Duyurular-Etkinlikler

Yeni Yazılarım

 

Hikâyeler Silah Olacakmış

Siz istediğiniz kadar hoş görüden, adaletten, insaniyetten, haktan, hukuktan istediğiniz kadar bahsediniz, bunların uygulamalarını ve belgelerini sununuz kemikleşmiş tarihi kin anlayışlarında pek fazla değişiklik yapmak çok zor olmaktadır. Her zaman üzerinde sıklıkla durduğum gibi dünden bugüne tarihte de değişen sadece taktik boyutları, kullanılan araçlar ve propaganda yöntemleri daha da geliştirilmiş fakat bilinen zihniyet bütün bunlardan faydalanarak sürdürülmeye çalışılmaktadır.
Demokles’in kılıcı gibi Türk Milleti’nin başında sallandırılmaya devam eden, zaman zaman ısıtılıp ilgili yerlere servis edilen malum Ermeni propagandalarından öte saldırılarından bahsetmek istiyorum.
Arayıp taradılar, neticede lehlerine belgeler bulamadıklarını fark ettiler ki şimdilerde yalan yanlış, belkide uydurulacak hikâyelere belge kimliği verme gayretkeşliği başlamış bulunmaktadır.  Bu durumu Mayıs (2010) ayının başlarında haber bültenlerine, medyada yer alan haberlerden anlıyoruz. Haber aynen şöyle aktarılıyor:
“ABD Kongre Tutanakları İçin Ermeni Hikâyeleri Toplanıyor.
MART başı Dış İlişkiler Komitesi’nde kabul edildikten sonra ABD Temsilciler Meclisi’nde görüşülmesi düşünülen Ermeni Soykırımı tasarısının hazırlayıcısı California Milletvekili Adam Schiff, bu konuda yeni bir kampanya daha başlattı. 1915-1923 arası yaşanan olaylara tanıklık edenleri ve ailelerini, Kongre kayıtlarına girmesi için hayat hikâyelerini anlatmaya davet etti.
Ermeni diasporası tarafından duyurusu yapılan çağrıya göre, Ermeniler öykülerini Schiff’in California’daki seçim bölgesi Pasadena’da bulunan yardımcılarından birine iletecek. Bütün öyküler toplandıktan sonra da, anlatılanlar Schiff tarafından Kongre tutanaklarına sokulacak. Schiff, yaptığı çağrıda, “Halen hayatta kalan birkaç kişi kalmışken, geçen yüzyılın ilk soykırımını belgelemek için Kongre’nin resmi tutanaklarını kullanabiliriz” dedi.
Aslında ABD’nin yüz yıl önce birer fesat yuvası olarak bu topraklarda kurmuş oldukları kolejleri vasıtasıyla, diğer bazı devletler gibi ateşledikleri azınlık isyanları daha dün gibi tarihin sayfalarında tazeliğini korumaktadır. Verilen haber ve hikâyeleri silah olarak kullanma girişimleri bu bakımdan da bizleri şaşırtmamıştır.
Peki, o taraftan bu girişimler yapılırken bizler yine oturup bekleyecek miyiz? Hele sabredelim bakalım sonunda neler olacak mı diyeceğiz? Her zaman olduğu gibi “bekle gör” anlayışının hep aleyhimize işlediğini yine mi unutacağız?
Elbette böyle olmaması gerekir.
Öncelikli olarak kenarda köşede darmadağınık olarak bulunan Ermeni zulmü ile ilgili yayınlanmış gerçek hikâyelerin bir seri olarak bir araya getirilip farklı dillerde basılması için zaman kaybetmeden harekete geçilmesi gerekir. Ciltlerce olacağından eminim. İkinci seri olarak dönemin yerli ve yabancı yetkililerinin anıları da planlı bir şekilde farklı dillerde basılması gerekir.
Dönemin canlı şahitlerinden Rus Yarbay Tverdohlebov “Gördüklerim Yaşadıklarım” (Genelkurmay Basımevi, 2007, s.8) adını verdiği anılarında Ermenilerin zulümlerini bir bir anlatmaktadır. Mesela bu anıların bir yerinde şu cümlelere rastlıyoruz:
“Ilıca’da kaçmayı başaramayanların tamamı katledilmişti. Ordu Komutanı Odişelidze, boyunları kör bıçaklarla lime lime kesilmiş çocuk cesetleri bulunduğunu söylüyordu.
Katliamdan üç hafta kadar sonra Ilıca’ya giden Yarbay Gryaznov 26 Şubatta döndüğünde, bana orada şöyle bir tablo ile karşılaştığını anlatmıştı: ‘Köylere giden yollarda ve sokaklarda parçalanmış cesetler öylece yatıyor. Önden giden her Ermeni, mutlaka gördüğü cesede tükürüyor ve küfrediyordu. Yaklaşık olarak 12-15 sajen kare ( yaklaşık 55-70 metre kare) alandaki bir cami avlusunda 1,5 metre yüksekliğinde, öldürülmüş Türk ihtiyar, erkek, kadın ve çocuk cesetleriyle dolup taşmıştı. Kadın cesetleri tecavüz izleri taşıyordu. Bazılarının cinsel organlarına tüfek fişeği sokulmuştu.”
Erzurum’da ve diğer doğu illerimizde yapılan korkunç örnekleri çoğaltmak mümkün. Olayları bizzat yaşayan, gören Türklerin anıları da çok feci örneklerle doludur. Kaynaklar tarandığında yüzlerce bulunabileceği de söz konusu.
Mademki hikâyeleri silah olarak kullanma girişimlerini malum zihniyet başlatıyor, eminim ki elimizde ciltlerce tutacak olan bu hikâyelerden, daha doğrusu silah haline sokulan bu hikâyelerden bizler neden yararlanmayalım? Hatta biraz daha da ilerisine giderek bunları kısa filmler haline getirmek de mümkün… Yoksa aynı hatayı, aynı yanlışı bile bile tekrar ederek karşı propagandanın aleyhimize olacak bu filmleri yapmalarını mı beklememiz gerekiyor?
Türkiye’de özellikle son yıllarda bu konularda yayınların artmakta olduğunu söylemek mümkündür. Kişiler, resmi ve özel kurum ve kuruluşlar işin önemini kavradıklarını birçok çabalarıyla göstermeye çalışmaktadırlar. Ama bütün bunlara rağmen sanki gizli bir el yapılanları görmezden gelme, önemsememe, üstünü örtme ve dışlama gibi bir görevi üstlenmiş intibaını uyandırmaktadır. Mesela şahsen yaşadığım bir olay bende bu duyguları canlandırmıştır. İkibin sekiz yılının son aylarında belgesel roman niteliğinde bir romanım yayınlandı. Güya tehcirden sorumlu tutularak, işgal kuvvetleri ve Ermeni çetecileri memnun etmek için Beyazıt Meydanı’nda idam edilen Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in hayatı etrafında geçen, dönemin önemli olaylarını da konu edinen “Kahrolsun Böyle Adalet!” adındaki bu kitabımı en az elli yazar ve bilim adamına gönderdim. Birçok kurum ve kuruluşlara bizzat ulaştırdım. İnanınız, kelimenin tam anlamıyla ne olumlu ne de olumsuz “çıt” bile çıkmadı. Bilemiyorum, söylemek de istemiyorum ama bu durum hangi korku ya da kaygının eseri olarak yorumlanabilir? Sadece milli hassasiyet eksikliği sebep olarak gösterilemez herhalde.
Bu konuda bir çekinme, meseleye dokunmama gibi bazı bilinçaltı korkuların yaşatıldığını bile hissediyor ve seziyorum. Hatta yirmi dokuz kitaba imza atmış biri olarak şimdiye kadar eserlerimin hiç birisi bir dava konusu olmazken sadece bu kitapla ilgili önemsiz de olsa dava açılması doğrusu beni düşündürdü.
Aslında iş gelip çatmadan bu konuda çok şeyler yapılabilir. Ferdi veya kurumsal olarak bu alanda yapılan çalışmalar bir sistematiğe, bir bütünlüğe bağlanarak, hatta bu gibi girişimler desteklenerek de ilgili atılımlar yapılabilir.
Bizler her zaman olduğu gibi barıştan, huzurdan yanayız. Ancak üzerimize çağın silahları sinsi bir şekilde doğrultulmaktadır. Bu defa da sözde hikâyeler kongre tutanaklarına sokularak belge ve dolayısıyla silah haline getirilmek istenmektedir. Savaş ne tür ve çeşitten olursa olsun her zaman bir saldırıdır. Hep saldırıları sinemize çekip ne zamana kadar beklemeye devam edeceğiz? Yetkililerin, ilgililerin de önerdiklerimin yanında yapabilecekleri daha çok şeylerin olabileceğini düşünüyorum. Yoksa “Demokles’in kılıcının” daha uzun yıllar, her fırsat buldukça başımızın üzerinde sallandırılacağı gerçeğini göz ardı edemeyiz.

**

 

 
İhsan Kurt 2005 - 2007