Edebiyatın Ferman Edicileri
“Dokunsa da zülfü yâre, bu yazı aslı gibidir.”
Yıl 1984… Edebiyatla, sanatla, şiirle uğraşmaya başladığım yılların üzerinden sekiz on yıl geçmiş. Bazı gazete ve dergilerde yazılarım yayınlanmaya devam ediyor. Köyde öğretmen olmanın avantajlarından yararlanarak hep okuyorum. Abone olduğum en az yedi, sekiz dergi postadan geldiğinde sevincim bir başka oluyordu. Dergileri okumayı bitirince kitapları okumaya devam ediyordum. Ancak kalem erbapları ile tanışmayı istemek de hayallerim arasındaydı. Zaman geldi o da oldu. Meşhur ya da pek tanınmamış olan birçok şair ve yazarla tanışma fırsatım da oluyordu.
Kitap ve dergilerde imzalarını gördüğüm bazı yazar ve şairlerle tanışmak, onlarla sohbet edebilmek önceleri beni heyecanlandırıyordu. Konuşmaktan ziyade dinlemeyi tercih ediyordum. Farklılıklarını, orijinal düşünceleri yakalamaya çalışıyor, onlardan faydalanma yolları arıyordum. Bazı sanat ve düşünce tespitlerine kendimce yorumlar ekleme gayretindeydim. Kültür ortamlarından uzak olduğumdan mı nedir, böyle bir ortamı yakaladığımda kaçırmak istemiyordum.
O dönemde bazı edebiyat dergilerinin çıkmakta olduğu büyük bir şehrimizde dört beş şair ve yazarın bir arada olduğu bir sohbette bir edebiyatçının “ben”ini mabut yapan düşünceleri beni hayrete düşürmüştü. “Ben… ben… ben…” demesinden öte “en büyük şair benim, en iyi ben yazıyorum vb…” Bu örnek tek değildi. Daha sonraki birçok sohbet ve toplantılarda da benzer durumlarla sık sık karşılaşır oldum. “Ben” vardı merakla beklediğim sohbetlerde. Öyle ki “ben”in hâkim olduğu yerlerde ne samimiyet ne de samimi düşüncelere rastlayabiliyordum. “Ben”in kokusundan, havasından, havalanmasından hep rahatsız oldum. Maalesef bu rahatsızlığımı gönülleri kırma korkusundan dolayı dile getirmeyi de başaramadım. Hatta zaman zaman “iyi yazar olmak, iyi şair olmak” için acaba “ben” mi demek gerekiyor diye şüphelere kapıldığım bile olmuştur.
Dünya Edebiyat tarihi ya da adını duyurabilme şansını yakalamış bazı yazarların eserleri kısa bir incelemeye tabi tutulduğunda kişilik adına söylenebilecek çok özelliğe rastlanmaktadır. Bunlardan birisi de “ego”, “ben” veya “nefs” varlığının öne çıkarılmasından öte, buna tapınma duygusunun varlığını görmek mümkündür. Bir varlık olarak, varlığından yeni bir şeylerin üretilmesiyle nefislerini şişirenler mabetlerini de kendi içlerinde kurmaktadırlar. Bu tür yazarlar kıblelerini de kendi içlerine çevirmektedirler. Bu şekildeki bir içe dönüş dışarıdakilere bakışı hastalıklı kılmaktadır. Onları küçük görme, dışlama, hatta aşağılama giderek başkalarına ferman etme hakkını kendinde görme şekline dönüşebilmektedir.
Hemen hemen her inançta ya da her ideolojide “ben”ini öne çıkaranlardan ziyade “Müslüman” kimlikli olduğunu bildiğim veya öyle sandığım yazar ve şairlerin “ben” demesine pek bir açıklama da bulamadım. Bunların bazılarının yazılarında fazla rastlamadığım “ben“inin daha çok sohbet ortamlarında, konuşmalarında ağırlıklı olarak yer verilmesine de hep şaşırmışımdır. Ama söyleten ne güzel söyletmiş, söyleyen ne güzel söylemiş. Bunlar galiba “ ‘Ben’den başka mevzuu olmayan biçareler.”
Güzel Türkçemizdeki “Ne oldum delisi” tabiri bu tür kişilik özelliklerine sahip olan yazarlar çizerler için söylense tam da yerine oturur demek mümkündür. Kâinatı sadece ve sadece kendi yazdıklarını merkeze koyarak görme çarpıklığını da ancak bu türler sergilemektedirler.
Birçoğunun bildiği gibi Cahit Sıtkı “Abbas” başlıklı şiirinde; “Var git,/ Böyle ferman etti Cahit” derken “ben”den ziyade sevda ile efelenmenin örneğini sergiler. Yani mesul değil, masumdur. Ama sohbetlerde duyduğum bazı konuşmaların hiç de bu kadar masum olmadığını gördüm. Bazıları “ben”ini mabut yapmaktan da öte “ben”ine başkalarının da tapınmasını ferman etme cüretini gösterebilmektedirler. Bu cüret bir şeyler yazmakla ürettiklerini ortaya koyanları uzaklardan “değerli” kılarken, doğrudan dinlenildiğinde kıymetler hükmünün ibresi aşağı doğru hızlıca düşebilmektedir. Onun için bazı yazarların, şairlerin yazdıklarını sevme sınırını zorlayıp kendileriyle tanışmaya kalkmak okuru hayali sükûta uğratabilir.
Hastalıklı başakların daima dimdik durması hep düşüncemin kapılarını aralamıştır. Belki bu gibi ferman ediciler için “seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli” sözünü hatırlamak da yarar olabilir.
Selam olsun tevazuu ehline ve dolu başaklara!