Duyurular-Etkinlikler

Yeni Yazılarım - İnceleme ve Araştırmalarım

 

Tarih Diridir

Tarih diridir ve tarih sadece yaşanan değil aynı zamanda yaşayandır. Ancak bu yaşanmışlığı sadece ölgün ve ölü gözlerin, kapılarını düşünceye kapamış idraklerin anlaması ve görmesini beklemek pek de olumlu neticelere ulaştıramayacaktır. Son aylar demeyeceğim, özellikle son günlerde sanki yüzyıl öncesi yaşanmış ve yaşatılmış tarihi sahneler tekrar gündeme getirilmeye, tarihin o sayfalarından çıkarılıp ısıtılmaya çalışılmaktadır. Ancak yüzyıl önce adı konan ıslahatın yerini sözde özgürlük ve giderayak “ayaklanma” denemeleri ve ardından bağımsızlık teraneleri almaya başlamıştır. Hatta birilerini ininden çıkarma istekleri açıkça vurgulanmaya, her platformda dillendirilmeye başlanmıştır.

Konunun daha iyi anlaşılması için önce yaklaşık yüzyıl önce, Osmanlının son demlerinde tartışmasız yaşanmış bir vakaya işaret etmek istiyorum.

Malumdur ki bugün gündemden düşürülmeyen “Ermeni meselesi”nin geçmişi tarihin diriliğinden faydalanılarak yaşatılmaya çalışılıyor. Aslında zamanımızda mesele başka bir kılıfla devam ettiriliyor. Bu durumu ancak tarihin diriliğini görebilenler anlayacaktır.

Şöyle ki…

Osmanlı’nın “hasta adam” olarak adlandırıldığı ve coğrafyasından parçalar koparıldığı, insanının giderek Anadolu’ya sıkıştırılmaya başlandığı ve hatta neredeyse buradan da kovulma girişimlerinin yaşandığı 1890’lardan sonra özellikle Anadolu’nun yüreğine oturtulan Amerikan kolejleri ile fesat Hınçak ve Taşnak örgütlerinin güçlendirildiği bir gerçektir. Özellikle bu kolejlerde görev yapanların yanında bunlara her türlü desteğini veren çeteler ve çete elemanları açıkça zamanımızın hain bir örgütünü ve başındakini hatırlatmaktadır, çağrıştırmaktadır:

O dönemlerde, yani 1890 yıllarında Kumkapı Ermeni Kilisesi’nin baskınını düzenleyerek, Osmanlı Devletine başkaldırı’nın simgesi olarak Tuğra parçalayan biri vardır ki bu şahıs eylemlerinde Murat, Şeyh Murat, Agop kimliklerini de kullanan Hamparsum Boyacıyan’dır.

Bu şahıs Ermeni Patrikhanesini basarak Cağaloğlu üzerinden Osmanlı Hükümeti’nin görev yaptığı Babıâli’ye baskın düzenleyip, ihtilal yapmak, 26 Ağustos 1896 günü İstanbul’da Osmanlı Bankası binasını işgal ederek Avrupa’nın dikkatlerini üzerlerine çekerek güya Ermeni halkının mağduriyetini, ezilmişliğini duyurmak isteyen biridir.
Bu ermeni militanı 1894 yılı yaz aylarında “Şeyh Murat”  kimliği ile Kürtleri yönetime isyan ettirmek amacıyla Diyarbakır Siirt arasındaki Sason Dağlarında bir isyanı örgütlemiş, onbinin üzerinde kadın, çoluk çocuğun buralarda perişan olmasına, ölmesine sebep olmuştur. Aynen şimdilerde ininde yatan birinin yaptığı gibi… Ancak müslüman dahi olmayan bu sahte şeyh daha sonra yakalanarak Bitlis’te idama mahkûm olmuş. İdamını beklerken şimdilerde de olduğu gibi bir af kampanyası başlatılmış, kurtarıcıları imdada yetişmiştir. İngiliz, Amerika, Fransız ve Rusların baskısıyla 1907 yılında affedilmiştir… Dikkatinizi çekerim şu günlerde de benzer bir katilin affı için düğmeye basılmıştır. Bütün medyada yer aldığı gibi af süreci açıkça başlatılmıştır.

Hamparsum Boyacıyan affedilmekle kalmayarak 2. Meşrutiyet’in ilanının ardından 1909 yılında Adana Kozan’dan Osmanlı Meclisi’ne Mebus bile seçilmiştir. Yani şimdilerde İmralı’daki için başlatılan af sürecinin nereye doğru götürüleceğinin de işareti vardır.

Sayın(!) Boyacıyan, meclise ikinci seçimlerde giremeyince 1.Dünya Savaşı’nın çıkışı ile “Öğdünlü Murat” kod adını kullanarak Sivas’a gelmiş, 30 bini aşkın Anadolu Ermenisi’nin Rus Ordusuna katılmasını sağlamış. Şubat 1918’de Rus Ordusu Kafkasya’ya çekilirken boşaltılan yerlerde yaşayan Türklerin topluca öldürülmesi emrini vermiş. Yozgat ve civarında ermeni çetecilerini silah ve adam gücü ile desteklemesi, Erzincan’ın yakılması, Bayburt ve Erzurum’un harabeye dönmesi, köylerde ve mezralarda 500.000 Türk’ün hunharca öldürülmesi olayını gerçekleştirilmesinde baş aktör olmaktan gurur duymuştur.

Tarih açıkça diyor ki, kinlerini programlayıp projelendirenlere dikkat ediniz. Kırk yıllık Yani’nin Kani olmayacağını biliniz. Ayrıca adına gaflet, dalalet ya da hıyanet, ne derseniz deyiniz güç mevkilerindekinin benzer durumlarda neler yaptığını ya da yapmadığını iyice sorgulamanın eleğinden geçiriniz...

Son günlerde tezgâhlanan kalkışma girişimleri, bu girişimleri destekleyenler ve İmralı’dakinin affını isteyenlerin bu istekleri ile sınırlı kalacakları sanılmamalıdır. Gelecek günleri takip ediniz.  Diri tarih bizlere bu gerçeği göstermektedir.

***

 TEKNOLOJİ VE KONFORMİZM

Gelişen teknoloji insanın maddî rahatlığı için her şey üretmeğe çalışmaktadır. Âdeta ilim ve teknik adamları mesaisini hep bu alana kaydırmış gibidir. Öyle ki artık bir teknolojik konformizmin doğuşundan bahsedilebilir. Çünkü tabandan tavana, hatta bütçelere bakılmaksızın teknoloji ürünlerini elde etmek için başlatılan yarış reklâmlarla körüklenmekte, bu da konformist sayısını gittikçe artırmaktadır.

Teknolojinin sürekli gelişmeler gösterdiğini, bu gelişmelerin devam etmesi gerektiğini biliyoruz. Ama bütün gayeyi sadece konformizmde arayan bir insanlığın, bunun sonucunda nereye varacağını de tahmin etmenin zor olmadığını sanıyorum. Çünkü çağımızda örneklerini görmek mümkün.

Okumayan zenginin kitaplığı:

Çoğumuzun malûmudur; evine kütüphane yaptıran zengin, raflarının uzunluğunca kitap ısmarlar. Modaya uymak veya evin iç konforunun tamamlanması amaçlanmaktadır güya... Şahsen ben bu örnekte beyin konforuna önem vermeyen teknolojik konformizmin en güzide konformistini görüyorum. İşte teknolojiyi sadece konforun emrine veren zihniyetin temel çelişkisinin kaynağı burada yatmaktadır. Çünkü kafa ve kıymetler konforu dediğimiz; insanı yücelten bilgi, ahlâk ve bunlardan kaynaklanan yaşama şekli de ihmal edilmeye hiçbir zaman gelmez. Teknoloji konforunu kafa konforuna yükseltmeyen insanlık çekeceği sosyal, siyasî, ekonomik ve manevî ızdırabı biraz da kendisi seçmiş olmaktadır.

Teknolojinin gayesi nedir?... Eğer insanı, insanlığı maddî konforun en üst düzeyine yükseltmekse, maddî konforu sağlamaksa, bunu başarmaya başlamıştır. Fakat insan teknolojinin sağladığı maddî konforu elde etme yarışı ve sarhoşluğu içinde kafa konforunu unutmuş görünmekle, gelişen teknolojiye uyum problemini kendisi ortaya çıkarmaktadır. Toplumlarda görülen sosyal ve diğer huzursuzlukların sebeplerinden biri de teknoloji ürünlerinin maddî konforun emrine verildiği kadar manevî konforun emrine verilmeyişinden kaynaklanmaktadır.

Biz teknolojinin bazı zararları da olabileceğini düşünürken, teknolojiyi kafa konforumuzun hizmetine veremediğimizi, ya da çok az verdiğimizi hiç düşündük mü?

Açıkça ifade edecek olursak teknoloji yalnız maddî tatmin araçları üretmekle veya üretilenleri sadece maddî tatmin vasıtası olarak kullanmakla bir maddî konformizme hizmet etmiş oluyor. Böyle bir tavır alışta insanın diğer yanı unutulmaya terk edilmekte, gelişen çağ ile birlikte kıymetler ve beyin konforu ihmal edilmekte.

Beyin Konforu.

İnsanı, insanlığı mutlaka doğruya, huzura ulaştırmayı gaye edinen çabaların bütün teknolojik gelişmelerin gerisinde kalmamalıdır. Bu çabalarda teknoloji ürünleri birer araç vazifesi yapabilir, yeter ki bunlar sadece bir yönlü programlanmış olmasın.

Kafa ve beyin konforsuzluğu insanlığı dünyaya geliş gayesinin dışına itmektedir. Patolojik toplumların oluşması; alkol, çeşitli uyuşturucular ve sapıklıklarla mücadeleye başlama zorunluluğunun artık hissedilmesi, intiharların özellikle teknoloji konformizminin yoğunluğunu artırdığı kesimlerde daha fazla görülmesi beyinlerin konfor ihmalinden kaynaklanmaktadır.

Teknolojik konformizmin ağırlığı insanın nefsine, bedenine hizmeti amaçlamaktadır. Bedeni rahatlatan, elde ettikçe nefsin açlığını artıran teknolojik ürünler beynin konforuna, yani insanı aslî özellikleri içerisinde yücelten değerlere, bu değerlerin bilgisine ve bu bilgilerin aksiyona dönüşmesine de kaydırılmalıdır. Değilse teknolojik konformizmin insanı kıskacı içinde boğmaması için hiç bir sebep yoktur. İnsanlığın felaketini hazırlayan her türlü "izm"ler yok edilse bile teknolojik konformizm yalnız başına insanlık felaketinin hazırlayıcısı olabilir.

İnsana Bakış.

İnsandan ruhunu kovmak isteyen zihniyetlerin, teknolojik konformizmi bunun yerine koymağa çalışmakla ne kadar çelişkiler içinde olduklarını göstermişlerdir. Çağımızda teknolojik üstünlüğü ellerinde bulunduran bazı milletlerin çarpık insan anlayışları teknolojiye karşı olan tereddütleri artırmıştır. A.Toynbe gibi bazı Batılı fikir adamları teknolojiye karşı olan şüphenin başını çekmişler, bunun neticesi bizde de yanlış bazı düşünceler üretilmiştir.

İnsan hiçbir zaman sadece "dış" değildir. Hattâ göze hitap etmekten çok duygu, his, arzu, tercih ve değer ölçüleri gibi soyut unsurlarla daha çok "iç"e hitap eder. Yani uzun vadeli ve kalıcı tesir söz konusu olduğunda bu unsurların fonksiyonları büyüktür. Bunun için insanı dış ile çevreleyen teknoloji konformizmi sadece dışta kalıp değerler konforunu ihmal ettiği sürece insanın yaratılış gayesine uygun bir gelişmeden söz edilemeyecektir. Nitekim teknoloji konformizmin ilerisinde görünen milletlerdeki manevi yönlü buhranların temel sebebi bu ihmale dayanmaktadır.

Teknolojik konfor beyin ve değerler konforunu desteklemediği sürece insanı, insanlığı özlenen huzurlu bir refaha götüremeyecektir. İnsanda sadece eşya zevkini, eşya ihtirasını kamçılayan teknolojik zihniyet yerine, insanı aslî varlığı içinde değerlendiren ve buradan hareket eden sağlam, tutarlı bir zihniyetin yerleşmesi teknolojiyi tek yönlü konformizmden kurtarabilir. Bizde İslâm kültürünün insan anlayışı teknolojiye getirildiğinde, teknoloji kafa konformizmine de hizmet edecektir sanıyorum.

Teknoloji Ahlâkı Ya da Teknolojik Ahlâk.

Teknolojiyi, teknolojik ürünlerini insanlığın yararına veya zararına kullanma şeklinde beliren zihniyetlerin uygulamaları onların teknolojik ahlaklarını belirler diyebiliriz. Ama insanı gerçek manâda tanımadan, onu madde ve manâ yapısı içerisinde kabul etmeden, çarpık olmayan bir teknolojik gelişmeden söz etmek çok zordur. Çünkü insan unsuruna nasıl yaklaşılıyorsa onun paralelinde bir teknolojik zihniyet geliştirilecektir veya teknoloji ürünleri benzer anlayış içerisinde kullanılacaktır. İşte bu zihniyetler üretilenleri kendi zihniyetlerine göre, insanlığın fayda veya zarar hanesine kaydedeceklerdir. Ayrıca teknolojik ürünlerin kullanılma şekli ve gayesi de zihniyetler içerisinde önemli rol oynamayacaktır elbet.

Teknolojinin gelişmesi ahlâkı değişik yönlerde etkilemektedir. Onun için insanın teknolojik kuvvetini artırırken, bu kuvveti yanlış yerlere veya kötüye kullanmayı engelleyen fren pedallarına basmak lâzımdır. İşte bu pedal, insana yaratılış sebebini açıkladıktan sonra iade eden ve kıymetler konforunu içinde barındıran ahlâk unsurudur.

Teknoloji ve Eğitim.

Eğitim, sağlıklı bir yaklaşımla insan unsurunu yaratılış değerleri içerisinde bir bütün olarak ele aldıktan sonra teknolojik zihniyette insanın yararına bir düzelme olacak ve ancak o zaman teknolojiyi yönlendiren bir ahlâktan bahsedilebilecektir. Çünkü böyle bir eğitimden geçenler teknolojiyi sadece maddî refahın emrine vermeyecek, manevî değerlere ve beyine de bir teknolojik konfor sunmaya çalışacaklardır.

Zihniyetler insanı nasıl görüyor ve nasıl değerlendiriyorlarsa, teknoloji, eğitim ve diğer kavramların yerleşmesine, geliştirilmesine de aynı ölçüler içerisinde yaklaşıyorlar. Ama teknolojik gelişmelerde ve bu gelişmelerin sonucu üretime geçen milletler, bu üstünlüklerden yararlanarak kendi zihniyetlerinin başka milletlerin şuursuz insanları tarafından benimsenmesi yolunda mesafe kat edebilmektedirler. Bunun sonucu da insanı, Grek-Darwin-Freud sentezinden değerlendiren teknolojik konforizm gelişmektedir. Bu bir bakıma çağın hakim zihniyeti durumuna getirilmek istenmektedir. Ama teknolojik gelişmelerde ileri olduğu bilinen milletlerin huzur rayına oturmayışı, işaret edilen zihniyeti tamamiyle hakim olmaktan uzaklaştırmıştır. Oysa her şeyden önce insana bakış zihniyeti düzeltildikten ve ancak değerler konforizminin emrine teknolojik konforizmi verebilmeyi başardıktan sonra bir ışık bekleyebiliriz.

Neticeye Gelince.

Teknolojik konforizm, etrafını sardığı insana maddî konforundan başka birşey göstermiyorsa, ufkunu kapatıyorsa, onu eşya konforizminin hapsanesine kilitlemiş olmuyor mu? Fikir ve ahlâkça tekamül etmeyen insanlık hangi teknolojik konforun rahatlığına kavuşabilecektir?

Teknoloji ürünleri beynelmilel de olsa millî kültür tornasından geçirilmeden veya millî kültürün emrine verilmeden kullanım alanına sokulduğunda beyin kültürü yerine, tefekkür yerine teknolojik konforizmin ihtiraslarını kamçılayacaktır.

Teknoloji, tamamiyle insanî hedefe yönlendiği zaman, yani insanın yaratılışındaki gayeye hizmet ettiği, insanın yalnız eşya konforunun sağladığı imkânlarla refaha ulaşamadığı gerçeğinden hareket ettiği zaman, kıymetler konforunu destekleyerek ancak insanlığın yararına maddî ve manevi konforizmin sentezine ulaşabilir. Bu da teknolojinin insanlık yararına sağlıklı yönlendirilmesi neticesini doğuracaktır sanıyorum.

**

PETROL ARTIKLARININ GÜLLERİ VEYA SAMİMİYET EKSİKLİĞİ

Malûm olduğu gibi zamanımızda göze hitap eden en güzel güller petrol artıklarından üretilebiliyor. Kış mevsiminin en soğuk ayında meyve ve sebze de yetiştirilebiliyor. Ama ne o sunî güllerde gül kokusu var,  ne de mevsimin dışında yetiştirilen meyvelerde aslî lezzet... Çünkü gülü gözlere sunan sadece dışta kaldığı gibi, meyvelerin asıl tadını vermeyen seracılık ta da sunî bir zorlama mevcuttur. Yani her iki durumda da aslî özelliklerinden uzaklaşma, bunları sunî olarak sunma basitliği yatmaktadır... Özellikle petrol artıklarından gül yapılmaya, bunların salonları süslemeğe başladığından beri, sıradaki adamdan sanatkârına kadar insanların tavır ve hareketlerinde benzer sunîlikler daha da artmaya başlamıştır. Açıkça ifade edecek olursak; konuşulan sözde, yazılan mektupta, "nasılsınız?" diyen seste, verilen eserde bir samimiyet eksikliği ukalaca sırıtmaya ve bunu olağanlaştırmaya başlamıştır.

Ziya Paşa; "Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz/ Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde" der... Bu mısralar bir bakıma insanlardaki söz ve davranışlarda uygunluk olmaması, ya da söz ve iş arasındaki tezatların çokça görülmesi üzerine söylendiği açıktır. Tutarsız olanlar, küçük-büyük meselelerde dengesizliği ağır basanlar için bu mısralar hemen hatırlatılır.

Senli-benli anlamının dışında, inanarak ve ciddi şekilde, iyi niyetlerle tavır alma olarak ifade edebileceğimiz kavrama samimiyet diyoruz. Samimiyetsizlik hiçbir zaman hiçbir işte kabul görmediği halde, maalesef her alanda sunî bir gül gibi üretildiği görülmektedir.

Söz ve davranışta, düşünce ve davranışta tutarlılık, birlik olması her zaman arzulanmıştır. Bu bir bakıma fikrinde ve zikrinde birlik olması demektir, samimi olmasının beklenmesidir.

Tıp ilmi beyni ile bazı organları arasında irtibat kuramayan insanları "felçli" olarak tanımladığı halde; psikoloji ve sosyoloji ilmi insan ve toplumların düşünce ve davranışlarında, sözleriyle amellerinde tutarlı ve dengeli olmayanlar için acaba nasıl bir tanım getirmiştir, bilemiyorum? Fakat her şeyden önce sözleriyle davranışları arasında birlik kuramayanlara, yahut bilerek böyle davrananları, herhalde en basit ifadeyle samimiyetsizlik olarak vasıflandırabiliriz.

Önce samimi olmak; kendimize karşı, ailemize, çevreye ve içinde yaşadığımız topluma karşı samimi olmak. Önce samimi olmak ferdin şahsiyetinde, toplumun yapısında çarpıklıkların törpülenmeye başlaması demektir. Çünkü samimiyetin özünde iyi niyet, doğruluk ve güzelden yana hoşgörü vardır.

Kendimize karşı samimi olmak, samimiyetin merkezden başlamasıdır. Hangi işi yaparsak yapalım, neyi plânlarsak plânlayalım,  yaptığımız ve uğraştığımız işte samimi miyiz, yoksa zorakî veya emrivaki gibi mi tavır içerisindeyiz? Bunu kendi kendimize sorup, cevap ne olursa olsun üzerine gitmeliyiz. Gitmeliyiz, diyorum. Çünkü kendimize vereceğimiz cevapta da bir kaypaklık bulup sahte bir samimiyete kendi kendimizi inandırabiliriz. Petrol artığı güllerin misalinde olduğu gibi...O halde sağlam bir şahsiyetin, kendine güven duyan kararlı bir kişiliğin temeli önce kendine karşı samimi olmaktan geçer. Kısa zaman aralarında kararlarında duramayanlar; başladığı işi, mükemmel olmasa da bir sona ulaştıramayanlar öncelikle şahsiyetlerine karşı dürüst, yani samimi davranmayanlar arasından daha çok çıkar. Bunlar bir tür kaçış içerisindedirler.

İnsan en basit olarak kendinden nasıl kaçar? Kendi gücünü, yapabileceğini, başarabileceğini değil de, rüya âlemindekileri gerçek hayatında uygulamaya çalışır... Mevcut imkânlardan yararlanıp onu geliştirmek yerine, hayalde elde edeceği imkânların hayâlleri ile dolaşır. Bu bir bakıma özentiden kaynaklanır. Dolayısıyla kişinin hayatı taklidî yaşayış içerisinde sürerken bir türlü kendi de olamaz. Kendine karşı samimi olamayan, ailesine, çevresine, işine ve içinde yaşadığı topluma karşı ne derece samimi olabilir?

Topluma hitap eden, toplumu etkileyenlerde görülen samimiyetsizliğin cezasını sadece samimiyetsizler değil, büyük bir kesim de çeker. Bunlardan özellikle yazma sanatı ile uğraşanların  tesirleri daha çok önem kazanır. Bu kalemlerin her biri görünürde inandıklarının doğrultusunda birşeyler vermeğe çalışırlar. Oysa meselenin geri plânı meçhûldür bazen. Çünkü bunlardan çok azı yazdıklarına uyar veya uyar görünürler. Bu kalemler bazen öyle bir duruma düşerler ki, tavsiyelerinde, fikirlerinde kendileri duramazlar. Tabir caizse talkın verip salkım yutarak samimiyetsizliklerini belli ederler.

Petrol artığı güller ne kadar güzel görünse de, insanı çok az zaman aldatır. Ya da onlar koklanmaya gelmezler. İşte bu güller gibi bazı kalemler de okuyucuyu göz alıcı mısralar, parlak gibi görünen fikirler ileri sürerler. Bunlar bazen gerçekten değeri olan eserlerdir. Ama eserlerin sahipleri ne derece bu düşüncelerinin anlamı içerisinde hareket eder, ne derece fikirleri paralelinde yaşarlar? Şairin dediği gibi; "Onlar var ki verir lâf ile dünyaya nizâmât/ Bin türlü teseyyüp bulunur hanelerinde".

Süs zevkini, tabiî olanı pratik şekilde sunî olarak üreten insanlar, karşılıklı ilişkilere, samimiyete aynı tavırlar içerisinde yaklaştığında nasıl da petrol artığının durumuna düşmektedirler. Bilhassa bunlar kitlelere hitap eden, eser verenler ise, yaşayışları ile eserleri karşılaştırıldığında samimiyetsizlikleri bir kat daha ortaya çıkmaktadır.

Samimiyet, bir iman ve bu imandan kaynaklanan fikirleri hayata uygulayabilme işidir. En azından uygulamaya çalışmaktır. Sadece geçici, değişken inançlarını hayatlarına uygulayanlar samimi gibi görünseler de, değişken inançları ile yaşama biçimlerini de değiştireceklerinden her zaman samimiyetin özünden uzak kalacaklardır. İmân ve amel birliği tam ve gerçek manâsıyla sadece vahyin aydınlığındaki ölçüde gerçekleşebilir. Çünkü değişmeyen ölçü bu aydınlıkta vardır. Bunun dışında samimilik görünse de, samimiyetin sürekliliğini devam ettirmek mümkün değildir... Ama dileyen petrol artıklarını, dileyen O'nun teri kokan gülleri seçmekte irade sahibidir.

KAVRAMLAR VE TERİMLER ÇAĞINI YANSITIR

Kavramlar ve terimler, insanlığın düşünce ve üretim dünyasının mühürleri olarak karşımıza çıkarlar. Lügâtlara bakıldığında şu tanımların yapıldığını görüyoruz:

Kavram; bir nesnenin zihindeki soyut ve genel tasarımı, nesnelerin veya olayların ortak özelliklerini kapsayan ve bir ortak ad altında toplayan genel tasarım, mefhum, nosyon. Terim; bir bilim, sanat, meslek dalıyla veya bir konu ile ilgili özel ve belirli bir kavramı olan söz.

Tanımlardan hareket edildiğinde denebilir ki „terim“ daha çok bilim, sanat veya bir meslek dalı için kullanılırken; „kavram“, soyut tasarımları ifade etmede, olayların ortak özelliklerini açıklamada, bir anlamda „psiko-sosyal“ kimliği ile öne çıkmaktadır. „Kavram“ ve „terim“, ifade edilen anlamları ile her çağda insanlığın bilimde veya sosyal hayatta nerelerde ve ne biçimde olduğunu lisanlara yeni „kavramlar“ ve „terimler“ ekleyerek yansıtmıştır. Ya da denebilir ki, „kavramlar“ ve „terimler“in eğer doğuş zamanları tespit edilirse, o dönemlerin bilim, sanat ve sosyal hayatları hakkında da bazı önemli ip uçları elde edilebilir. Çünkü kavramlar ve terimler de çağını yansıtır.

Bir icat veya keşifle birlikte yeni bir terim ya da kavram arkasından gelir. Aynı zamanda „tarih,; toplumların hayatında, insanlığın üzerinde büyük tesirler yapan olayları, bazı sosyal kavramları doğurabilmektedir. Yani ferdin ve toplumun hayatlarında kendilerine yer edinen birçok kavram ve terimler yaşanmış hayatla zorunluluklar sonucu veya yaşanan hayatın bir gereği olarak, hayat tarzlarının paralelinde doğarlar. Yaşayan dil, aynı zamanda yaşatılan hayattan yansıyan şifreler, ip uçlarıdır, en veciz açıklama özetleridir. Bu düşünce boyutlarına bazı örnekler verilebilir:

Meselâ insanlığın tarihinde yazı, kalem, kağıt, top, tüfek, barut, simya, kimya, uzay, gezegen, rönesans, reform, inkılâp, atom, uydu gibi benzeri terimlerden her birinin doğum tarihleri farklıdır. İnsanlık, bu kavramların anlamları içerisindeki icatları, keşifleri yaptığı veya büyük sosyal olayları yaşaması neticesinde bu terimler, farklı zamanlarda doğmuşlardır. İnsanlık tarihine damga basan benzeri terimler, bir bakıma doğduğu dönemlerdeki insanlığın genel yapısından bazı sosyal karakterleri de yansıtmaktadır denebilir. Buna örnek olarak 2002 yılında giderek teknolojisini yenileyen „bilişim teknolojisi“ verilebilir. Çünkü adı geçen teknoloji ile birlikte „cep to cep, cepfaks, cepvoice, fixcart“ ve benzeri terimler de çağa damgasını basmaya hazırlanmaktadır. Teknoloji, artık çağının emrinde bir kavram. Çağın isteklerini söyleme ve kalıcı kılmak görevi „teknoloji“ye verilmiştir. Sadece insana hizmet ettiği sanılan teknoloji“, aslında uzun vadede çağının emrinde olduğunu lisana işlediği terimlerle ispat etmiştir.

Çok iyi bilindiği gibi bilim ve sanat faaliyetleri, aynı zamanda insanlığın yaşama biçimlerinin farklı bir yansımasıdır. Bunun için olsa gerek ki „sanat ya da sanatçı çağının aynasıdır“ sözü sıkça tekrar edilmektedir. Yani sosyal hayatta bilim ve sanat faaliyetlerinin dili de kendi içinde yeni kelime ve terimlere ihtiyaç duyabilir. Bu ihtiyacın neticesinde de yeni kelime ve terimler doğar. Örnek olarak denilebilir ki; bir asır önce „televizyon“, „bilgisayar“ ve benzeri kelimelerden bahsetmek mümkün değildi. Ancak ilgili araçların keşfedilmesiyle bu isimler mecburen ihtiyaç olarak belirlenmiştir. Yani ortada yeni bir ürün varsa adı da konmuştur. Etrafımıza baktığımızda örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Edebiyatımızda, folklorumuzda, özellikle şiirlerde sevgilinin güzelliğini övmek için kullanılan „mah yüzlü“ benzetmesi; mecazî tarafı bir  yana  bırakıldığında,  Ay’ın  yüzeyine inilmesiyle anlamını kaybetmiştir. Çünkü Ay’ın yüzeyinin, kraterlerle kaplı olduğu artık bilinmektedir. Yani bu ilmî bulgu ve keşiften sonra şairlerin sevgililerine „ay yüzlü“ benzetmesi yapması da güzel olmayacak, hattâ bu durum hakaret bile sayılabilecektir. Bir keşif, icat veya buluş insanlık için yeni kapılar aralarken, edebiyat ve düşünce dünyasına da, ya yeni terimler ve kelimeler hediye etmekte ya da yüzyıllardır sanatkârların kullandığı „mah yüzlü“ gibi kavramların, benzetmelerin büyüsünü bozabilmektedir.

Bir toplumda sosyal hayatın  teknolojik boyutunun yanısıra, sosyal kimliğini ağırlıklı olarak etkileyen din, siyaset, ideolojiler ve benzerleri de yeni „kavramlar“ın türemesine sebep olmuşlardır. Örnek olarak İslam’da „tevhid“ kavramı öne çıkarken, Hıristiyanlıkta  „teslis“ kavramı önem kazanmaktadır. Farklı anlamlarda da algılansa, hemen hemen bütün dünyanın siyasî literatürüne giren “sağcılık“ ve „solculuk“ kavramlarının doğum tarihi olarak Fransız İhtilâli gösterilmektedir. Çağın kendi isteklerini söylettiği mevhumlar, yıkılan, yıkıldıkça yeni kimlikler verilen ideolojiler de yeni terimlerle insanlığın karşısına çıkmaya devam etmektedir.

Kısaca „kavramlar“ ve „terimler“ deyip geçmek kolay değildir. Özellikle son bin yıl incelendiğinde, her toplum için büyük anlamlar ifade eden bazı kavramlar ve terimler için ne kavgalar yapıldığını görmek mümkündür. Öyle ki bazı kavramlar, uğruna ölünen en büyük sevgili yerine konulabilmiştir. Bazıları da insanlığı uğraştırmış, asırlardır peşinden sürüklemiş, bazen de her asırda yeni bir kimlikle arzı endam etmiştir. Azad gibi, hürrüyet gibi, özgürlük gibi..    

Alışkanlık haline getirmiş olanlar kabul etmese de, galiba insanlık her dönemde en azından yeni icat ettiği kavramlarla oyalanmayı, bazen onlarda sihir aramayı devam ettirmeyi bırakmayacaktır. Son yıllarda „küreselleşme“nin cazibesi henüz rolünü oynamaya devam etmekte gibidir. Bir çok büyü ya da sihir gibi „mah yüzlü sevgililer“ büyüsü de bozulmuştur. Kendilerine yeni sihirli güçler yüklenen yeni kavramların da öncekilerin akibetlerine uğrayacağı bir gerçektir. Artık sevgililerin „mah yüzlü“ olmadığı gerçeği bizi rahatsız etse de, kavramların ve terimlerin çağlarını yansıttığı gerçeği de ortadadır.

BAĞLAMADA  CAZ  FASLI

Bu başlık sıradan bir hüküm veya bu yazıya oturtulmak istenen bir slogan değildir. Bağlamada caz faslı; belli bir tarihten bugüne ferdî ve sosyal plânda bize çarpık gelişme teklif edenlerin, bütün hayata çarptırılarak bakıp bunu devam ettirmeyi sürdürmekten başka çare aramama tembelliğinde sayıklamamızı sağlayanların ve üstelik bu sayıklamayı taklitlerin bozuk plağında yansıtanların bir aynasıdır. Bu aynada  tökezlemeğe başladığımız dönemden bu yana biz, bizim insanımızı taklitte mahkum etme çabaları yatmaktadır. Bu çabaların kökleri dışarıdan olduğu  kadar içerden yetiştirdikleri ile de beslenmiş ve beslenmeye devam etmektedir. Bağlamada caz faslı ferdin hayatından toplumun bütün sosyal yapılarına kadar yayılmıştır. Ne bağlamadan vaz geçiyoruz, nede cazdan...

Çağ insanımızı sorguluyor. "Çağdaşlık" insanımızı yargılıyor. Sevgi tellerine uzanamayan mızrap, "sevgi" adına, "kardeşlik" adına ve ... vs. adına, ama bütün bu kavramların hayata geçirilmiş kimliklerinden uzak olarak yanlış tellerde geziniyor. Ha ev sahibini bastıran hırsız, ha insanlığı "küreselleşme” adına “hümanizm" adına ve de “insana rağmen” insanlık adına süfliliğe doğru çeken çağın çarpıklıkları...Ve bütün bu çarpıklıklardan nasibini alan toplumumuz. Bağlamada caz faslının değnekçileri ferdin hayat tarzından toplumun değerlerine, ferdin inancından toplumun kültürel kimliğine kadar davetiye göndermiştir. Bu davetiyeyi eleştirisiz "kabulüm" diyerek ortaya koyanlar fasılın yönlendiriciliğini değil, megafonluk görevini üstlenmişlerdir: Sosyolojik yaklaşımlardan kültürel yaklaşımlara, hattâ spor zihniyetinden tarih zihniyetine kadar nasıl olursa olsun "sunulanlar" kabul görmüştür. Bu kabuller "tefekküre" karşı lakırdıyı, üretmeye ve teklife karşı hazır tercümeye, tahlile karşı taklidi arkasından sürüklemiştir. Bunun neticesinde ekilenler biçilmeye başlamıştır. Nitekim çoğu defa toplumumuzun sosyal problemlerine, ekonomik, kültürel ve iktisadî yapısına getirilen yaklaşımlar, sunulan teklifler "kültürel kimliği" tanımadan ve dikkate almada yapılmakta ve neticede de çarpık bulgular elde edilmektedir. Daha sonra da elde edilen hayata geçirilmeye çalışılarak bağlamada caz faslı yoğunlaştırılmaktadır. Bu çarpık yoğunlaşmanın çeşitli tezahürlerini, toplum yapısının bazı alanlarından verilecek örneklerde görmek mümkündür. Meselâ ilk olarak "fert" ve "toplum" hayatının sağlıklı işleyişinde büyük payı olan "yaşama  disiplini" bunlardan biridir. Bir çok kavram gibi bu kavram da toplum hayatında yanlış işletilmektedir. Artık "yaşama disiplini", fert ve toplum hayatından "özgürlük" çığırtkanlığı adına dağılmaktadır. Bunun yerine bağlamada caz faslının temsilcileri ve uygulayıcıları "bırakınız istediklerini yapsınlar" düşüncesini hayata hakim kılmaya başladıkça, fert ve toplumlarda yaşama disiplini çözülüyor, yerine düzensizliğin hürriyeti kuruluyor.;Bu fasılcılar, diğer alanlarda olduğu gibi bir gerçeği hiçbir zaman kavrayamamışlardır. Çünkü asıl hürriyet ferdin ve toplumun "yaşama disiplininde" gerçekleşeceği gibi, "hürriyetsizlik" de düzensizlikte yaşamaktadır.

"Sosyal değişim" ,"sosyal gelişim" ile birlikte olduğunda en az sarsıntılarla atlatılabilir. Fakat "sosyal değişim"i , bir gelişim rayına oturtmadan gerçekleştirmeye çalışma girişimleri de bu "fasılcılar" tarafından uygulamaya konulmaktadır. Dolayısıyla ortaya çıkan neticeler "sarsıntı"lardan ziyade "patlamalara" sebep olduğunu göstermektedir. Mesela köyden şehre göç olgusunda küçük çevre denetimi kalkan insanda bağlamada caz faslı daha da perişanlık arz etmektedir. Köyde bulunurken, bilgi ile kuvvetlenen inançtan değil, çevresinden utandığı için gem vurulan yasak düşünce ve duyguların dizginleri şehir ortamında bırakılmaktadır. Çünkü o insan artık kendini denetleyen bir sosyal çevreden uzaklaşmıştır. Giyiminden yaşama tarzına kadar bir özentinin bu insanları sarması ve sarsması onlarda kimlik bunalımını davet etmiştir. Bir insanımızın "ârifce" dile getirdiği gibi, artık bu insanların çoğunun "oturduğu ahır sekisi, çağırdığı İstanbul türküsü"dür. Hep İstanbul türküsü çağırmak ahır sekisinden kurtaracak mı?..Yani bu örnek "sosyal gelişim"i sağlamadan "sosyal değişim"e zorlamanın garabetlerindendir. Bağlamada caz faslının koro şefinden bütün elemanlarına kadar üyeleri, bu tabloları kendilerinin çizdiklerini unutarak bir de bunu istismarda ön sırayı kimselere vermemektedirler.

Bağlamada caz faslı öyle sinsi bir yayımcılık takip etmektedir ki,  bu düşünce hayatından ilim ve sanat alanına, buradan da değer ölçülerine kadar sıçramıştır. Öyle ki fikirlerini hayat nizamlarına oturtamayanlar, ya da fikirleri ile hayat nizamlarını hiçbir zaman barıştırmayanlar da bağlamada caz faslının korosu arasında garabet bir gurup oluşturmuşlardır. Özellikle fasılcıların çoğunluğu hayat düzenleri ile fikirleri arasında barışı kurmayanların, kendilerinin dahi haberleri olmadan büyük destek almaktadırlar.

Düşünen, üreten fikir adamı demek olan entelektüel, bağlamada caz faslının korosuna katıldığından beri müstemlekeci entelektüel kimliğine girmiştir. Bu kimlikle de üreten olmaktan çok aktaran ve üstelik aktardığını çarpıtan silikliği ile "iz bırakma" çabalarına girmiştir. Çok sade bir tabirle ifade edildiği gibi bu fasılcılar "buz üstüne yazı yazmak" yarışını devam ettirmektedirler. Çünkü bu zihniyetlerin yaptıkları fasıla müdahale etmek, en affedilmez bir suç işlemek gibidir. "Eleştiri"; eksiklikleri tamamlamaya, taklitleri işarete etmeye, ilim ufkunu genişletmeye, yapılan bir araştırmayı sağlam temellere oturmaya hizmet ettiği sürece bu zihniyetlerce kesin şekilde kabul görmez. Öyle ya bunlar bağlamada caz faslı yapılmayacağı ihtarını bir türlü kabullenemezler. Üstelik bizim sazımızda bir hoyrat sesin gürültüleri olmakla , çeşitli payeleri paylaşmakla da ustadırlar. Bunlar kendilerinin içine düştükleri çarpıklıklara "teslimiyetçi" olmayan fert ve toplumları da dışlama kampanyası açmakta ellerinden geleni artlarına bırakmazlar.

İlim, ilim adamında îmanı kuvvetlendirmesi gerekirken, bizde bu fasılcılar sayesinde inkâra sarılmaya kaynak teşkil eder duruma sokulmuştu. Gerçek düşüncede anarşi ve saldırganlık "okumamışından" beklenirken; bağlamada caz faslının neslinde okumuşundan, diplomalısından hortlamaktadır."Hoşgörülü", kapsayıcı ve birleştirici olma, çağın her tesirine "teslimiyetçiliği" kabul etmeme bilgili, aydın kişilerin özellikleri arasında olması gerekirken, "teslimiyetçilik" bilim şemsiyeleri altında savunulur duruma gelebilmiştir.

Batılı yazar, sanatkâr eserlerinde "bunalım"ı, "sosyal stres"i, vs. 'yi mi işliyor, bizde de benzer özenti oluşturulmaya çalışıldı. Yani Batı toplumunun sosyal yapısından kaynaklanan konuların üretimi, Batılı sanatçıyı etkilediğinden ortaya konduğu gerçeği, bağlamada caz ustalarınca dikkate alınma gerçeği duyulmadı bile. Kendi toplumlarından uzak olduklarını bu alanda da sergilediler.

Bağlamada caz faslı, kahramanlığı ve kahramanları yanlış anlamda ve onları çarpık tanımlamalara yerleştirmekte de yatmaktadır. Öyle ki; denizde boğulmakta olan bir genç kızı kurtaran ilk peşin yargıya göre "kahraman"dır. Fakat olayın ardından kızın namusunun kirletilmesini gördükten sonra yine onun "kahraman" diye afişe edilmesi, edenlerin zihniyetindeki çürümeleri açıkça sergiler. Bağlamada caz faslının korosuna katılanlar ve katılmaya devam edenler işte bu yapılanmanın örneklerindendir. Fert ve toplum hayatında daha birçok örnekler sıralanabilir. Çünkü sosyal yapılanmanın bazı sahneleri gözlemlendiğinde, eleştirel yaklaşımlarla sosyal olaylar ve gelişimler değerlendirildiğinde örnekler artarda çoğalacaktır. Zaten "bağlamada caz faslı" adının da, toplum hayatının bazı çarpık sahnelerini çağrıştıracağı bir gerçektir. Nitekim bir öz eleştiri olarak kendimize, kendi toplumumuza yöneldiğimizde, içinde yaşanılanın farkına varabiliyoruz:

Hep çalışıyoruz birşeyler olmaya... Batılılaşmaya... Modernleşmeye...  Çağdaşlaşmaya... Küreselleşmeye  vs.. Ama ara sıra da "biz" olmaya çalışıyoruz. Fakat bir türlü hastalıktan, taklit hastalığından kurtulamadığımız için, güya kökten kopmayarak bağlamanın tellerinde cazın gürültüsünü arıyoruz. Bütün  bunları yaparken hep aynı hatanın devam ettirilmesine aldırmıyoruz. Çünkü Batılılaşmaya, modernleşmeye, çağdaşlaşmaya çalışırken kendimiz olma, kendi kimliğimizde kalma gereğini duymak veya bunun gereksiz olduğuna inanmakla stratejik bir yaşama felsefesi çiziyoruz. Öyle ki bu felsefe içerisinde biz, biz olmak için denenmiş veya denendiğinde neticesi önceden estirilen yollara başvurulduğu gibi; milletimizin daha aslî cevherini kaybetmemiş, ama üç beş koldan saldıran sözde fikirlerin tesirlerinden nasibini almış olan düşüncelerde de bir bağlamada caz faslıdır tutturulmuş gidiyor...

Oysa bağlama bizim havamızın, yanık türkülerimizin sesidir. Onu cazın enstrümanı yaparsanız, hoyrat sesler çıkarmaya çalışıyorsunuz demektir... İşte Müslüman Türk insanına basınıyla, yayınıyla giydirilmeye çalışılan yaşama tarzı, sözde fikir gömlekleri... Fikir namusuyla bunlara karşı çıkan seslerin caz fasıllarıyla, aynı teranelerle boğulması...

Kimi, neyi, hangi kültürleri yaşatmaya çalışıyoruz? Taklit, aslını yaşatıyorsa, bağlamada caz faslının elemanları hangi "asıl"ın peşinde? Ferdî ve sosyal ilişkilerde nasıl bir yaşama tarzının kalıbına dökülüyoruz? İlimde, sanatta niye atî ile ilgili plân ve projeler az da geçmişe özlem çok?...Ve bunlar gibi sıralanacak bir çok soruya verilecek cevapta mutlaka, ama mutlaka bağlamada caz faslı gibi bir garabet içinde olan etkili ve yetkililerin sorumlulukları yatmaktadır. Bağlamada caz fasıllarına karşı çıkacak tezlerin tek amacı bu fasılların yanlış olduğunu, gülünç olduğunu ispat etmeye çalışmaktan çok bu fasıla verilecek fikrî cevapların tutarlılığının yanısıra "temel" kabul ettiği kaynak da önemlidir.

Artık caz yapacaklar bağlamayı bıraksın."Biz" olmak isteyenler bağlamada bizim sesimizi arama ve yansıtma sorumluluğunu idrâk etsinler. İki asra yaklaşan komiklik, iki asra yaklaşan "asıl"ları yaşatma halâ sürmeli mi? İlim ve sanat saraylarının sultanlığını yapan bu millet insanlarına bağlamada caz faslı yaptırmak, bu sarayların soytarısı durumuna düşürmektir. Yeniden sarayların sultanı olmanın tek çaresi bağlamada cazı bırakmakla, bırakabilmekle, Türk'ün türküsüne dönmekle başlayacaktır. Yoksa Nurettin Topçu'nun yıllar öncesinden ortaya koyduğu tespitindeki olumsuzluklar. daha da vahim bir neticeye ulaşabilir; Bizim olmayan bir vücud, bizim olmayan bir ruhun yerine geçmeye ve bizim ruhumuzu,  bize düşman bir vücudun kemirmesine izin verirsek, ruhsuz vücutlar başka "fasılları" da harekete geçirmekte geç kalmayacaklardır. Nitekim insanın tanımına "hayvan" sıfatını en önemli bir özellik olarak ekleyen bu fasılcıların, insan hayat tarzının sergilenmesinde de hayvanî ilişkileri ön plâna çıkarmakla kalmamışlardır. Aynı zamanda bu yaşama tarzını basınıyla, yayınıyla, toplum kabulleri içine sokmaya başlamışlardır. Tanpınar'ın işaret ettiği gibi; "En önemli meselemiz budur; mazi ile nerede ve nasıl bağlanacağız, hepimiz bir şuur ve benlik buhranının çocukları" durumuna düşürüldük. Bu buhrandan çıkışın ilk yolu da yine bağlamada türkümüzü çalıp, türkümüzü seslendirmekle başlayacaktır.

 

İhsan Kurt 2005 - 2007