Duyurular-Etkinlikler

Yeni Yazılarım

 

İnsan Hangi Özgürlüğe Davet Ediliyor?

İnsanın yaratılışından bu tarafa yine insan tarafından “insan” anlatılmaya, anlaşılmaya çalışılmış. Bu konuda çok şeyler konuşulmuş, yazılmış, tartışmalar yapılmış. Bu söylenen ve yazılanların çoğunluğu daha ziyade onu yani insanı gözleyenler tarafından ve gözlem yaparak düşünenler vasıtasıyla dile getirilmeye çalışılmış. Önceleri insana sadece biyolojik gözün aynasına yansıyan davranışları değerlendirerek bakılmış. Zaman biraz ilerledikçe insanın sözlerine, daha sonra davranış ve sözler arasındaki bağlantılara, uyuma, uyumsuzluğa bakılarak değerlendirmeler derinlik kazanmaya başlamış. Önce dinlerin, daha sonra bilimlerin konusu olmaya başlayan insan, hem kendisi için hem de diğerleri için hala bilinmezliklerini sürdürdüğü söylenebilir.

Bireyi tek başına inceleyen psikoloji, bireyin toplum içindeki davranışlarını inceleyen sosyal psikoloji, bireyler topluluğunu ya da bir grubu konu edinen sosyoloji gibi benzer bilim dalları hep insanı tanımaya ve tanıtmaya çalışma gayretleri, araştırmaları neticesinde doğmuştur. Felsefe ise “insanı” düşünürken ona çok farklı anlamlar yükleme, bunları tartışma içinde olmuştur.  İnsan hâlâ bilinmezliklerini sürdürmekte olduğundan nitekim bu araştırmalar devam etmektedir.

Önce somutla başlayan araştırmalar, yani insanın biyolojik ve fizyolojik varlığını tam olarak keşfetme henüz tamamlanamamış. Fakat bu arada bireyin psikolojik, ruhsal, sosyal yönleri de araştırılmaya devam etmektedir. Her iki koldan, maddi ve manevi boyutları araştırılan insanın hala bilinmezlerinin fazla olmasında en önemli etken her insanın diğerleriyle ortak yönlerinin olmasının dışında daha fazla “farklılık” göstermesinden kaynaklanmaktadır. Yani her birey “kendine özgü” bir yaratılışla donanmış, hayatında da yaşananları ve yaşadıklarını sadece süzgecinin kendine müsaade ettiği kadarını kişiliğine kazandırmış olmaktadır. Bunun için insanlar, toplumlar yine kendilerinin icat ettikleri, en azından ortak sandıkları birçok değerlere ve kavramlara hâlâ aynı anlamları yüklemediklerini, en azından davranış farklılıklarıyla ortaya koymaktadırlar.

Ama ne olursa olsun “insan” tanındıkça, keşfedildikçe bu onun lehine olduğu kadar maalesef aleyhine de sonuçlar doğurmuştur. İnsan adına ortaya çıkan her iki durumu da hemcinsi adına kullanan ise yine “insan” olmuştur. “İnsan insanın kurdudur” sözünün anlamı biraz da bu olsa gerek.

Birkaç yazının konusu olacak, bireyi ve toplumları açık veya gizli şekillerde tesiri altına alarak onları olumlu veya olumsuz olarak yönlendirebilecek, varlığı tespit edilen insanın “alan” kavramı da bunlardan biridir.

İnsanın herkes tarafından bilinen bir “fiziki alanının” dışında, gözle görülemeyen bir başka “alanı” daha vardır.  “Alan” kavramı bu işaret edilen yönleriyle tahlil edildiğinde içinde yaşanılan zamanda bireylerin ve toplumların birçok davranış, yaşama biçimlerine daha doğru olmasa da eksileri azaltılmış olarak anlamlandırılabilecektir.

Alan, önce “fiziki”, sonra “psikolojik” olarak ikiye ayrılmış olarak düşünülebilir. Ancak bunların her ikisi de kendi içerisinde sınıflandırılarak çoğaltılabilir. İşte o zaman birçok “alan” söz konusu olacaktır.

Tabii ki bunlar insanın ve insanların oluşturduğu toplumların alanları. Bu yazı içerisinde bireyin ya da grupların, toplumların maddi yer kapladığı fiziki alandan bahsetmek gibi bir yaklaşım olmayacaktır. Ancak zaman zaman bu alanlara gönderme yapılabilecektir.

Nasıl ki bir mıknatısın öncelikle fiziki bir yer kapladığı fiziki alanının yanında gözle görülmeyen ancak basit bir deneyle anlaşılan çekme ve itme kuvvetinin olduğu manyetik alanı varsa, bireylerin ve bireylerin oluşturduğu grup veya toplumların da bir “psikolojik alanı” ya da “sosyal psikolojik alanı” vardır. Bireyin ya da grupların aynı hazları aldığı, aynı şeylerle sevindiği, mutlu olduğu, dinlediği, güldüğü hemen her şey “psikolojik çekim” alanını oluşturur. Bunun tersi ise “psikolojik itme alan”ıdır. Yani nefret ettiği, hatırlamak istemediği, acı çektiği, mutlu olamadığı, hoşlanmadığı, ağladığı veya acı çektiği her şey…

Psikolojik alan, çok hızlı değişkenlikler gösterebilir, zamana ve zemine bağlı olmaksızın genişleyip daralabilir. Mesela fiziki olarak bulunduğu yerden binlerce kilometre uzaklıktaki bir durum, bir haber ya da orada daha önce yaşadığı bir hatıra hatırlandığında da bireyin davranışlarında değişiklikler oluşabilir. Örnekten de gayet iyi anlaşılacağı gibi bu durumda bireyin psikolojik alanı çok geniş olabilmektedir.

Birbiriyle karşılıklı bağımlı olan ve dinamik bir sistem oluşturan psişik süreçler yani beş duyunun dışında algılananların bütününü ifade eden psikolojik alan kavramını K.Lewin geliştirmiştir. Fakat artık gelişen ve çok hızla değişen çağımız açısından bu kavram daha zengin ve çok boyutlu olarak yorumlanabilir. Çünkü bu hızlı değişkenlikler psikolojik alanı da derinleştirebilmekte, farklı yorum ve açıklamalar getirmeye zemin hazırlamaktadır. Psikolojik alan, belirli bir anda belirli bir birey veya grup için söz konusudur ve bu birey veya grubun davranışlarını etkileyen temel dinamiktir. Psikolojik alanın, davranışı etkileme gücüne sahip olduğu tespit edildikten sonra onu “birey”in aleyhine ama kullananın lehine nasıl oluşturulabileceği de araştırılmış. Özellikle bireyleri ve kitleleri her anlamda kendileri adına yönetmek ve yönlendirmek isteyenler “psikolojik alana” el atmaya heveslenmişlerdir.

Bunun için öncelikle psikolojik alanın unsurlarından olan hayat alanı, çevre ve kişi daha iyi tanınmaya çalışılmıştır. Bireyin hayat alanını onun geçmişte yaşadıkları, hatıraları, etkilendikleri, etkiledikleri, hayalleri, davranışına yön veren her şeyin oluşturduğu görülmüştür. Çevrenin ise sadece görünen, gözlenebilen fiziki alanlardan olmadığı artık tartışma götürmemektedir. Psikolojik alanın unsurlarından olan hayat alanı ve çevre elbette bir insana, bireye, kişiye ait olduğunda ayırt edilebilir bir anlam kazanmaktadır.

İnsanın, fiziksel alanı daraltıldığında, kısıtlandığında kendini bir engel karşısında hissetmesi gayet doğaldır. Kişi, kendisiyle ilgili böyle bir durumu hemen fark eder ve buna göre de tepkisini geliştirir. Çünkü en azından davranış özgürlüğü kısıtlanmıştır.

Psikolojik ya da sosyal psikolojik alanına müdahale edildiğinde bu durumu hemen anlayamadığı gibi tepkisini geliştirmede gecikir ya da önce bir kararsızlık içine düştükten sonra kendisine sunulan sosyal psikolojik alanın içine dâhil olabilir. Yani hiç fark etmeden, kokusuz bir gaz sızıntısından zehirlenmek gibi bir şey… Çağımızda çeşitli araçlarla yapılmaya çalışılan da bu olmaktadır.

Şöyle ki; bazen her alanda olduğu gibi psikoloji bilimini de kötü amaçlarına alet etmek isteyenler işaret edilen açıklamanın farkında olduklarından, bireylerin fiziki alanlarına müdahale etmek yerine onları kendi sosyal psikolojik alanlarına çekerek amaçlarını, niyetlerini gerçekleştirmeyi daha uygun bir yol olarak görmektedirler. İşte bunun için de sıkça vurgulanan, ama daha çok fiziki olana işaret edilen özgürlükler bir elma şekeri gibi şirince sunulurken, kendilerinin hazırladıkları sosyal psikolojik alan bir kapan gibi açılmaktadır. Davetler, “saygı duymalar”, “farklılıkların zenginliği”, sözde diyalog arayışları gibi söylemlerin gerisinde önce düşünen, etkisi olduğu varsayılan bireyleri sonra toplumları ya da milletleri kendi psikolojik alanlarının içine sokmak yatmaktadır. Öyle ki bu durum coğrafi sınırların işgalinden, evini, mülkünü, yaşanan mekânları birilerinin elinden almaktan daha sinsi, daha kârlı olmaya başlamıştır. Sadece ve sadece biraz sabır yetmektedir.

Psikolojik alanların işgaliyle çağın teknolojik ve her türlü imkânlarıyla birey kıskaca alınmaya çalışılırken, sosyal psikolojik alanların giderek daraltılmasıyla da topyekûn bir baskı oluşturmanın ilerisinde saldırganların sosyal alan kazanımını artırma anlayışlarının olduğu söylenebilir.

Psikolojik alanların kısıtlanmasıyla, bireyi kendi zenginliğinden mahrum ederek, kendisiyle uğraştıran, çatışan, iç barışını yok etmeye çalışan, ufuk fakiri insanlar amaçlanmakta. Hatta “ev sahibini bastıran hırsız” anlayışı,  güya bireyin iç barışını sağlamaya, onu geri getirmeye, kendi yeti ve yeteneklerini kullanabilmesi için de görünüşte bir takım kurumlarla ya da kerameti kendinden menkul uzmanlarla yardıma hazır olduğu yaygarasını eksik etmemektedir.

Sosyal psikolojik alan kazanımı ile de, bireyleri hedeflediği toplum alanı içerisine çekmek ve bu alan içerisinde istenilen davranış kalıplarını kazandırmak değil giydirmek. Bu durum açıkça ifade edilecek olursa; oryantalizm, kültürel emperyalizm,  bir toplumu kültürsüzleştirme basamaklarından sonra sosyal psikolojik alanını da elinden almak demektir. Yani kişileri hayat alanından mahrum etmenin sinsi bir yaklaşımı... Yani totalitarizmin, diktatörlüğün ta kendisi…

Psikolojik alanları elde etmenin ya da psikolojik alansız bırakmanın cephesi, cephanesi, yöntemleri, araçları şimdiye kadar bilinen hiçbir meydan savaşında kullanılmamıştır. Sinsi yaklaşımlarının çokluğu, derinliği, yayılması bakımından da önem arz etmektedir. İşte o zaman akla bir soru geliyor; yapılan ve yapılmak istenenlerle insanımız hangi özgürlüğe davet ediliyor?

Konu bundan sonraki yazılarda hayat alanını etkileyen güçler, alanların sınırlandırılması veya işgali, sinsi gerilim alanları ya da psikolojik alanlar savaşı gibi başlıklar altında açıklanmaya ve incelenmeye çalışılacaktır.


**

 

 
İhsan Kurt 2005 - 2007