendine sınırsızlığı layık gören! Bu nasıl bir çelişki? İzah edersin amma sende inanır mısın buna? Kendi yalanlarına hala hangi dayanaklara dayanan terimler üretme çabasındasın? Bilim ya da sanat sana sadece bir sığınak mı? Yoksa kurtuluş umutlarını gizlediğin tapınak mı? Mabedini hangi ideolojide, hangi sloganda arıyorsun?

Dünya keşfedildi, dünyalar keşfedildi. İnsan kendi diyarının kâşifinden, kendinden habersizliği yaşamaya devam ediyor. Kendi diyarlarının haritalarına ulaşanlar hariç…

İnsan kendi diyarının kâşifini aramakta geç kalmamalı artık. Dolayısıyla kendini keşfetmeyi de… Öyle bir kâşif ki insana kendi sınırlarını gösteriyor. Kendi meyvelerini, çürüklüklerini de… Kendi enginliklerini, yüksekliklerini, çukurlarını, tümseklerini bir çırpıda gözlerine, gönüllerine, akıllarına, tefekkürlerine getiriyor.

Görmek isteyen gözler, işitmek isteyen kulaklar, hissetmek isteyen bütün duyular kendi diyarınızın haritasından niçin kaçıyorsunuz? Bu haritayı açmaktan, bu haritayı incelemekten, bu harita üzerinde düşünmekten korkmamalıyız.

Biliminiz, ilminiz, filminiz kendi diyarınıza uğrama keşfini neden hep görmezlikten geliyor? Ya da hep yarınlara bırakıyor. Hani pusulasız ve de haritasız yola çıkılmazdı?

Bu dünyanın artık insanın kendi diyarını keşfedecek kâşiflere ihtiyacı var. İnsanlığın kendi diyarlarının haritalarının çizilmesinden neden kaçılıyor? Bu haritalar çizilmeden “el yordamıyla yaşamak” akıl karı mı?

Önce haritalar…
Dünyanın haritasından çok insanın, insanlığın haritasını değiştirmek dün de vardı, bu gün de… Dünyanın sınırlarından çok insanın, insanlığın sınırlarını değiştirmek, ona yeni sınırlar çizmek isteyenler var. Yani Yaratan’ın çizdiği sınırlara müdahale etmek isteyenler.

İnsanın haritası… Bütün engebeleri, bütün sınırları ile…
Kendi diyarının bütün incelikleri ile insanın haritasını çizen kâşifin haritasına bak! Kendini göreceksin. Kendi diyarının kâşifi olacaksın.

İnsanın “Dünya haritası bir yanılsama ey gafil!” diyesi geliyor. “Önce kendi haritana bak!”.

***

Mutlu Kelimeler Söylemek.

Yazımın başlığını okuyanlar eğer benim yaşlarımda iseler, gençlik dönemlerimizin güzel bir şarkısından şu sözleri hatırlayacaklardır: Bana bir aşk masalından şarkılar söyle.

Aşk masalından şarkılar söylenir de, insan olan insana mutlu kelimeler söyleyemez mi?

“Üzerinde düşünülmeyi hak eden düşünceler üretmesi” iyi bir yazar için ne kadar mutluluksa; insanlara mutluluğu çağrıştıran kelimeler söylemek, söyleyebilmek de, söyleyen için o kadar mutluluk olabilmelidir.

Düşünebiliyor muyuz? Bir günde ne kadar konuşuyoruz? Daha doğrusu kaç kelimeyi hangi yerde, kimlere ne amaçla söylüyoruz? Niye söylüyoruz? Sonucunda neler oluyor? Elbette bu sorulardan başka daha birçok soru sıralanabilir.

Kelimeleri seçiyor muyuz?

Düşünüyor muyuz kelimeleri harcamadan önce? “Boğaz dokuz boğumdur. Dokuz düşün, bir söyle” sözünü hatırlıyor, bu uyarıya kulak veriyor muyuz hiç?

Kelimeler ağzımızdan çıkarken kurşun gibi mi? Kurşunu aratmayan patlamalar mı duyuluyor, kelimeleri meydana getiren her bir seste?

Yoksa sabahın ilk güneş huzmeleri gibi karşımızdakinin yüzünü aydınlatıyor, gözlere umudun tebessümünü mü yayıyor? Sabahın seherinde gül bahçelerindeki güllere düşmüş çiğler gibi göz bebeklerine de düşebiliyor mu?

Söylendiği gibi anlaşılıyor mu kelimeler. Söylenmek istendiği gibi? Kelimelerin mutlusu, mutsuzu mu olur diyeceksiniz.

Kelimeleri mutsuz kılan söyleyenin söyleyiş şeklidir. Söyleyenin dilinde, ses tonunda, hatta yüz ifadelerinde bir kimliğe bürünüp öyle ses verir kelimeler. Kelime vardır bir başka kelime ile ifade edildiğinde öfke küpü olur insan. Kelime vardır bir başka kelime ile yan yana geldiğinde süt dökmüş kediye döner insan. Kelimeler kelimelerle yer değiştirip bir cümle ile hizaya getirildiğinde, cümle âlem de hizaya gelip selam durur. Yunus’layın ifade edecek olursak; “söz ola kese savaşı/ söz ola kestire başı”.

Kesmeyi kestirmeyi unutturup gönüllere yol veren de kelime! Gönül saraylarını bir anda tarumar eyleyip, yere seren de kelime! O halde insanları mutlu kılmak, mutlu görmek istiyorsak mutlu kelimeler söylemeliyiz.

İşte sırf bunun için diyebiliriz ki kelimelerin birden, ikiden çok,  belki sayısını tahmin edemeyeceğimiz kadar anlamı vardır: Sadece yan yana gelişlerine göre tesirleri değişmez. Ağızdan, gönülden, yürekten, beyinden, gözlerden çıkışları ile başka renklere, başka şekillere, başka tesirlere de sebep olabilirler.

Bir de kime söylendiğine bağlı olarak kelimeler anlam kazanır. Ya da bir meta gibi umursanmayabilir. Bu durumda lügatlerin onları kendi sayfalarına hapsederek bir-iki mana ile açıklamaya çalışmaları nasıl bir bencillik, varın siz anlayınız!

Demek ki kelimeleri duyuran kadar duyan da önemlidir. Söyleyen ne derse desin, duyan duymak istediğini duyar bazen. Öyle olmasa Goethe şöyle der miydi?

Etkili olamıyorsan, her şey ruhsuz kalıyor,
Kendini üzme!
Bataklığa düşen bir taş
Halkalar oluşturmaz.

Belki etkili olmak adına değil ama mutluluk vermek adına ya mutlu kelimeler söyleyebilmek ya da kelimeleri mutluluk süzgeçlerinden geçirerek ifade etmek görevimiz olsa gerek. Tabii ki bu durumda kime, kimlere söyleyeceğimiz de önemli olmaktadır. Olur ya bütün gayretlerimize rağmen mutlu kelimeler söyleyemiyor ya da söylemeyi beceremiyorsak o zaman “susmak” en güzel kelime olacaktır:

“Ya hayır konuş, ya sus!”

***

Politikada Nükte’den Şairlere Mesaj

Toplumumuzda belki politikaya değil ama politikacıya bakışın son dönemlerde pek sağlıklı olarak gelişmediği yönünde olduğu gözlemlenebilmektedir. Hatta sanatta, edebiyatta siyaset pek hoş karşılanır bir durum olmaktan da çıkmaya başlamıştır. Bu doğrultuda tepkiler yoğun bir şekilde artmıştır. Bunun neticesinde de sanat-siyaset ilişkisi mümkün olduğu kadar en aza indirilmeye, hatta bağları koparılmaya doğru gidilmektedir. Elbette böyle bir kaygıda da haklılık payı olduğu söylenebilir. Çünkü sanatta, edebiyatta daha çok sloganlaşma kirliliğinin yaşanması sanat-siyaset ilişkisinde bir rahatsızlığı gündeme getirmiş olabilir.

Oysaki topluma en iyi ve en önemli hizmet mevkilerinden biri olan siyasetin her zaman nitelikli politikacılara, devlet adamlarına ihtiyacı olmuştur. Bunların az bulunduğu ya da bulunmadığı dönemlerde “kâhtı rical” denilen devlet adamı yokluğundan da bahsedilmiştir.

Tarihimizde sanatla siyaseti, hatta bilimle siyaseti kişiliklerinde bütünleştirmiş ve bunları davranışlarında, günlük yaşayışlarında davranış haline getirmiş birçok devlet adamından örnekler vermek mümkündür. Fatih’in “Avni”, Kanuni’nin “Muhibbi” mahlası ile şiirler yazmaları, bazılarının siyaset ve devlet adamı kimliklerinin yanında kitaplar kaleme almaları da örnekleri zenginleştirir.

Yoğun olarak politikanın, siyasetin konuşulduğu, bazen bu konuşmalarda “kantarın topuzunun kaçırıldığı” şu günlerde “Politikada Nükte” başlıklı bir kitap var elimde. Nejat Muallimoğlu imzasını taşıyan bu kitap, daha çok yabancı siyasetçi ve devlet adamlarından, birkaç da bizden örneklerin sunulduğu değerli bir eser. Bu eserden politik nüktelerden değil de şair ve şiir eleştirisine hatta şiir yazanlara iyi bir örnek, güzel bir mesaj olarak hatırlanmasında fayda gördüğüm olayı aktarmaya çalışacağım.

Bilindiği gibi Tanzimatın önderlerinden bilinen Keçecizade Fuat Paşa’nın babası Keçecizade İzzet Molla daha çok Divan şairi olarak tanınmıştır. Oysa o aynı zamanda İkinci Mahmut devrinin seçkin kişilerinden biri olarak da bilinmektedir. İzzet Molla doğru bildiği yoldan ayrılmayan, sözlerini sakınmayan biri olarak da şöhret bulmuştu. Hatta bu davranışlarından dolayı defalarca sürülmüş, ölüm tehlikesi bile atlatmıştı.

Sadrazam Ali Paşa’nın devletin ilk resmi Fransızca gazetesini çıkarması için İstanbul’a getirdiği Charles Mismaire “İstanbul Geceleri” adlı eserinde Keçecizade İzzet Molla için şu kısa hikâyeyi aktarır:

Döneminde şair geçinenlerden biri “şiir” diye karaladığı saçma sapan bazı şeyleri İzzet Molla’ya göndererek düşüncelerini öğrenmek ister. Şiir diye yazılanlara şöyle bir göz atan İzzet Molla, adamın uşağına “Beyefendiye benden selam söyleyin. Şöyle biraz perhiz etsin” der.

Divan şairi İzzet Molla’nın bu tavsiyesindeki mesajı ve inceliği sezemeyen kişi ise kalem perhizini mide perhizi sanır. Bir süre sade suya çorba ile karın doyurur. Daha sonra bu sözde şair, müsveddeleri yeniden yazıp uşağı ile tekrar gönderir. İzzet Molla bir göz attıktan sonra, gülümseyerek tekrar “Beyefendiye söyleyin, perhiz etsin!” der. Bunun üzerine uşak, “Aman efendim beyefendinin perhiz ede ede kımıldayacak hali kalmadı” der. İzzet Molla kendini tutamaz:

“Perhiz ediyor da, bu herzeleri kim ortaya çıkarıyor öyleyse?” der.


Kuşların Bahara Selamı

Günün ilk ışıkları ve kuş sesleri ile güne başlıyorum. Oysa daha on-onbeş gün öncesine kadar bu kuş sesleri duyulmuyordu. Şimdi evimin küçük bahçesindeki ağaçlara, hatta balkonlara küçük sürüler halinde konuyorlar. Kondukları yerlerde fazla eğleşmiyorlar. Konmalarında da, kalkmalarında da çıkardıkları ses bir nefes üfler gibi. Ürkek, hareketliler. Sağlarına, sollarına, önlerine, arkalarına bakmakla yetinmiyor, aşağı ve yukarılara da bakmayı ihmal etmiyorlar. Her yan ve yön bakışları içerisinde. San ki bir işleri var da sabah şöyle bir selam verip geçmek isterler gibi. Ama evimin üç tarafında da her nereye konarlarsa konsunlar en az bir kere koro halinde ötüşüp sonra topluca uçuyorlar.

Belki başka bahçelere, başka balkonlara başka insanlara da selam verecekler. Hastaya, sayrıya umut aşılayacaklar. Bir anlık da olsa kimsesizlere kimsesizliği unutturacaklar. Baharın ilk müjdesiyle birlikte böyle bir görev almışlar gibi dolaşıyorlar. Hatta yakındaki okula gitmek için yola düşmüş küçük çocukların üzerlerine yaklaşıp onlara da “iyi dersler” dilemeyi unutmuyorlar. Çocuklar neredeyse üzerlerine konacakmış gibi yaklaşan kuşlara masum gülümseyişleri ile el sallıyorlar.

Bu yıl kuşlardaki bahar sevincinin bir başka olduğunu gözlemliyorum. Bir hareket, bir heyecan, seslerinde bir neşe ki sormayın gitsin. Bahar onları, onlar baharı özlemiş. Hasretin daldan dala uçuşu, yeni tomurcuklara duran ağaçların kucaklarını açışı bundan olsa gerek. Kuşların özlemine, dalların tevazuu ile eğilişi ve onlara yer açarak cevap vermeleri çok anlamlar ifade ediyor. Kuşlar çekinmeden konuyor dallara. Neşelerini, güvenlerini sunuyorlar. Sabahın çiyleri henüz üzerinden kalkmamış dallar kuşların gagalarını yıkıyor. Kuşlar yıkanıyor ağaç dallarında.

Günün ilk ışıkları ile kuşlar gruplar halinde dolaşıyorlar. Baharın sevincini birlikte yaşıyor, birlikte paylaşıyorlar. Hatta henüz üzerlerinden mahmurluğunu atamamış olanlara da gözlerini açmaları için selamlarını esirgemiyorlar. Şarkılarındaki nağmeler bütün karamsarlıkları, grilikleri silip atıyor. Sesleri de baharın bütün renkleri ile dolu dolu. Her birinin sesi ayrı bir renk ama şarkılarını söylerken uyumlu bir koro oluşturuyorlar.

Her bir grup ayrı ayrı uğradığından bahçemdeki ağaçlar ve balkonum hiç kuşsuz kalmıyor. Kuşlar bahara davet ediyor. Kuşlar sadece sağlığın, mutluluğun ve huzurun şarkılarını söylüyorlar. Makamları hep neşe, hep umut, hep gelecek. Zaten öterlerken hep ”gelecek, cik, cek, cik, cek” demiyorlar mı?

Sabahın bu coşkusuna, bu içtenliğine, bu canlılığına bayılıyorum. Bu yaşta olmama rağmen içim kıpır kıpır kaynıyor. Onsekizlerin heyecanını ama yaşımın dupduru hale getirdiği huzuru duyuyorum. Şükürden öte bir minnettarlık, vefadan öte bir vefakârlık bütün benliğimi kaplıyor. Benliği kaplayan bu huzurun kuşlarla bütün insanlara yayıldığı duygusu da hoşuma gidiyor. Onlara katıldığımı göstermek için ama onları zerre kadar ürkütmemeye çalışarak, ağaçlara daha yakın olan bahçe balkonuna çıkıyorum. Sabahın diriltici, taze bahar kokmaya başlayan havasını ciğerlerime çekiyorum.

Kuşların konduğu ağaçlara bakıyorum. Kuşların konduğu dallar eğiliyor. Sanki ağaçlarda da bir neşe, kuşlara dalları arasında yer gösterme telaşı var. Bir kış boyu kuşsuz kalan dallar mahzunluğunu, durgunluğunu üzerlerinden atma yarışına girmişler. Her bir dalda onlarca bebek gülücüklerini hatırlatan tomurcuk izleri parlamaya başlamış bile. İşte gülüyor bazı dallardaki tomurcuklar. Kuşları davet etmekteki ısrarları da bu yüzden olsa gerek. Erkenci kuşlar, neşeli kuşlar, şen kuşlar da hep güler yüzlü dalların davetine icabet ediyorlar. Ama etraflarında davetkârlar o kadar çok ki hangi birine gideceklerini şaşırıyorlar. Hiç birini de kırmamak istercesine bir nefes alımı, belki daha da az bir zaman dallardan dallara, ağaçlardan ağaçlara şarkılarını söyleyerek dolaşmaya devam ediyorlar. Benim ürkeklik olarak adlandırdığım hareketlerinin onların ağaçlardaki bütün gülücüklere selam verme arzuları olduğunu sonradan anlıyorum.

Ah şu kuşlar! İlkbahara ilk selamlarını veren kuşlar! Hareketli oldukları kadar, nazik oldukları kadar, ne kadar da hassas davranışlar sergiliyorlar, diye düşünüyorum.

Kuşların hareketlerini hep “ürkeklik” olarak yorumlayan biz insanların gözlemlerini de “mış gibi” geçiştirdiği duygusuna kapılıyorum. Öyle ya onların neşelerini, şarkılarını her tarafa paylaştırma hassasiyetlerini günlük telaşlarımıza düşen bizler nasıl anlayabilecektik? Paylaştırmayı, paylaşmayı –isterseniz bölüşmeyi diyelim- hayatın sisleri gerisine bıraktığımızdan beri “baharı görmeden yaz geldi geçti” şarkısını söylemiyor muyuz?

Kuşların bahara selamında baharlar kadar mesajlar saklı olduğunu da sanıyorum. Bahar kadar canlı, bahar kadar umutları üzerinde taşıyan mesajlar. Bir başka baharda uykuya çekilip ilkbaharda yaşayan mesajlar.

Belki baharın kanı kaynatmasından, düşüncelere zenginlik sunmasından dolayı bende başka duygular da çağrıştırıyor. İnsanlar için mevsimlerin baharı elbette çok güzel. Fakat gönüllerin her daim bahar olması, bahar kalması daha da güzel olsa gerek.

Günlük telaşlardan kurtulma şansına sahipseniz, isterseniz kuşların baharı selamlama törenlerini bir seher vaktinde sizler de seyredebilirsiniz.

***

İki Bin Elli Yılından Mektup Var!

Ey Ecdadım !
Nasıl başlayayım, ne diyeyim sizlere! Bilmem ne demek düşer sizlerin yetiştirdiği bizlere? Çünkü ne “sevgi” ne de “saygı” hasletleri kaldı bizlerde.
Sizlerden önceki atalarım bu topraklar üzerinde çok iyi şeyler yapmışlar. Ancak son yüzyıla ve içinde yaşadığımız duruma baktığımızda bizlere hep kötü miraslar bırakmışsınız.
Bir asır önce şairin dediği gibi tam anlamıyla “kendi vatanımızda paryayız”. Artık bilesiniz ki “azınlıklar” olarak muamele görüyoruz.
Şehit kanları ile alınan toprakları para karşılığı sattığınızdan Anadolu’nun küçük bir parçasına sıkışıp kaldık. Dört tarafımız tam anlamıyla “kara” oldu.
Namusumuz, şerefimiz, haysiyetimiz, sayenizde pâyi mâl ediliyor. Mabetlerimize namahrem eller çoktan uzandı bile. Bu topraklar için toprağa düşmüş askerlerin ruhları da buralardan terki diyar eyledi.
Artık “Türk’üm” demenin yasalara suç unsuru olarak alınması için çalışılıyor.
Düğünde, dergâhta, makamlarda “Türkçe”ye ambargo konuluyor. Yazışmalarda Türkçeye pek rastlamıyoruz. “Tarzanca” diye bir dil okutulmaya başlandı.
Anadolu’da insanlara hakaret sıfatı olarak “Türk” kelimesi seçiliyor.
Ekonomik, kültürel ve siyasî bağımsızlığımızı verdiğiniz tavizlerle sayenizde kaybettik.
İdare tarzımızın ne olduğu pek anlaşılmıyor.
Bir “Türk” kimliğinin şimdi ve tarihte var olup olmadığı tartışılıyor.
Sizler birbirinize düşmüşsünüz, bizler kaybettik.
Sizler kaybolma peşinde olmuşsunuz bizler yittik.
İktidar sahipleri gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunmuşlar; biz torunlarınız sizlerle gurur duyamıyoruz. Hangi hasletlerinizi örnek alacağımızı da bilemiyoruz.
Oğuz Ata’m Üç Oku birleştirmiş; sizler bunu 133 oka bölmüşsünüz. Bu parçalanmışlıkla bizler rezil rüsva olduk.
Sizler Rus’un ayısına, ABD dayısına ve AB’nin sayısına ve sözlerine aldandınız. Aldığınız pek olmamış, verdiğiniz ise hep taviz, hep taviz, hep taviz...
Sağ olasınız! Sizler borç aldınız, bizler borçlu kaldık, borçlandık. Darmadağın olduk. Yaban ellerde “vatansızlar” damgası yiyen “hanümansız” serseriler olarak dolaşmaktayız.
Sizler, sizden öncekilerin kanları ve canları karşısında bıraktıkları aziz vatanı hangi hesapların pazarlık meydanı haline getirdiniz de bizleri bu sefilliğe terk ettiniz?
Binlerce yıllık Türk Tarihinde Çin’in ipeklerine, genç kızlarına kanarak daha öncekilerin yaptığı hataları sizler kat kat tekrarlayarak bizlere neyi ispat etmek istediniz?
Ecdadım,
N’oldu bize, bizlere? Yer yarıldı, gök çöktü de biz mi haberdar olamadık?
*
Torunumdan gelen mektubu tekrar tekrar okudum. Son cümle çok derinlerden geliyordu. Sanki davudî bir ses bu son cümleyi kulaklarımın dibinde bağırıyordu:
“N’oldu bize, bizlere? Yer yarıldı, gök çöktü de biz mi haberdar olamadık?”
Kan-ter içinde uyandığımda bunun bir rüya olduğunu anladım. Bu durumda ne yapacağıma pek karar veremedim. Tam anlamıyla şaşırmıştım. Rüya olduğunun farkına vardığımda birazcık rahatladım. Ne diyelim. İnşallah hayra yorulur. Bunlar inşallah sadece rüyada kalır.

***

Biz Sevdaların Tufan Olduğu Yıllarda Sevdalandık

Yaşamayanların yazdığı sevdalarımızın doğru anlaşılmasını beklemek kadar saflık olamaz herhalde? Sevda ne sihirli kelimedir ki, henüz sihri çözülememiş belki..

Sizler bilebilir misiniz?

Biz de sevdalar yaşadık. Hem de ne sevdalar.. Yaşayan biz değildik aslında sevdalarda, sevdalardı bizde yaşayan.

Sevdalar ki sütbeyaz, sevdalar ki ayaz mı ayaz.

Biz sevdaların fırtına olduğu yıllarda sevdalandık. Fırtınaların sevdaları savurduğu, sevdalıları unutulmuşluklara attığı yıllar. Fırtınaların sevdalılarla körebe oynadığı yıllar. Ama hep sevdalıların sobelendiği yıllar..

O yıllar ki yerin göğün birbirine katıldığı, sevdaların fırtınalarla tartıldığı yıllar. Aklın, duygunun şehirlerin bulvarlarında uyuştuğu, parkların hep hazan yaşadığı yıllar. Güllerin koparıldığı, ezildiği, güllere kinin beslendiği yıllar… Ezilen güllerden dolayı gül kokan kaldırımların sökülüp parçalandığı yıllar.. Sevdalılara tahammül edilemeyen zamanlar. Fidanların ışkın veremeden boylu boyunca devrildiği yıllar. Ve körpe dalların tomurcuk vermeye durduğunda kurutulduğu, kurutulup atıldığı yıllar…

Öyle sevdalılardık ki bizler, sevdamızda kavak yelleri, ılık meltemler, o ağacın altları yoktu. Yar yoluna düşmek dururken yar yolunu beklemek yoktu.. Yoktu hülyalara dalmak, yoktu hayaller kurmak. Yıl kasavetli, günler buruktu. Hep hüzzam, hep hazandı çalan plaklarda.

Sütbeyaz, apak sevdalarımız umutlara vurulan keserle, burukluğun yoğunlaşan belirsizliği ile kararıyor, kararıyordu. Kara sevdalar hep bizden doğuyordu. Tökezleyen sevdaları kaldırdıkça sevdamıza kurşunlar yağıyordu. Biz kurşun yağmurlarının yağdığı yıllarda yaşadık.

Sevdamız doğruldukça kurşunlar yıkılıyordu. Sevdamız vuruldukça sevdalılar doğuyordu. Aslında kurşunlarla birlikte yıkılan sevdasızlıklardı. Çünkü ölüm sevdasızlar için vardı.

Biz sevdanın savrulduğu, onsekizinde tam kalbinden vurulduğu, zaman ve mekânsızlıkta yoğrulduğu yıllarda sevdalandık.

Savuranlar ve savrulanlar o kadar netleşmesine rağmen biz sevdamıza yapıştık. Öyle bir yapışıştı ki bu, biz sevdamız, sevda biz olduk. Hep bülbül gül misalini umuyorduk. Bizi vuranlar sevdaları vuruyordu, bunu cümle âleme duyurduk.

O yıllar ki, bir kıtlık hüküm sürüyordu –hala devam ediyor ya- Biz sevdada kıtlık olduğu yıllarda sevdalandık. Şekilden şekle, renkten renge girmeden peşi sıra düştük sevdalarımızın. Ayan beyan, apaçık… Düştük ama hep kalkıp yürüdük. Kimimiz bataklık çöllerde boğulurken, kimimiz sürünerek yol aldık buzullarda. Zemheride kora düşerken Eylüllerde ayazı yaşadık. Biz sevdalara sürünülerek gidilen yıllarda sevdalandık.

Hep hasreti yaşadık vuslata koşarken. Damarlarımızda çağladı, coştu kan. Biz sevdamıza koşarken, sevdamız bize oldu volkan. Biz sevdaların volkan olduğu yıllarda yaşadık.

Hep acıları tattık sevdamıza özlem duyarken. Çünkü biz hep özlemleri, hasretleri dolu dolu yaşamak için sevda mahkûmiyetine çarptırılmıştık. Bu mahkûmiyette aşk belasıyla karşılaşmış, onunla tanıştırılmıştık. Daha da önemlisi biz çarpmıştık bu belaya. Biz sevdanın mahkûm olduğu sevdaları yaşadık.

 Biz ki sevdaların bora olduğu yıllarda sevdalandık. Fırtınalara, yıldırımlara aldırmayıp sevdalarımızı yaşayanlardandık. Mecnun da, Leyla da, Ferhat da, Şirin de zamanının ötelerini gördüklerinden dolayı bizden almışlardı sevdalanma örneklerini. Oysaki bizim sevdalarımız “ben”de olanı çoktan aşmış, kâinatta yeni kurulacak olan Sevdaistana ulaşmıştı. Çünkü: Sevda ateş değildir, kordan öte/ Sevda Leyla değildir, yardan öte, duygularına inanmıştık.

Bizim sevdalarımız büyüktü, büyük ne kelime? Bizim sevdalarımız köye de sığmadı, şehirlere de..Yere de sığmadı, göğe de…Ferman padişahın olsa da dağlarca yürekler bizdeydi. Sevdalarca yürekler… Dağlardan dağlara seslendik biz, dağlardan sevdalara. Bu sese ne sarıçiğdem, ne mor menekşe, ne lale sümbül, ne de gül dayanabildi. Bütün karşı dağlar yaşın yaşın ağlarken, tabiat uçtan uca yasa büründü.

Biz ki bütün tabiatın yasa büründüğü sevdaları yaşadık. Gördük ki;

Sevda yaklaşıldıkça uzaktadır
Sevda boranda, kışta, tuzaktadır.

***

 

 

 

 

 
İhsan Kurt 2005 - 2007