Duyurular-Etkinlikler

Yeni Yazılarım - Denemeler


Çanakkale’yi Yazdıranlar

“Söyleyene değil söyletene bak” sözünü ‘yazana değil yazdırana bak’ diye de ifade etmek mümkün. Elbette bundan yazanın önemsiz olduğu gibi yanlış bir anlam çıkarılmamalıdır. Çünkü “Çanakkale” deyince; Çanakkale’yi yazdıranlar, Çanakkale’de yazılanlar ve Çanakkale’yi yazanlar akla gelir.

Okuyucular çok iyi bilirler ki Çanakkale üzerine ciltlerce eserler yazılmış ve yazılmaya da devam edilmektedir. Yabancı, yerli birçok yazar, şair ‘Çanakkale’ dendi mi düşünce ve ilham perileri hemen faaliyete başlamaktadır. Aslında biz bu yazımızda “Çanakkale’de yazılanlar” ve “Çanakkale’yi yazanları” bir başka yazıya bırakıp “Çanakkale’yi Yazdıranlar”ın bazılarını kısaca hatırlatmaya çalışacağız.

Çanakkale’yi yazdırmayı öncelikle atsız kahramanlar başarmışlardır. Adları Hasan’dır, Hüseyin’dir ama hepsinin ortak adı Mehmet’tir. Bu Mehmetler ki kanı ile tevhidi kurtaranlardır… Peygamber’in aguşunu açıp davet ettikleridir bunlar. İşte bunlardır öncelikle Çanakkale’yi yazdıranlar… Ancak Bedir’in aslanları kadar şanlı olanlardır Çanakkale’yi yazdıranlar. Bu şanı ve şerefi hak edip yücelenlerdir şairin mısralarında. Şüheda ordusudur onlar lisan ile anlatılamayan. Gönül gülleriyle donatılanlardır Çanakkale’yi yazdıranlar.

Okuma bilenlerin ellerinde Kur’an, bilmeyenlerin Kelime-i şahadet getirerek şehitlik şerbeti içmeye yürüyenlerdir Çanakkale’yi yazdıranlar.

Hakkın ve hakikatin mesajını bu şekilde ayan beyan verenlerdir. Bu Mehmetçiklerdeki ruh kuvvetini, davranışlarındaki asaleti anlamasını bilen, görmesini bilen komutanlardır. Komutanlardaki anlayış, seziş ve en hızlı idrak gücüdür Çanakkale’yi yazdıranlar. “Ben size ölmeyi emrediyorum” diye gürleyen sese büyük bir cesaretle, gözünü budaktan esirgemeyerek uyanlardır Çanakkale’yi yazdıranlar.

Bomba şimşeklerini göğüslerinin üzerinde söndürebilen, tepeleri yıldırım adımlarıyla dürdürebilen, yaralarını al bayrakla sardırabilenlerdir bunlar. Ancak bunlardır toplara, gülle yağan mermilere gülenler, gülebilenler. Bunlardır şahadetin şerbetinin tadını bilenler. İşte göğsündeki imanı alınamayacak kale olanlardır Çanakkale’yi yazdıranlar.

Ehl-i salibin savletini kıranlar, yıldırımlar gibi yağan mermilere er oğlu ercesine duranlar ve yurdu olan toprağı ana ırzı bilerek yâd ayağını kıranlardır Çanakkale’yi yazdıranlar.

Yalnızca Al sancağa teslim edilip Allah’a ısmarlananlar… Yastığı mezar taşı, yorganı kar olanlar… Mukaddes cihada inanarak çağa apak, bembeyaz, dupduru damgasını vuranlardır… Vatan dedikçe yollara düşüp, vatanın bağrına yar olanlardır Çanakkale’yi yazdıranlar.

Çanakkale’yi yazdıranlar olmasaydı, elbette Çanakkale hakkında ciltlerce kitap yazılmazdı, yazılamazdı… Destanlaşan er oğlu erler, bu toprağın kara bağrından çıkıp hepsi de birer ikişer destanlara girdiler. Çünkü onların her biri bir destandılar. İşte bu destanlardır Çanakkale’yi yazdıranlar.

 Seddülbahir de, Arıburnu’nda, Alçıtepe, Conkbayırı’nda, Kanlı Sırt’ta, Bomba sırtı’nda bu topraklar için toprağa düşenlerdir Çanakkale’yi yazdıranlar. Çelik yağmurlarında ıslanıp, ölmeden mezara koyulanlardır…

Sonra… Sonra eline anasının yaktığı kına ile cepheye gelen Kınalı Ali’lerdir Çanakkale’yi yazdıranlar. İlkbaharın yemyeşil çimenlerine üç alayla vuruşan Yahya Çavuş’lar, Allah ve vatan aşkıyla 215 okkalık mermiyi topun namlusuna sürmeyi başaran Koca Seyitlerdir Çanakkale’yi yazdıranlar.

Bir hilal uğruna batan güneşlere, yalnızca Al sancağa teslim edilip Allah’a ısmarlananlara selamlar olsun!

 Kendilerinden vatanın razı oldukları, kendilerinden milletin razı oldukları ve her şeyden önce inşallah kendilerinden Allah’ın razı oldukları şühedaya selamlar olsun! Çünkü bunlardır Çanakkale’yi yazdıranlar.

Zekâyı Efendileştirmek

Okumak efendileşmek… Efendileşmek; kişinin hakkı, hukuku bilmesi… Önce kişinin kendine güveni ve saygısı… Cemil Meriç “Bu Ülke” de Proust’tan aktarıyor:“Zekânın tavırlarını efendileştirmek için okumak zorundayız”. Demek ki zekâ tek başına yetmiyor. Var olan zekânın eğitilmesi gerekiyor. Eğitilmesi, yani efendileştirilmesi…

Şimdi tam olarak hatırlayamıyorum ama gençlik dönemlerimde  “aşk gözlerde başlar/ gözler aşkın aynasıdır” diye bir şarkı vardı galiba. Oysa okumak da gözlerde başlar. Sonra işin içine diğer duyular ve anlamlandırma etkinliğinin gerçekleşmesinde “zekâ” girer. Kabalıkların yontulmasında zekânın keskinleşmesine ihtiyaç vardır. Okumak zekânın keskinleşmesidir.

Önce buyrulur “…okuyunuz! “ En yüce emrin ilkini yerine getirmektir efendileşmek… Saygının, muhabbetin deruni anlamlarını dolu dolu kavrayarak muhabetullaha koşabilmeye yönelmek… Diploma veren okumaktan önce zekâyı efendileştiren okumayı seçebilme yeteneğini kazandıran bir okuma…

Fotoğrafta karanlık odanın mucidi olan Türk İslam âlimi Heysem’e göre,  dış dünyadan gelen algılar bizim düşünme yeteneğimizden kaynaklanan ve bilinçli olarak yapılmış bir sonuç çıkarma eylemini içerir.   Algı; duyular yoluyla alınanların zihinde sınıflama, sıralama ve anlam kazandırılmasıdır. Yani burada “düşünme yeteneği” tek başına yetmiyor, bu yeteneği harekete geçirecek olan zekânın beslenmesine ihtiyaç vardır.

O halde okumak; gözle algılananların zihinde anlam kazandırılması olarak da yorumlanabilir. Zihinde “anlam kazandırma” işinde zekâ bu görevi üstlenir. Bu görevi yaparken aynı zamanda zekânın kendisi de bu durumdan doğrudan etkilenerek varlığına çeki-düzen verir. Yani efendileşir, eğitilir. Zekâyı efendileştiremeyen okuma faaliyeti ne olursa olsun eksiklikleriyle, zaaflarıyla tartışılır. Belki de bu şekildeki okumalara karşı da çıkılabilir.  Ya da zekâyı efendileştiremeyen okuma faaliyetinde sağlıklı bir algılama hatasından da bahsedilebilir…

Okumak beynin sporu, düşüncenin, yani düşüncelerin yönlendirdiği davranışlarda olumlu şekilde, efendileşmek yolunda zengin bir faaliyettir. Bu faaliyet önce önem ve değer vermeyi gerektirir. Önce düşüncelere, fikirlere, duygulara ve bunların dolaştığı en ince alanlara değer vermek. Aslında bir takım sıkıntılar gerektirse de zekânın efendileşmesine değer vermekle başlar kendine ve başkalarına değer vermek… Dikkat ister, hassasiyet ister, anlamlandırma ve muhakeme ister, kısaca okumada kişi top yekûn bir katılımıyla zekâ kabalıklarından ve karanlıklarından arınmaya başlar. Tabir yerinde ise zekânın kabukları soyulup öze inilmeye başlanır.

Çöp biriktirilen evlerin ya da çöple yaşayanların çağımızda sık sık haberlere taşındığına çoğumuz şahit oluyoruz. Çünkü bu tür yaşama tarzlarını seçmek insanlara tuhaf geliyor. Oysa zekâların okumadan kaçarak çöplenmesine, kabalaşmasına, hantallaşmasına, saldırganlaşmasına çok fazla aldırıldığı görülmüyor. Çünkü saldırganlıkta, Sadisizim de, mazoşizm de akılsızlık değil zekânın kokuşmuşluğu söz konusu edilebilir.

Okumak sadece zekâyı efendileştirmek değil aynı zamanda özellikle ileri yaşlarda musallat olan “bunama”yı da kovmak demektir. Yani zekânın efendi olarak kalmasını sağlamak… Çünkü bilim adamlarının ifade ettikleri gibi “Okumayla, beyin kan akımı, beyin elektrik aktivitesi ve metabolizmasında büyük artışlar görülüyor”. Bu durum ise beyinin korunması demektir. 

Zekâ bir lütufsa ki öyledir. Verilen bu lütfü değerlendirmemektir kabalaşmak. Okumak, zekâya var olan bütün gücünü kullanmayı iade etmektir. Verilen bu lütfü değerlendirerek şükretmektir.

İyi hatırlıyorum çocukken dedemin dualarında “Ya Rabbi aklıma mukayyet ol!” dediğini duyar, o zamanlar bunun ne anlama geldiğini pek kavrayamazdım. Şimdi anlıyorum ki okumak, “Yaratan’ın adı ile” okumak, zekânın en önemli ve önde gelen disiplinlerinden biridir.

İnsan sürekli ihtiyaç içindedir. Kendini kendine yeterli görme, nefsini mabut edinme de ilkele dönme anlayışıdır. İlkele… Yani cahiliyete… Okumak, devamlı öğrenmeye ihtiyacı olduğunun şuurunda olmak… Devamlı azmaya ve sapmaya karşı gelmek… Ya da azgınlık ve sapkınlıklardan korunmak… Okuyor görünüp de azgınlaşanlar okumanın efendileştirmesine ulaşamayanlardır.

Efendileşen zekâ sahipleridir kullukta yükselenler. “Peygamber Efendimiz” önce “Yaratan’ın adı ile” okuması emrolunduğundan asıl ve asli mesajı bütün insanlara vermiş olmaktadır. Yaşamak ve yaşatmak, umutlandırmak, sevdirmek için okunur ve okutulur, süründürmek ya da öldürmek için değil.

 ***

Kendi Diyarının Kâşifi

Önce haritalar…

Dünya haritası üzerinde siz deryalara sınır çizemezsiniz. Sular ki kendi sınırlarını kendi çizer. Önce suların sınırlarını kendisinin çizdiği haritalar. Yani sulara çizilen haritalar değil. Dünyada hiçbir güç suların çizdiği sınırları şimdiye kadar değiştirememiş. Ancak sular isterse sınırlarını değiştirebiliyor. Bunun yanında topyekûn karanın insan aklıyla, belirlemesiyle kıtalara bölündüğü küçücük dünya… Bu dünyaya baktıkça hala kâşiflik iddiasında insan. Kendi keşfinden habersiz kıtalar keşfettiğini tarihe yazdıran ya da yazan insan.

Sonra bilmem ne hesaplar ve kitaplar üzerine Ülke sınırlarının çizildiği haritalar. Okyanusların, denizlerin, göllerin, ırmakların haritaları… Öyle ki mavi engin huzurların davetçisi gibi gözlere dolar. Gözler maviden “bir tatlı huzur” alıp karalara yolculuğa çıkar.

Dünyanın bütün dağları, ovaları, vadileri, yaylaları bir bakışta insanın gözünün önünde. Okyanusuyla, deniziyle, kıtalarıyla, en alçağından en yükseğine dağları ve de çukurluklarıyla dünya insanın avucunun içinde. Avucunun ve algılamasının…

Dünya, dünyalar kadar değil artık. Bilinmezliklerdi dünya üzerine rüyaları süsleyen. Azaldı bilinmezlikler, azaldı dünya ve rüya süsleri. Bahsederken dünyadan “uçsuz-bucaksız” deyimi ortadan kalktı. “Dünyanın öbür tarafı” o kadar da uzak değil artık. “Çin-Maçin” kaç saat uzaklıkta… Ya da kaç barut atımı ötede?... “Öte” de ne ki… “Uzak” neye göre… “Yakın” ama nasıl?.. Neredeyse cevaplar bir tuş kadar yakın ama bir oluş kadar karmaşık değil… Yani insanın haritası?

Önce haritalar…
İnsanın kendi diyarının haritaları… Yüzünün, gözlerinin, gözler gerisinin ve beyninin… Düşünün, düşüncelerinin… İnsanın okyanusları, karaları, denizleri, ülkeleri ve ülküleri… İnsanın inişleri, çıkışları, engebeleri… İnsanın haddi, hududu, yani sınırları… Maddesiyle, manasıyla insanın haritası… İnsanoğlunun avuca sığabilecek ama dünyalardan da taşabilecek varlığı…

Dünyayı yeniden keşfetmekle böbürlenen insan! Dünya haritasını avuç içine sığdıran ve sınırlarını kendi belirleyen insan! Ülke ülke sınır çizerken kendine sınırsızlığı layık gören! Bu nasıl bir çelişki? İzah edersin amma sende inanır mısın buna? Kendi yalanlarına hala hangi dayanaklara dayanan terimler üretme çabasındasın? Bilim ya da sanat sana sadece bir sığınak mı? Yoksa kurtuluş umutlarını gizlediğin tapınak mı? Mabedini hangi ideolojide, hangi sloganda arıyorsun?

Dünya keşfedildi, dünyalar keşfedildi. İnsan kendi diyarının kâşifinden, kendinden habersizliği yaşamaya devam ediyor. Kendi diyarlarının haritalarına ulaşanlar hariç…

İnsan kendi diyarının kâşifini aramakta geç kalmamalı artık. Dolayısıyla kendini keşfetmeyi de… Öyle bir kâşif ki insana kendi sınırlarını gösteriyor. Kendi meyvelerini, çürüklüklerini de… Kendi enginliklerini, yüksekliklerini, çukurlarını, tümseklerini bir çırpıda gözlerine, gönüllerine, akıllarına, tefekkürlerine getiriyor.

Görmek isteyen gözler, işitmek isteyen kulaklar, hissetmek isteyen bütün duyular kendi diyarınızın haritasından niçin kaçıyorsunuz? Bu haritayı açmaktan, bu haritayı incelemekten, bu harita üzerinde düşünmekten korkmamalıyız.

Biliminiz, ilminiz, filminiz kendi diyarınıza uğrama keşfini neden hep görmezlikten geliyor? Ya da hep yarınlara bırakıyor. Hani pusulasız ve de haritasız yola çıkılmazdı?

Bu dünyanın artık insanın kendi diyarını keşfedecek kâşiflere ihtiyacı var. İnsanlığın kendi diyarlarının haritalarının çizilmesinden neden kaçılıyor? Bu haritalar çizilmeden “el yordamıyla yaşamak” akıl karı mı?

Önce haritalar…
Dünyanın haritasından çok insanın, insanlığın haritasını değiştirmek dün de vardı, bu gün de… Dünyanın sınırlarından çok insanın, insanlığın sınırlarını değiştirmek, ona yeni sınırlar çizmek isteyenler var. Yani Yaratan’ın çizdiği sınırlara müdahale etmek isteyenler.

İnsanın haritası… Bütün engebeleri, bütün sınırları ile…
Kendi diyarının bütün incelikleri ile insanın haritasını çizen kâşifin haritasına bak! Kendini göreceksin. Kendi diyarının kâşifi olacaksın.

İnsanın “Dünya haritası bir yanılsama ey gafil!” diyesi geliyor. “Önce kendi haritana bak!”.

***

Mutlu Kelimeler Söylemek.

Yazımın başlığını okuyanlar eğer benim yaşlarımda iseler, gençlik dönemlerimizin güzel bir şarkısından şu sözleri hatırlayacaklardır: Bana bir aşk masalından şarkılar söyle.

Aşk masalından şarkılar söylenir de, insan olan insana mutlu kelimeler söyleyemez mi?

“Üzerinde düşünülmeyi hak eden düşünceler üretmesi” iyi bir yazar için ne kadar mutluluksa; insanlara mutluluğu çağrıştıran kelimeler söylemek, söyleyebilmek de, söyleyen için o kadar mutluluk olabilmelidir.

Düşünebiliyor muyuz? Bir günde ne kadar konuşuyoruz? Daha doğrusu kaç kelimeyi hangi yerde, kimlere ne amaçla söylüyoruz? Niye söylüyoruz? Sonucunda neler oluyor? Elbette bu sorulardan başka daha birçok soru sıralanabilir.

Kelimeleri seçiyor muyuz?

Düşünüyor muyuz kelimeleri harcamadan önce? “Boğaz dokuz boğumdur. Dokuz düşün, bir söyle” sözünü hatırlıyor, bu uyarıya kulak veriyor muyuz hiç?

Kelimeler ağzımızdan çıkarken kurşun gibi mi? Kurşunu aratmayan patlamalar mı duyuluyor, kelimeleri meydana getiren her bir seste?

Yoksa sabahın ilk güneş huzmeleri gibi karşımızdakinin yüzünü aydınlatıyor, gözlere umudun tebessümünü mü yayıyor? Sabahın seherinde gül bahçelerindeki güllere düşmüş çiğler gibi göz bebeklerine de düşebiliyor mu?

Söylendiği gibi anlaşılıyor mu kelimeler. Söylenmek istendiği gibi? Kelimelerin mutlusu, mutsuzu mu olur diyeceksiniz.

Kelimeleri mutsuz kılan söyleyenin söyleyiş şeklidir. Söyleyenin dilinde, ses tonunda, hatta yüz ifadelerinde bir kimliğe bürünüp öyle ses verir kelimeler. Kelime vardır bir başka kelime ile ifade edildiğinde öfke küpü olur insan. Kelime vardır bir başka kelime ile yan yana geldiğinde süt dökmüş kediye döner insan. Kelimeler kelimelerle yer değiştirip bir cümle ile hizaya getirildiğinde, cümle âlem de hizaya gelip selam durur. Yunus’layın ifade edecek olursak; “söz ola kese savaşı/ söz ola kestire başı”.

Kesmeyi kestirmeyi unutturup gönüllere yol veren de kelime! Gönül saraylarını bir anda tarumar eyleyip, yere seren de kelime! O halde insanları mutlu kılmak, mutlu görmek istiyorsak mutlu kelimeler söylemeliyiz.

İşte sırf bunun için diyebiliriz ki kelimelerin birden, ikiden çok,  belki sayısını tahmin edemeyeceğimiz kadar anlamı vardır: Sadece yan yana gelişlerine göre tesirleri değişmez. Ağızdan, gönülden, yürekten, beyinden, gözlerden çıkışları ile başka renklere, başka şekillere, başka tesirlere de sebep olabilirler.

Bir de kime söylendiğine bağlı olarak kelimeler anlam kazanır. Ya da bir meta gibi umursanmayabilir. Bu durumda lügatlerin onları kendi sayfalarına hapsederek bir-iki mana ile açıklamaya çalışmaları nasıl bir bencillik, varın siz anlayınız!

Demek ki kelimeleri duyuran kadar duyan da önemlidir. Söyleyen ne derse desin, duyan duymak istediğini duyar bazen. Öyle olmasa Goethe şöyle der miydi?

Etkili olamıyorsan, her şey ruhsuz kalıyor,
Kendini üzme!
Bataklığa düşen bir taş
Halkalar oluşturmaz.

Belki etkili olmak adına değil ama mutluluk vermek adına ya mutlu kelimeler söyleyebilmek ya da kelimeleri mutluluk süzgeçlerinden geçirerek ifade etmek görevimiz olsa gerek. Tabii ki bu durumda kime, kimlere söyleyeceğimiz de önemli olmaktadır. Olur ya bütün gayretlerimize rağmen mutlu kelimeler söyleyemiyor ya da söylemeyi beceremiyorsak o zaman “susmak” en güzel kelime olacaktır:

“Ya hayır konuş, ya sus!”

***

Politikada Nükte’den Şairlere Mesaj

Toplumumuzda belki politikaya değil ama politikacıya bakışın son dönemlerde pek sağlıklı olarak gelişmediği yönünde olduğu gözlemlenebilmektedir. Hatta sanatta, edebiyatta siyaset pek hoş karşılanır bir durum olmaktan da çıkmaya başlamıştır. Bu doğrultuda tepkiler yoğun bir şekilde artmıştır. Bunun neticesinde de sanat-siyaset ilişkisi mümkün olduğu kadar en aza indirilmeye, hatta bağları koparılmaya doğru gidilmektedir. Elbette böyle bir kaygıda da haklılık payı olduğu söylenebilir. Çünkü sanatta, edebiyatta daha çok sloganlaşma kirliliğinin yaşanması sanat-siyaset ilişkisinde bir rahatsızlığı gündeme getirmiş olabilir.

Oysaki topluma en iyi ve en önemli hizmet mevkilerinden biri olan siyasetin her zaman nitelikli politikacılara, devlet adamlarına ihtiyacı olmuştur. Bunların az bulunduğu ya da bulunmadığı dönemlerde “kâhtı rical” denilen devlet adamı yokluğundan da bahsedilmiştir.

Tarihimizde sanatla siyaseti, hatta bilimle siyaseti kişiliklerinde bütünleştirmiş ve bunları davranışlarında, günlük yaşayışlarında davranış haline getirmiş birçok devlet adamından örnekler vermek mümkündür. Fatih’in “Avni”, Kanuni’nin “Muhibbi” mahlası ile şiirler yazmaları, bazılarının siyaset ve devlet adamı kimliklerinin yanında kitaplar kaleme almaları da örnekleri zenginleştirir.

Yoğun olarak politikanın, siyasetin konuşulduğu, bazen bu konuşmalarda “kantarın topuzunun kaçırıldığı” şu günlerde “Politikada Nükte” başlıklı bir kitap var elimde. Nejat Muallimoğlu imzasını taşıyan bu kitap, daha çok yabancı siyasetçi ve devlet adamlarından, birkaç da bizden örneklerin sunulduğu değerli bir eser. Bu eserden politik nüktelerden değil de şair ve şiir eleştirisine hatta şiir yazanlara iyi bir örnek, güzel bir mesaj olarak hatırlanmasında fayda gördüğüm olayı aktarmaya çalışacağım.

Bilindiği gibi Tanzimatın önderlerinden bilinen Keçecizade Fuat Paşa’nın babası Keçecizade İzzet Molla daha çok Divan şairi olarak tanınmıştır. Oysa o aynı zamanda İkinci Mahmut devrinin seçkin kişilerinden biri olarak da bilinmektedir. İzzet Molla doğru bildiği yoldan ayrılmayan, sözlerini sakınmayan biri olarak da şöhret bulmuştu. Hatta bu davranışlarından dolayı defalarca sürülmüş, ölüm tehlikesi bile atlatmıştı.

Sadrazam Ali Paşa’nın devletin ilk resmi Fransızca gazetesini çıkarması için İstanbul’a getirdiği Charles Mismaire “İstanbul Geceleri” adlı eserinde Keçecizade İzzet Molla için şu kısa hikâyeyi aktarır:

Döneminde şair geçinenlerden biri “şiir” diye karaladığı saçma sapan bazı şeyleri İzzet Molla’ya göndererek düşüncelerini öğrenmek ister. Şiir diye yazılanlara şöyle bir göz atan İzzet Molla, adamın uşağına “Beyefendiye benden selam söyleyin. Şöyle biraz perhiz etsin” der.

Divan şairi İzzet Molla’nın bu tavsiyesindeki mesajı ve inceliği sezemeyen kişi ise kalem perhizini mide perhizi sanır. Bir süre sade suya çorba ile karın doyurur. Daha sonra bu sözde şair, müsveddeleri yeniden yazıp uşağı ile tekrar gönderir. İzzet Molla bir göz attıktan sonra, gülümseyerek tekrar “Beyefendiye söyleyin, perhiz etsin!” der. Bunun üzerine uşak, “Aman efendim beyefendinin perhiz ede ede kımıldayacak hali kalmadı” der. İzzet Molla kendini tutamaz:

“Perhiz ediyor da, bu herzeleri kim ortaya çıkarıyor öyleyse?” der.


Kuşların Bahara Selamı

Günün ilk ışıkları ve kuş sesleri ile güne başlıyorum. Oysa daha on-onbeş gün öncesine kadar bu kuş sesleri duyulmuyordu. Şimdi evimin küçük bahçesindeki ağaçlara, hatta balkonlara küçük sürüler halinde konuyorlar. Kondukları yerlerde fazla eğleşmiyorlar. Konmalarında da, kalkmalarında da çıkardıkları ses bir nefes üfler gibi. Ürkek, hareketliler. Sağlarına, sollarına, önlerine, arkalarına bakmakla yetinmiyor, aşağı ve yukarılara da bakmayı ihmal etmiyorlar. Her yan ve yön bakışları içerisinde. San ki bir işleri var da sabah şöyle bir selam verip geçmek isterler gibi. Ama evimin üç tarafında da her nereye konarlarsa konsunlar en az bir kere koro halinde ötüşüp sonra topluca uçuyorlar.

Belki başka bahçelere, başka balkonlara başka insanlara da selam verecekler. Hastaya, sayrıya umut aşılayacaklar. Bir anlık da olsa kimsesizlere kimsesizliği unutturacaklar. Baharın ilk müjdesiyle birlikte böyle bir görev almışlar gibi dolaşıyorlar. Hatta yakındaki okula gitmek için yola düşmüş küçük çocukların üzerlerine yaklaşıp onlara da “iyi dersler” dilemeyi unutmuyorlar. Çocuklar neredeyse üzerlerine konacakmış gibi yaklaşan kuşlara masum gülümseyişleri ile el sallıyorlar.

Bu yıl kuşlardaki bahar sevincinin bir başka olduğunu gözlemliyorum. Bir hareket, bir heyecan, seslerinde bir neşe ki sormayın gitsin. Bahar onları, onlar baharı özlemiş. Hasretin daldan dala uçuşu, yeni tomurcuklara duran ağaçların kucaklarını açışı bundan olsa gerek. Kuşların özlemine, dalların tevazuu ile eğilişi ve onlara yer açarak cevap vermeleri çok anlamlar ifade ediyor. Kuşlar çekinmeden konuyor dallara. Neşelerini, güvenlerini sunuyorlar. Sabahın çiyleri henüz üzerinden kalkmamış dallar kuşların gagalarını yıkıyor. Kuşlar yıkanıyor ağaç dallarında.

Günün ilk ışıkları ile kuşlar gruplar halinde dolaşıyorlar. Baharın sevincini birlikte yaşıyor, birlikte paylaşıyorlar. Hatta henüz üzerlerinden mahmurluğunu atamamış olanlara da gözlerini açmaları için selamlarını esirgemiyorlar. Şarkılarındaki nağmeler bütün karamsarlıkları, grilikleri silip atıyor. Sesleri de baharın bütün renkleri ile dolu dolu. Her birinin sesi ayrı bir renk ama şarkılarını söylerken uyumlu bir koro oluşturuyorlar.

Her bir grup ayrı ayrı uğradığından bahçemdeki ağaçlar ve balkonum hiç kuşsuz kalmıyor. Kuşlar bahara davet ediyor. Kuşlar sadece sağlığın, mutluluğun ve huzurun şarkılarını söylüyorlar. Makamları hep neşe, hep umut, hep gelecek. Zaten öterlerken hep ”gelecek, cik, cek, cik, cek” demiyorlar mı?

Sabahın bu coşkusuna, bu içtenliğine, bu canlılığına bayılıyorum. Bu yaşta olmama rağmen içim kıpır kıpır kaynıyor. Onsekizlerin heyecanını ama yaşımın dupduru hale getirdiği huzuru duyuyorum. Şükürden öte bir minnettarlık, vefadan öte bir vefakârlık bütün benliğimi kaplıyor. Benliği kaplayan bu huzurun kuşlarla bütün insanlara yayıldığı duygusu da hoşuma gidiyor. Onlara katıldığımı göstermek için ama onları zerre kadar ürkütmemeye çalışarak, ağaçlara daha yakın olan bahçe balkonuna çıkıyorum. Sabahın diriltici, taze bahar kokmaya başlayan havasını ciğerlerime çekiyorum.

Kuşların konduğu ağaçlara bakıyorum. Kuşların konduğu dallar eğiliyor. Sanki ağaçlarda da bir neşe, kuşlara dalları arasında yer gösterme telaşı var. Bir kış boyu kuşsuz kalan dallar mahzunluğunu, durgunluğunu üzerlerinden atma yarışına girmişler. Her bir dalda onlarca bebek gülücüklerini hatırlatan tomurcuk izleri parlamaya başlamış bile. İşte gülüyor bazı dallardaki tomurcuklar. Kuşları davet etmekteki ısrarları da bu yüzden olsa gerek. Erkenci kuşlar, neşeli kuşlar, şen kuşlar da hep güler yüzlü dalların davetine icabet ediyorlar. Ama etraflarında davetkârlar o kadar çok ki hangi birine gideceklerini şaşırıyorlar. Hiç birini de kırmamak istercesine bir nefes alımı, belki daha da az bir zaman dallardan dallara, ağaçlardan ağaçlara şarkılarını söyleyerek dolaşmaya devam ediyorlar. Benim ürkeklik olarak adlandırdığım hareketlerinin onların ağaçlardaki bütün gülücüklere selam verme arzuları olduğunu sonradan anlıyorum.

Ah şu kuşlar! İlkbahara ilk selamlarını veren kuşlar! Hareketli oldukları kadar, nazik oldukları kadar, ne kadar da hassas davranışlar sergiliyorlar, diye düşünüyorum.

Kuşların hareketlerini hep “ürkeklik” olarak yorumlayan biz insanların gözlemlerini de “mış gibi” geçiştirdiği duygusuna kapılıyorum. Öyle ya onların neşelerini, şarkılarını her tarafa paylaştırma hassasiyetlerini günlük telaşlarımıza düşen bizler nasıl anlayabilecektik? Paylaştırmayı, paylaşmayı –isterseniz bölüşmeyi diyelim- hayatın sisleri gerisine bıraktığımızdan beri “baharı görmeden yaz geldi geçti” şarkısını söylemiyor muyuz?

Kuşların bahara selamında baharlar kadar mesajlar saklı olduğunu da sanıyorum. Bahar kadar canlı, bahar kadar umutları üzerinde taşıyan mesajlar. Bir başka baharda uykuya çekilip ilkbaharda yaşayan mesajlar.

Belki baharın kanı kaynatmasından, düşüncelere zenginlik sunmasından dolayı bende başka duygular da çağrıştırıyor. İnsanlar için mevsimlerin baharı elbette çok güzel. Fakat gönüllerin her daim bahar olması, bahar kalması daha da güzel olsa gerek.

Günlük telaşlardan kurtulma şansına sahipseniz, isterseniz kuşların baharı selamlama törenlerini bir seher vaktinde sizler de seyredebilirsiniz.

***

İki Bin Elli Yılından Mektup Var!

Ey Ecdadım !
Nasıl başlayayım, ne diyeyim sizlere! Bilmem ne demek düşer sizlerin yetiştirdiği bizlere? Çünkü ne “sevgi” ne de “saygı” hasletleri kaldı bizlerde.
Sizlerden önceki atalarım bu topraklar üzerinde çok iyi şeyler yapmışlar. Ancak son yüzyıla ve içinde yaşadığımız duruma baktığımızda bizlere hep kötü miraslar bırakmışsınız.
Bir asır önce şairin dediği gibi tam anlamıyla “kendi vatanımızda paryayız”. Artık bilesiniz ki “azınlıklar” olarak muamele görüyoruz.
Şehit kanları ile alınan toprakları para karşılığı sattığınızdan Anadolu’nun küçük bir parçasına sıkışıp kaldık. Dört tarafımız tam anlamıyla “kara” oldu.
Namusumuz, şerefimiz, haysiyetimiz, sayenizde pâyi mâl ediliyor. Mabetlerimize namahrem eller çoktan uzandı bile. Bu topraklar için toprağa düşmüş askerlerin ruhları da buralardan terki diyar eyledi.
Artık “Türk’üm” demenin yasalara suç unsuru olarak alınması için çalışılıyor.
Düğünde, dergâhta, makamlarda “Türkçe”ye ambargo konuluyor. Yazışmalarda Türkçeye pek rastlamıyoruz. “Tarzanca” diye bir dil okutulmaya başlandı.
Anadolu’da insanlara hakaret sıfatı olarak “Türk” kelimesi seçiliyor.
Ekonomik, kültürel ve siyasî bağımsızlığımızı verdiğiniz tavizlerle sayenizde kaybettik.
İdare tarzımızın ne olduğu pek anlaşılmıyor.
Bir “Türk” kimliğinin şimdi ve tarihte var olup olmadığı tartışılıyor.
Sizler birbirinize düşmüşsünüz, bizler kaybettik.
Sizler kaybolma peşinde olmuşsunuz bizler yittik.
İktidar sahipleri gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunmuşlar; biz torunlarınız sizlerle gurur duyamıyoruz. Hangi hasletlerinizi örnek alacağımızı da bilemiyoruz.
Oğuz Ata’m Üç Oku birleştirmiş; sizler bunu 133 oka bölmüşsünüz. Bu parçalanmışlıkla bizler rezil rüsva olduk.
Sizler Rus’un ayısına, ABD dayısına ve AB’nin sayısına ve sözlerine aldandınız. Aldığınız pek olmamış, verdiğiniz ise hep taviz, hep taviz, hep taviz...
Sağ olasınız! Sizler borç aldınız, bizler borçlu kaldık, borçlandık. Darmadağın olduk. Yaban ellerde “vatansızlar” damgası yiyen “hanümansız” serseriler olarak dolaşmaktayız.
Sizler, sizden öncekilerin kanları ve canları karşısında bıraktıkları aziz vatanı hangi hesapların pazarlık meydanı haline getirdiniz de bizleri bu sefilliğe terk ettiniz?
Binlerce yıllık Türk Tarihinde Çin’in ipeklerine, genç kızlarına kanarak daha öncekilerin yaptığı hataları sizler kat kat tekrarlayarak bizlere neyi ispat etmek istediniz?
Ecdadım,
N’oldu bize, bizlere? Yer yarıldı, gök çöktü de biz mi haberdar olamadık?
*
Torunumdan gelen mektubu tekrar tekrar okudum. Son cümle çok derinlerden geliyordu. Sanki davudî bir ses bu son cümleyi kulaklarımın dibinde bağırıyordu:
“N’oldu bize, bizlere? Yer yarıldı, gök çöktü de biz mi haberdar olamadık?”
Kan-ter içinde uyandığımda bunun bir rüya olduğunu anladım. Bu durumda ne yapacağıma pek karar veremedim. Tam anlamıyla şaşırmıştım. Rüya olduğunun farkına vardığımda birazcık rahatladım. Ne diyelim. İnşallah hayra yorulur. Bunlar inşallah sadece rüyada kalır.

***

Biz Sevdaların Tufan Olduğu Yıllarda Sevdalandık

Yaşamayanların yazdığı sevdalarımızın doğru anlaşılmasını beklemek kadar saflık olamaz herhalde? Sevda ne sihirli kelimedir ki, henüz sihri çözülememiş belki..

Sizler bilebilir misiniz?

Biz de sevdalar yaşadık. Hem de ne sevdalar.. Yaşayan biz değildik aslında sevdalarda, sevdalardı bizde yaşayan.

Sevdalar ki sütbeyaz, sevdalar ki ayaz mı ayaz.

Biz sevdaların fırtına olduğu yıllarda sevdalandık. Fırtınaların sevdaları savurduğu, sevdalıları unutulmuşluklara attığı yıllar. Fırtınaların sevdalılarla körebe oynadığı yıllar. Ama hep sevdalıların sobelendiği yıllar..

O yıllar ki yerin göğün birbirine katıldığı, sevdaların fırtınalarla tartıldığı yıllar. Aklın, duygunun şehirlerin bulvarlarında uyuştuğu, parkların hep hazan yaşadığı yıllar. Güllerin koparıldığı, ezildiği, güllere kinin beslendiği yıllar… Ezilen güllerden dolayı gül kokan kaldırımların sökülüp parçalandığı yıllar.. Sevdalılara tahammül edilemeyen zamanlar. Fidanların ışkın veremeden boylu boyunca devrildiği yıllar. Ve körpe dalların tomurcuk vermeye durduğunda kurutulduğu, kurutulup atıldığı yıllar…

Öyle sevdalılardık ki bizler, sevdamızda kavak yelleri, ılık meltemler, o ağacın altları yoktu. Yar yoluna düşmek dururken yar yolunu beklemek yoktu.. Yoktu hülyalara dalmak, yoktu hayaller kurmak. Yıl kasavetli, günler buruktu. Hep hüzzam, hep hazandı çalan plaklarda.

Sütbeyaz, apak sevdalarımız umutlara vurulan keserle, burukluğun yoğunlaşan belirsizliği ile kararıyor, kararıyordu. Kara sevdalar hep bizden doğuyordu. Tökezleyen sevdaları kaldırdıkça sevdamıza kurşunlar yağıyordu. Biz kurşun yağmurlarının yağdığı yıllarda yaşadık.

Sevdamız doğruldukça kurşunlar yıkılıyordu. Sevdamız vuruldukça sevdalılar doğuyordu. Aslında kurşunlarla birlikte yıkılan sevdasızlıklardı. Çünkü ölüm sevdasızlar için vardı.

Biz sevdanın savrulduğu, onsekizinde tam kalbinden vurulduğu, zaman ve mekânsızlıkta yoğrulduğu yıllarda sevdalandık.

Savuranlar ve savrulanlar o kadar netleşmesine rağmen biz sevdamıza yapıştık. Öyle bir yapışıştı ki bu, biz sevdamız, sevda biz olduk. Hep bülbül gül misalini umuyorduk. Bizi vuranlar sevdaları vuruyordu, bunu cümle âleme duyurduk.

O yıllar ki, bir kıtlık hüküm sürüyordu –hala devam ediyor ya- Biz sevdada kıtlık olduğu yıllarda sevdalandık. Şekilden şekle, renkten renge girmeden peşi sıra düştük sevdalarımızın. Ayan beyan, apaçık… Düştük ama hep kalkıp yürüdük. Kimimiz bataklık çöllerde boğulurken, kimimiz sürünerek yol aldık buzullarda. Zemheride kora düşerken Eylüllerde ayazı yaşadık. Biz sevdalara sürünülerek gidilen yıllarda sevdalandık.

Hep hasreti yaşadık vuslata koşarken. Damarlarımızda çağladı, coştu kan. Biz sevdamıza koşarken, sevdamız bize oldu volkan. Biz sevdaların volkan olduğu yıllarda yaşadık.

Hep acıları tattık sevdamıza özlem duyarken. Çünkü biz hep özlemleri, hasretleri dolu dolu yaşamak için sevda mahkûmiyetine çarptırılmıştık. Bu mahkûmiyette aşk belasıyla karşılaşmış, onunla tanıştırılmıştık. Daha da önemlisi biz çarpmıştık bu belaya. Biz sevdanın mahkûm olduğu sevdaları yaşadık.

 Biz ki sevdaların bora olduğu yıllarda sevdalandık. Fırtınalara, yıldırımlara aldırmayıp sevdalarımızı yaşayanlardandık. Mecnun da, Leyla da, Ferhat da, Şirin de zamanının ötelerini gördüklerinden dolayı bizden almışlardı sevdalanma örneklerini. Oysaki bizim sevdalarımız “ben”de olanı çoktan aşmış, kâinatta yeni kurulacak olan Sevdaistana ulaşmıştı. Çünkü: Sevda ateş değildir, kordan öte/ Sevda Leyla değildir, yardan öte, duygularına inanmıştık.

Bizim sevdalarımız büyüktü, büyük ne kelime? Bizim sevdalarımız köye de sığmadı, şehirlere de..Yere de sığmadı, göğe de…Ferman padişahın olsa da dağlarca yürekler bizdeydi. Sevdalarca yürekler… Dağlardan dağlara seslendik biz, dağlardan sevdalara. Bu sese ne sarıçiğdem, ne mor menekşe, ne lale sümbül, ne de gül dayanabildi. Bütün karşı dağlar yaşın yaşın ağlarken, tabiat uçtan uca yasa büründü.

Biz ki bütün tabiatın yasa büründüğü sevdaları yaşadık. Gördük ki;

Sevda yaklaşıldıkça uzaktadır
Sevda boranda, kışta, tuzaktadır.

***

Kitapla Başlayan


Kitap ve etrafında yazılan birçok yazı okudum. Belki gerekli ama teknik terimlere ve terminolojik açıklamalara boğulmuş yazıların beni biraz sıktığını söyleyebilirim. Bu yazılardan bazıları da kitap ve okuma üzerine yazılmış olan düşünceler. Anlayacağınız var olanları, bir mevcudu kendilerine göre tespit eden yazılar. Oysa bu yazılara duyguların daha ağırlıklı olarak yansıtılmasını ne kadar isterdim. Nedense kitabı tanıtacak ve kitapları sevdirebilecek yazıların daha çok kitabın ruhunu, hareketini, karışık, karanlık anlatımlarla zorlamadan, bir suyun akışı gibi vermesi gerektiği hissi vardır bende. Kitap hangi konuyu anlatırsa anlatsın, kitabı anlatacak yazıların böyle olması daha sıcak geliyor insanlara.

Kitap bende çok zengin olduğu kadar çok farklı, daha çok düşüncelerimi duygularla kanatlandıran çağrışımların odak noktası gibidir. Daha doğrusu merkezidir, çekim alanıdır. Sanıyorum ki evimde en fazla huzuru bulduğum yer, kitaplarımın olduğu odadır. Buraya girdiğimde önce kitap kokusunu ciğerlerime çekerim. Bana göre onlar yüce dağ başlarındaki çam rayihaları gibidir. Aynı zamanda bu kokuda bir hürlük de hissederim. Kendimi bu hürlüğün içine bırakır, düşünce ve hayal ufuklarının verdiği hazları burada doya doya yaşadığım da olur.

Masama oturup raflara şöyle bir göz gezdirdiğimde her birinin bir hatırası, bir yaşanmışlığını hatırlarım. Benim için onları almak kadar, alış hikâyeleri de çok önemlidir. Çünkü her biri belki de ekmeğimin bir köşesinden vazgeçme uğruna, çoğu gençlik arzularından vaz geçme uğruna ve daha nice şeyler pahasına alınarak raflardaki yerlerine kurulmuşlardır. Onlar bir kere okuduğum, bazılarını birkaç defa okuduğum, bazılarına sıkça başvurduğum hayatımın mühürleri gibidirler. Çoğu benimle birlikte köy köy, şehir şehir kolilerde oradan oraya taşınmanın izlerini taşırlar. Bir bakıma benim hayatımın izleri de onlara doğrudan yansımışlardır.

Bütün bunlara mukabil henüz kapağını açmadığım bir kitap bile bende heyecan uyandırır. Önünü alamadığım ve belkide almak istemediğim merakım beni rahat bırakmaz. Sanki şu kitap önümde duran gizli şifreleri olan bir mücevher sandığıdır. Bu sandığı açarak, içindeki göz alıcı, daha doğrusu duyguları ve fikirleri çağrıştırıcı bilgiler âleminde dolaşmayı isterim. Bu istek dayanılmaz arzuların baskısıyla beni sarar, yönetir sanki. Zaman sadece benim için o an kilitlenmiştir. Gözüm, kulağım, ayaklarım değildir sadece kilitlenen. Aniden merakımın yoğunlaştırdığı duygularım, düşüncelerim, hayallerim devreye girer. Nasıl olur bilemem ama yine birden çevremden her şey silinip gider. Sesler, renkler, eşyalar, şekiller bir an için kaybolmuştur. Hatta yeryüzünde bir ben bir de “kitap” kalmıştır sanki.

Kitaba olan özlem, kitabın vuslatı bazen heyecanlarımda, hayallerimde, düşüncelerimde, umutlarımda beni haklı çıkardığı olur. Hatta bu haklılıktan öte, beni umulmadık derecede zenginleştirdiği, dayanılmaz arzularıma yeni meraklar eklediği, bilgi ve duygular kaynağında davetkâr olduğunu cömertçe gösterir.

Bana dikte ettirmek, onaylatmaktan ve dayatmaktan çok bende yeni fikirlere, hayallere kapı aralayan kitaplar hep makbulüm olmuştur. Deyim yerinde ise hep bu tür kitaplar beni mutluluklar âlemine götürmüştür. Bana, yani okuyucusuna saygı duyduğu hissi de böyle kitaplarda belirgin olarak ortaya çıkmıştır. Ben ne düşünürsem düşüneyim, beni açıkça onaylayan ya da bana düşünce ve duygularını onaylatmaya çalışan kitaplar olmaktan uzaktır bunlar. Benim varlığımı bilen, beni fark eden, fark etmese de kabullenen, duygularıma kanatları, düşüncelerime çeşitli kapılar gösteren kitaplardır bunlar. Uçacağım kanatları, açacağım kapıları benim seçmeme fırsat verdiği için bu kitapları severim.

Belki haklı olmasam da, neredeyse her kitapta bunları ve benzerlerini arama duygusundan, iştiyakından dolayı kitapların kapağını heyecanla açmışımdır.

Her kitabın vuslatı her zaman heyecanlarımı zenginleştirmemiştir elbette. Bazen kelimenin tam anlamıyla hayal kırıklığı olurken, bazen kırık-dökük de olsa yeni kapılar aralamaya umut ışıkları yakan aydınlıklara rastladığım da olur. İşte bundan olsa gerek, başladığım hiçbir kitabı bitirmeden bırakmam. Bendeki “acaba nerede ışık yakacak, kapı aralayacak” düşüncesi kitabı bitirmeme vesile olur genelde. Bu durum bazen elli gram bal almak için bir kilo keçiboynuzu yemeğe benzese de kitap adına katlanmak gerekiyor. Hem kim diyebilir keçiboynuzu sevmediğimi?

Bir kitap bu kadar heyecanlandırır da, kitapların toplu halde bulunduğu kitapçılar, kütüphaneler daha az mı heyecanlandırır? “Asla” cevabını beklemek hakkınızdır. Elbette kitapçılar ve kütüphaneler beni daha fazla heyecanlandırır. Ama bu heyecan, merak daha farklıdır. Bu farklılıkta çekingenlik, ürkeklik daha fazla hissettirir kendini.

Kitapların toplu olarak bulunduğu bir yere girdiğimde, biraz daha resmi bir hava görür gibi olurum. Bir veya birkaç insan yerine sıradan kalabalıklara değil, koltuklarında oturmuş beni sahnede seyreden bir seçkinler topluluğunun karşısındaymış gibi kendime çeki düzen verme ihtiyacı duyarım. Önce raflardaki sıra sıra dizilmiş kitapların, okuyucu karşısında sıraya geçtiği ya da görücüye çıktığı izlenimi uyanır bende. Hatta kendi aralarında sınıflandırılarak, bulundukları rafların üzerine bu sınıfın adı yazılmıştır bile. İçlerinden birini veya birkaçını seçme işlemini diğerlerinin de seyrettiği duygusu beni biraz rahatsız eder. Ama yine de onlara özenle yaklaşır, kapaklarını açar, onlarla tanışmaya çalışırım. Bu tanışma ve tanıtma çok kısa zaman aralığında, tek tek birçok kitapla gerçekleşir.

Bazıları çok ilgimi çektiğinde, istemeyerek fiyatına bakarım. Maalesef kitapla başlayan mutluluğumun bazen bu noktada sona erdiği kaygısını yaşarım. Kendi kendime “almak ya da alamamak, asıl mesele bu” derim. Ama buna mukabil yine de umutlarımı heba etmem. Kütüphanemdeki dostlarımın arasına dönme düşüncesi, kitapla başlayan mutluluğumu sürdürmeme sebep olur. Birçoklarını zamanın tül perdelerinin gerisine iterken, yanımda, yöremde, duygularımda hep kitapla başlayan mutluluk kalır.    

***

HÜZNÜN RENGİ SARI MIDIR?

Yürümenin tatlı bir yorgunluğu, nefes nefeseliği, aceleciliği, ahesteliği var ama bunlara bir de yürümenin çağrıştırdıkları ve hüznünü de eklemek gerekiyor galiba. Çünkü ne zaman güz mevsiminin yapraklı yollarında yürüsem, beni hep hassas düşünceler ve tarifi imkânsız gibi gelen hüzünler kaplar.

İşte yine güz, yine yolları yapraklar kaplamış. Yüzümüzü serin serin okşayan rüzgârlar yerlerini terk etmiş, artık yerlerini sert, kaba ve hoyrat rüzgârlar almaya başlamış durumda. Bu kalabalık şehrin tenhalıklarında kalmış bir caddesinde yürüyor ve bana bir hoşluk da veren hüzne kendimi bırakarak düşünüyorum:

Yarım asra yaklaşan bir ömrün sağanakları durulmuş gibi. Öyle ki aldanışlardan baç almanın zamanları gözlere hitab edip gözlerde kalmayan gönlün tellerine dokunuşlarda gizlenmiş gibi. Ezelde sevgiyi ve sevgiliyi masallara gizlenmiş hassasiyetlerde arayan çağlar törpülenmiş hoyrat zamanların ellerinde. Buna paralel olarak yaşama şekilleri samimi ve derunî ölçülerini de yontmakta. Bu yontuş bazen eğlence tarzında, bazen kaçışların, isyanların ve inkârların müziğine sığınmakta gözlemlenebiliyor. Bazen de hassasiyetlerini kaybetmekte olan bir toplumun ızdıraplarında, sükûtlarında içten içe kanayan bir yara gibi.

Artık ne bu şehir, o şehir; ne bu yapraklar o yapraklar. Belki bu ayaklarımıza serilmiş yapraklar, yine o yaprakların ta kendisi ama ben başında kavak yelleri esen zamanları çoktan geride bıraktım. Dönülmezlerin yorgunluğunda ya da durgunluğunda sararan yapraklara bir başka bakıyorum galiba.

Yürüyorum bir şehrin ağaçlandırılmış suni ikliminde. Olsun.. Yine de betonları kapatan yaprakların telaşı fark edenleri şaşırtabiliyor. Arabaların rüzgârlarına direnen, artık dallarını kaybetmiş bu yapraklara bakıyorsunuz. Sonra bazı insanların ve yaprakların kader benzerliği sizi hayrete bırakabiliyor. Hayretteysem hayattayım diyebilmenin mutluluğuna şükrediyorsunuz. Yaprakların dallardan düşen burukluğu geçiyor içinizden. Yaprak sarısının tonları gibi hüzne bulanıyorsunuz yapayalnız. Zaten her bir yaprak da yalnız başına ayrı ayrı sararmıyor mu?

Yaprakların artık yeşilliklerinden eser kalmamış. Yeşilliklerinden ve diriliklerinden sadece boş bir direnişin izlerini görebiliyorsunuz. Yaprakları güvendiği dalları terk etmiştir. Ya da terk etmek zorunda kalmanın hüznündeler. Şu yapraksız dallar ki, çıplaklıklarının utancını duyuyorlar mı dersiniz? Kendilerini çıplak bıraktıkları için onlara kızgınlar mı? Yoksa gelecek baharda başka yapraklara hazır olabilmenin sessizliğine mi çekildiler.

Sararan yapraklar üzerindeki ayaklarım san ki üzüntüsüne bürünerek yürüyor. Maziyi hale getirmenin burukluğunda bozulmasını istemediğim bir büyünün kanatları bir yerlere götürüyor. Topyekûn bir ömrü sadece mutluluk veren hüzünleriyle yaprakların seslerinde ve renklerinde görüp işitmenin de hazzına ulaşıyorum. Ama onlar, güz mevsiminin koşturan gülleri sarı yapraklar kendilerine bir başka görev verilmiş gibi yeni renkleri ile sizleri alıp bir yerlere götürebiliyor. Sizleri ya da fark edebilenleri bir duygunun zenginliğinde ayaklarınızı yerden kesebiliyor. Ya da bazılarının ayaklarını daha sağlam yere basmalarına vesile olabiliyor. Bazılarının, yani duymasını ve düşünmesini bilenlerin, düşünmesini ve sevmesini..

Bir şehrin ağaçlandırılmış sunî iklimi de olsa, dalların yere serdiği çeşitli yapraklar savrulan ve sararan hayatları hatırlatmıyor sadece. Bir vuslattan başka bir vuslata koşmanın aceleciliğini görüyorsunuz. Yapraktan toprağa yeniden nazenin bir buse konduruluyor. Kovalamaca birbirleriyle ve de üzerlerine basan insanların adımlarıyla sanki bir yarış misali. Ama bu yarışta bir benzeyişi de çağrıştırmıyor değil: İnsan ve yaprak; insan ve toprak..

Biz insanlar zaman zaman yapraklar gibi olmuyor muyuz? Bazen dallar bizi terk ediyor, bazen biz dalları..Yalnız bir fark var galiba; çoğu yaprağın hazanı güz olmasına rağmen, her insanın “güz”ü  ise zaman ve mekan tanımıyor. Hiçbir insan takvimlerde kendisinin “güz”ünü işaret edemediği gibi, başkalarına da bunu belirleme hakkı tanınmamış.

Neden bu sarı yapraklar daha çok dikkatimi çekiyor, bilemiyorum.. Duyguların sağanağı gözlerimden yüreğime hücum ediyor. Yüreğime, gönlüme, günlerime, yıllarıma topyekun hakim olan bir tahakküm.. Fakat öyle bir tahakküm ki, kurtulmak isteyeni yok. “Belayı aşk”la tanışıp, onunla kalmak isteyen Fuzulî gibi, bu güz mevsiminde yaprakların çağrıştırdığı hüzünle hoş olabilmeyi arzulamak niçin olmasın?

Aslında hüzün insanın asaletli duygularından birisi.. Hüzünde sakin olabilmenin huzuru, muhakeme edebilmenin mutluluğu, özeleştirinin zenginliği, affedebilmenin yüceliği, kısaca “âdem” olabilmenin dayanak noktalarının yattığını görebilirsiniz. İşte sadece bundan dolayı sonbaharda kaldırımlarda savrulan şu sararmış yapraklara sadece “romantizm” olarak değil, hüznü zenginleştirebildiği için bir “nimet” olarak bakmamak mümkün mü?

Bütün bu duygulardan, duyduklarımdan, hissettiklerimden ve anlattıklarımdan dolayı zaman zaman, kendi kendime soruyorum: Acaba hüznün rengi sarı mıdır?
***

Sen misin İstanbul ?

Fatih'ten beri biriktirdiğim umut şehrim. Bütün karanlıklara, sana gelen aydınlıklarla "dur!" diyen şehir. Burçları Ulubatlı'nın kanı ile bayraklaşan ve isimlerin en güzelini hisarına nakşeden fetih şehrim, fatih şehrim! Kalyonlar, çektiriler yüzdürülen tepelerinde, kızarmayan yüzler yüzünden ecdadımın seng-i kabri titrer gibi.

Nemli caddelerinin parkeli taşlarına yapıştın mı, yapıştırdılar mı? Seni fetheden ruhlar uzaklaşıyor mu senden? Yoksa "tek dişli canavar"larca mı fetholunuyorsun? O asalet aydınlığını mahyalardan indirdiğinden beri, yosmaların neon ışıkları ile yazılı takma isimlerine sığınmış gibisin.

Sen misin bu halde ? Yanlış mı ağlıyorum İstanbul ? Üzüntüm, tasam sebepsiz mi ? Ses versene!. Yoksa Puşkin'in 1830'larda yazdığı gibi; felâket öncesi bir uykuya dalıp, Peygamberden yüz mü çevirdin?

Söyle İstanbul, silkin İstanbul, doğruluğunu batı mı, kuzey mi gölgeledi ?

Kendine gel İstanbul !
Sende yaratılmışlar içinde, o ulvîlerin en ulvîsi ve en müstesnası yüce bir dilden dökülen en kutsî bir müjdenin fethi yaşar. Ruhunun kuvveti, hayatının şereflice devamı, bu ulvî müjdenin sırrını kucaklamakla mümkün. Bu sırrın deruninden, sen senden uzaklaşıyor gibisin. Kendini bil, kendine gel; İstanbulum sende tarih yaşar, Eyüp Sultan, Fatih yaşar!

İstanbulum!
Bir zamanlar ilham oldun Nedim'e, altında üstünde Cenneti aradı. Tarihte kalan Kağıthane'nde emre amâde idi çifte kayıklar. Bil ki şimdi gönül kayık görmek istemiyor ama, hani o derelerinde, Haliç'inde pâklıklar ?

İstanbul !
Bir tepeden bakıp "aziz" gördü seni Yahya Kemal. Sendin ufukta görünmeden şairin kalbinde görünen. Ve yine sendin birçok şairin ilham perisi ile gezinen.

Ve sen Türk İstanbul !
"Aziz İstanbul !", "Ulan İstanbul" olduğundan beri ve belki bir zaman dilimi daha önce semt semt hürriyetten kurtarıldın. Caddelerin, sokakların ne hava kirliliğinden, ne fabrika bacalarından, ne de rutubetten kirlendi. Onları, o bir tarih özetinin ruhu yaşayan semt pâklıklarını, kararan ruhlar ve nefretler kirletti.

Tarihe çağ açan belde!
Hilâlli minarelerinle sen misin bu halde ? Çamurlu ruhlar, çanlı sokaklar.. Sen misin, sen misin İstanbul? Minarelerine bel bağladığım, Süleymaniye'sinde ağladığım, gerçeğim, tahayyülüm.. İstanbul'um .

İstanbul !
Boğazlarında bu şirret kahkahalar senin olamaz herhalde? Sen sende görünmüyorsun, saklı mısın bir yerlerde? Vapur kalkışlarında mı ağlıyorsun yoksa? Yoksa üst geçitlerin tenhalıklarından geçerek avare avare dolaşıyor musun? Yoksa İstanbul, Fatih Camiinin şadırvanında silah kuşanıp, Ayasofya'nın mihrabında secdede misin?

Sende kalan ne İstanbul ?
Fatih'ten kalan bir fetihname, bir sensin, senin adın. Sen İstanbul musun ?  Yaşayan ben miyim, benim insanım mı? Yeyip yuttun mu sende yatanları? Yine bağrına mı bastın ceddime gül atanları? Bizansa gerek yok, Bizans oyunları sahnelerinde. Ağla İstanbul'um, kalmış gibisin yaban ellerinde.

İstanbul'um, göz dikilen güzelim !
Sen yâdigârsın, sen vatandan bir parça, sen vatansın.

Seni sen yapan ruhlar aşkına.. Seni Kostantinopolis lekesinden kurtaran İstanbul aşkına, seni tarih yapan günler aşkına silkin, eteklerindeki kirler Boğaz'ın suları ile akıntıya kapılsın, seni candan seven insanların titresin.

Sabahı dinle, sabahtaki sadâyı. Bir umut ışığı dolsun gölgelerinin çehresine ve parfüm kokulu sokaklarıyın cân ciyerine. Felaha çağrılış imdadına yetişsin, bir imân canlanışın olsun İstanbul !

Bir zamanlar İslâmı bol olan şehrim !
İstanbul'um ağlayamazsın. Minarelerin kürdan değil çiyneyemezler! Seni rakı şişelerinde balık olmağa heveslenen gözler göremez. Seni gönül gözüyle görmek gerek, gözü kapalı dinleyemezler.

İstanbul'um !
Kolay değil ama, bütün "ulan"ları ve olanları at üstünden, asıl kimliğine bürün, beni yanılt, yanılmış olsun gözlerim. Yine "aziz" ol, insanınla aziz yaşa.

Aziz kal İstanbul.

 

SULARIN AY IŞIĞI İÇTİĞİ ZAMANLAR

İnsanın tabiata ihtiyacı, insanın insana ihtiyacı, suların ay ışığı içtiği zamanlara ihtiyacı kadar eski, eski olduğu kadar da bu derunî sırları içinde saklama ayrıcalığında, fark edenlere de bunları sunma cömertliğinde var olagelmiştir. Bunun için şairler suların kararmasına üzülür, sanki ilham perileri kaybolmuş gibi mahzunlaşırlar. Bu mahzunluklarını gidermek için olsa gerek şiirleriyle geceyi menekşe rengine boyamaya çalışırlar. Duygularına sinen isyanlarla gecenin renksizliğine tahammül edemediklerini dile getirdikleri de olur.
Hiç bozkırın ortasında tek başına bir siluet gibi kalmış ağacı seyrettiniz mi? Ya da böyle güzel bir şans gözlerinize hiç güldü mü? Bu gülüşlerden nasiplenmenin hazzını yaşadınız mı? Ağacın hemen dibinden geçen küçük derenin şırıltıları bir şeyler çağrıştırdı mı yüreğinize. Yüreğinizi hangi zamanların atışına götürdü?  Bu manzara ve bu duyuş bir meydan okuyuştan öte güzelliği birde de görebileceğinizi hatırlattı mı? Ya da “o ağacın altı” şarkısı ile gençlik yıllarınızın uçarı günlerine doğru mu uçurtmaya sebep oldu? Başınızda kavak yellerinin estiği zamanlar mı, yoksulluğun fırtınaları mı sizi daha çok sarmıştı? Bütün bu ve benzer sorulara verilecek cevapların çağrıştırdıkları, belli bir süre de olsa insanı ağaçla aynileştirebilir. Ağaç ve insanı, yani insan ve tabiatı birlikte düşünmeye başlayabilirsiniz.
Biliriz ki yaz gecelerinin kara sevdalıları çoktur. Bunlar özellikle serinliği arayan davetleri hiç kaçırmazlar. Dallarındaki yeşilliği sanki dibine vurmuş yapraklı salkım söğütlerin altları, kokularını cömertçe yayan iğde ağaçlarının davetleri hiç geri çevrilmez. İnsanoğlu için zamandan ve mekândan bir parça olarak kalacak bu anlar gerçekten kaçırılmamaya değer. Ağustos böcekleri de kelimelerle eksik tarif edilecek bu manzaraya koşanlardandır. Işık oyunlarını ve şekillerini zenginleştiren, bizlere sanki bazı sırları fısıldayan gecelere o bildik sesleri ile gecenin korosunda yerlerini alırlar.
Anadolu’nun bir tepe yamacındaki tarlasından yeşil ekinlerin kokuları gelirken bir gece geçebilme şansına ulaşanlar eğer farkına varmışlarsa bazen bir çekirge korosuyla karşılaşırlar. Ya da buralara yolunuz biraz uzaklardan geçiyorsa sanki sizleri uğurlayan tabii bir müziğin arkanızdan çalındığını hissedebilirsiniz. Yolunuz boyunca karşılaşabileceğiniz bu ses tabloları, eğer düşünebiliyor, görebiliyor ve de bütün varlığınızın “insan”a has ağırlığının gücüyle duyabiliyorsanız sizi de içine alacak ya da siz bu tablo olacaksınız. Öyle ki bu tabloyu canlı tutan dere kenarlarındaki suların ay ışığını içmeleri sizleri tabloda dolaştığınız hissine bile kaptıracaktır. Hatta Recaizade Mahmut Ekrem’in;
Yâr her sudan hüveydâdır şeb-i mehtâbda
Cân ü dil mest-i temâşâdır şeb-i mehtâbda,
Diye ifade ettiği ve; sevgili, mehtaplı gecede her taraftan görünmektedir, can ve gönül mehtaplı gecede tabiatı seyretmekle kendinden geçmiştir, anlamındaki ifadeler sizi de sarabilecektir.
Kekik kokularına karışmış bu renkleri ve nağmeleri hiçbir natüralist tablosuna henüz resmedememiştir. Duyularınızdan da öte duygularınıza işleyen bir rehavet hoşluğunu da kapsayan bu anı kaydedecek bir fotoğraf makinesi ya da bir kamera da henüz icat edilmemiştir.
Teknolojikleşen dünyanın insanı bütünüyle sarıp sarmalayan gürültüleri belki insana güzel zenginlikler kazandıran “yalnızlıklar”ı da kuşattığı için fark edebilme ve duygu körlükleri önlenemez bulaşıcılar olarak “insan”ın özüne musallat olmayı sürdürmektedir. Artık insan bir çiçekte, bir gülde, bir dalda veya kararmayan sularda duygularını zenginleştirmekten bihaber gibi Doğalı görememekte ya da doğal olamamakta. Doğal olmak; “kabalık”, “saldırı”, “saygısızlık”la aynileşmek sanılmakta.
Yine tabiattaki ve çevremizdeki güzellikler sadece görünebilenlerde aranmakta; asıl huzuru yakalatabilecek olan duyulabilenler ve hissedilebilenler belki bir art niyetle değil ama teknolojik gafletle hesaba katılmaktan uzaklaştırılmakta. İnsan nelerin hesabında olduğunu, hangi anlık yanlışlarda kaldığını fark ettiğinde zaman çok geç olabilmektedir bazen. Bazen de güller bahçesi sunulan, gül rayihası bir hayat gösterilen insan niçin mezbelelikleri seçebildiğine şaşırabilme uyanışını da gösterebilmekte. İşte o zaman insan davranışları da baharda açılan tomurcuklar gibi kendiliğinden, meyve veren ağaç dallarının eğilişince tevazuu anlamı içerisinde hazmetmiş, güneş huzmelerinin yayılışınca cömert olabilecektir.
Boş görme ile hoş görme de bazen karıştırılmakta. Yaprakları tutan dalların birbirine yaslandığını, hatta yaslanmaktan, birbirlerini desteklemeden öte bu durumdan haz aldıklarını düşünenler olmuştur elbet. Öyle olmasaydı bir halk türküsünde; yaprak bile dallarına güvenir/ Bir dal kadar hükmüm yoğ imiş meğer denir miydi? Ancak bu durumun “boş görme” ile hiç mi hiç ilgisi yoktur. Önce görebilme, önemlisi de “hoşgörebilme”nin insana daha çok gerekli olduğunu, güneş ışıkları altında harelenen güller ve dallar kadar yakışacağını bilmenin de hazzına varmak ne kadar hoş olacaktır.
Doğal olmakla doğada piknik yapmak aynı sanılarak mide fesadına uğratılan insan tabiatın güzelliklerini görebilme, duyabilme ve hissedebilmeyi yine başaramamakta. Kendinden kaçış ve kendine koşuş döngüsünü kıramamakta. Bu bazen doğal olanı, güzellikleri aşkı ile serpilmesine katkıda bulunmak yerine tabii ateşiyle yakmaya kadar gidebilmektedir. Oysa doğa kendinden, insanlardan kaçış yeri olarak değil, insanları ve kendini dinleyiş ve anlamaya çalışma yeri olarak görülebilse doğal yangınlar yerine doğaya yangınlar görülebilecektir.
Dinlenme de her türlü demlenme ile ayırt edilememekle de teknolojik gaflet sürdürülmekte. İnsan doğanın güzelliklerini ancak onu kirlettiği zaman farkına vardı. Kendindeki yaratılış güzelliğini fark edebilmek için insanlığın kirlenmesini; kendisiyle eşya ve tabiat arasındaki sırlı güzellikleri anlayabilmesi için de ikisinin birden mahvını mı hazırlaması gerekecek? Belki bu yazıyı okurken “ben hangi durumdayım?” diye aklınıza bir soru da gelecektir. Hiç merak etmeyin, kendinizi test etmenin yolu çok kolaydır: Eğer henüz suların ay ışığı içtiği zamanları yakalayabiliyorsanız, bu zamanlardan maveraî hazlar alabiliyorsanız sizler güzellikleri fark etme hassasiyetini kaybetmemişsiniz demektir.
Suların ay ışığı içtiği zamanları yaşayabilmenin, insan ruhunu bütün gailelerden uzak maveraî duygulara ve hazlara davet eden satın alınamayacak bir zenginlik olduğu lütfunun bütün insanlara ulaşmasını dilemek, galiba en iyi ve en güzel dileklerden biri olacaktır.

***

 

 
İhsan Kurt 2005 - 2007