Tarihi Edebiyatın Hafızasına Kaydetmek
Edebiyat üzerine teoriler aktaracak değilim. Ancak diğer sosyal bilimlerle olduğu gibi edebiyatın tarih ile de yakın, tabir yerinde ise bazen iç içe, hatta omuz omuza bir ilişki içerisinde olduğu da söylenebilir. Bu durum birbirinin külüne muhtaç komşular misali gibidir şeklinde ifade edilirse de yerindedir. Ancak “Edebiyat Tarihi” ile tarihi, tarihi şahsiyet ve vakaları edebiyatın hafızasına bir edebiyat ürünü olarak kaydetmenin ayrı alanlar olduğunu da işaret etmek isterim.
Ortaylı’nın aktardığına göre (Tarihin İzinde.s.137) “Balkan Savaşından sonra ‘Ne olur bu Türkler bu savaştan sonra?’ demişler. Ernest Renan ‘Türkler bunu unutturmayacak bir edebi güce sahip değil. Hakikaten bunlar bunu aşabilecek, bunu bir kine çevirebilecek, bir hafızaya döndürebilecek milli bir edebiyata sahip değiller’ demiş.” Renan, bu sözünde çok haklıdır. Türkler kendilerine yapılan hiçbir şeyi “kine çevirme” gibi bir çaba içerisine girmedikleri gibi böyle bir durumu da düşünmemişlerdir. Hatta daha da ileri giderek kendilerine yapılan zulümleri, haksızlıkları affetmeyi ve unutmayı seçmişlerdir. İşte bundan dolayı edebiyat ve sanat eserlerinde bu millete yapılan zulümler bir hafıza olarak kaydedilmemişlerdir. Elbette bunun acı sonuçları, neredeyse aradan asırlar geçmesine rağmen Türk Milleti’nin kendisine çektirilmiş ve çektirilmeye de devam ettirilmektedir.
Kin tutmamak nasıl ki Türk Milleti’nin olumlu bir özelliği ise, kendi milletine yapılanları veya insanlığa katkıları edebiyatın hafızasına kaydetmemek de Türk yazarının büyük bir eksikliği olmuştur. Bu eksiklik biraz da edebiyatın gücünü ya dikkate almamak ya da önemsememekten kaynaklanmıştır. Oysa sanat, madde ve manâ planının birleşmesiyle meydana getirilen en tesirli güçlerden biridir. Edebiyata da bu güçten büyük bir pay düşer ki, buna edebiyatın gücü diyebiliriz. Edebiyat, milletlerin gelecekte ilim ve teknolojiye bakacağı gözlüğü, kendi gücü sayesinde takar. Bir milletin geçmişten geleceğe doğru köklü kenetlenme halkalarını, aynı dayanışma duygularını paylaşmasını, aynı kültür havasını teneffüs etmesini, edebi eserlerle daha sağlıklı ve sürekli bir şekilde temin etmek mümkündür. Geçmişten günümüze yazılı edebiyat ürünlerimizin, milletimiz içerisinde birlik ruhu uyandırıp daha da canlı hale getirdiklerini biliyoruz.
Sanatın tesiri, şekillendirilmesi, yönlendirmesi ve kültür taşıyıcılığı kısa zaman içerisinde fark edilmediğinden, edebiyatın gücü de sathî bir bakışla görülmeyebilir. Fakat uzun zaman dilimleri arasında, uzak ve yakın geçmişte edebiyatın gücünü fert ve toplum hayatında açık bir şekilde görebiliriz. Edebiyatın, anlamı içinde düşünüldüğünde, birleştirici, disipline edici, eğitici, kolektif şuur oluşturucu ve bu şuuru aksiyona dönüştürücü olmak gibi bir çok gücü vardır. Bu güçten tarihi hakikatleri saptırmak ya da lehlerine bir propaganda vasıtası olarak kullanmak isteyenler çok iyi yararlanırken, Türk yazarı mevcudu tespit etme adına bile eksiklikler içinde olmuş denebilir. Son yıllardaki bazı çalışmalar bu değerlendirilmenin dışında tutulabilir.
Zamanımızda 1915’leri kendi lehlerine canlı tutmaya çalışanların isyan işaretleri aslında 1890 öncesine dayanır. O yıllarda Anadolu’nun birçok yöresinde isyan girişimlerinde bulunan, bazılarında kendileri açısından başarılar da elde eden Ermeni komitecileri 1915’leri aslında çeyrek yüzyıl öncesinden hazırlamışlar ve temellerini atmışlardır. Komitecilerin bu hareketlerinin beslenmesinde Anadolu’nun birçok yöresine kurulmuş olan Amerikan Misyoner okullarının büyük payları olduğu tarihi belgelerin gösterdiği bir hakikattir. Buna rağmen gerek sözde araştırma-inceleme kitapları gerekse roman, tiyatro, sinema çalışmaları ortaya koyarak neredeyse bütün dünyayı aleyhimize çevirme girişimleri semeresini vermiş ve vermeye de devam etmektedir. Türk yazarı, sanatçısı ve yapımcısı ise hak ve hakikat cephesinde yer aldığı bir konuyu, sözde Ermeni soykırımı meselesini eserlerine taşımaktan genelde uzak kalma tercihini devam ettirmektedir. Bu durum belki Türk Milleti’nin içinden çıkan Türk yazarının, sanatçısının affetme ve büyüklük yanlarından biridir. Bu şekilde yorumlar yapılabilir. Ancak karşıda acımasızca ve çağın çok kollu saldırılarıyla karşı karşıya bulunulduğu düşünüldüğünde en azından bir savunma mekanizması, kendini koruma içgüdüsü olarak edebiyat ve sanat eserlerinde iftira konusunun gerçek boyutlarıyla işlenmesi, kayda geçirilmesi de yadırganmamalıdır.
Köklü tarihi geçmişi olmamasına rağmen ortaya konan edebiyat eserleri, yapılan filmler ile kendilerine tarih oluşturma çabası içerisinde olan ve bunda da başarılar kaydeden ülke artık dünyayı yönetme ve yönlendirme gücünü kendinde görebilmektedir. Elbette bu durumda sadece edebiyatın payının tek başına olduğu söylenemez. Fakat yine de edebiyat bir hafıza ve aynı zamanda propaganda aracı haline getirilmekle hanelerine artılar yazılabilmektedir.
Tarihimizi sorgulama meraklıları en azından işaret ettiğimiz durumu hafızalarının bir kenarına not etmelidirler. Elbette edebiyatçılarımız da eserlerine…
Tarihimizi sözde sorgularken, kendimizi başkalarının yargılamasına fırsat verme tuzağına düşürülüyoruz. Ya da çarpık ve çarpıtılmış yaklaşımların gözlüğü ile bakma gafletini gösteriyoruz. Evet “tarihimizle yüzleşelim”, “tarihimizi sorgulayalım” ama içindeki tuzaklara dikkat ederek. Bize sunulan dayatmaları fark ederek…
***
Milli Hassasiyet İhtiyacı
Maslow adındaki psikolog insanın ihtiyaçlar hiyerarşisini; 1. Fizyolojik ihtiyaçlar, 2. Güvenlik ihtiyaçları, 3. Ait olma ihtiyacı 4. Sevgi, sevecenlik ihtiyacı, 5. Saygınlık ihtiyacı 6. Kendini gerçekleştirme ihtiyacı şeklinde sıralar. Maslow’un teorisi, insanların belirli kategorilerdeki ihtiyaçlarını karşılamalarıyla, kendi içlerinde bir hiyerarşi oluşturan daha 'üst ihtiyaçları tatmin etme arayışına girdiklerini ve bireyin kişilik gelişiminin, o an için baskın olan ihtiyaç kategorisinin niteliği tarafından belirlendiğini söz konusu etmektedir. Maslow'un kişilik kategorileri kendi aralarında bir dizilim oluştururlar ve her ihtiyaç kategorisine bir kişilik gelişme düzeyi karşılık gelir. Birey, bir kategorideki ihtiyaçları tam olarak gideremeden bir üst düzeydeki ihtiyaç kategorisine, dolayısıyla kişilik gelişme düzeyine geçemez. Bu teori belki bazı durumlara, kültürlere göre tartışılabilir ama bize de bazı düşünce açılımları da sunar. Milli hassasiyet ihtiyacı olmadan her anlamda gerekli gelişim, kalkınma, ilerleme ve korunma düzeylerine erişilemeyeceği gibi…
Nasıl ki bu ihtiyaçlar, bazen bireylere göre sırası değişebileceği ifade edilse de kişilik gelişiminde önemli yer tutarsa milletler için de milli hassasiyet ihtiyaçlar hiyerarşisinde, var olma ve varlığını sürdürmede ön sırada yer alır. Bir insanın kendini koruma güdüsü için gösterdiği davranışlar ne kadar doğal ise, toplumun milli hassasiyet gibi bir tavır geliştirmesi de bu paralelde olduğu söylenebilir. Kişinin ihtiyaçlarını hak ve hukuk yolundan sağlıklı olarak yerine getirmesi ne kadar doğal karşılanıyorsa, milletlerin milli hassasiyet hasretini hiçbir hastalıklı yola sapmadan sürdürmesi de o kadar tabii olması gerekir. Yalnız bu hasrete ne Sadisizim, ne narsisizm ne de saldırganlık duyguları eşlik etmemelidir. Bunların yoğunlaştığı bir milli hassasiyet hasreti önce bu hasreti duyanların kendisine daha sonra da diğer milletlere zararlar verme boyutuna doğru tırmanabilir. İnsan ve insanların meydana getirdiği bazı toplumlardaki hassasiyet çarpıklıkları da neticede Faşizm gibi, Komünizm gibi kangren bir yapıya sürükleyebilir.
Bir insan düşününüz ki sağlığına, barınmasına, ihtiyaçlarına vs. önem vermemiş olsun… Bir insan düşününüz ki muhtaçlığı, hep muhtaç olmayı sıradan bir yaşama biçimi saysın… Bir insan düşününüz ki vb… Böyle bir insan kendine olan özsaygısını geliştiremeyeceği gibi başkalarına da saygılı ve hakça davranması beklenemez. Başkalarını olduğu gibi kabul etmesi ise hiç beklenemez.
Böyle bir kişi ancak öz saygısını, öz varlığını yitirdiğinde yani psikososyal bir rahatsızlığa uğradığında gözlemlenebilir. Yani her normal insan kendi varlığının, bütünlüğünün yanında hayatının devamına da dikkat eder. İşte her normal ve sağlıklı bir insanın kendi hayatının mutlu bir şekilde olması için çaba göstermesi ne demekse, özellikle üzerinde yaşadığı ülkesinin değerlerinin geliştirilmesinde ve korunmasında bir milli hassasiyet göstermesi de o demektir. Yok eğer böyle bir göstergeyi yitirmiş ya da çeşitli sudan bahanelerle bu duygudan soyutlandırılmışsa insan bağımsızlığından, özgürlüğünden değil ancak bir “güdülme”, “sürü” psikozundan bahsedilebilir. Zamanında önlem alınmaz ise bu psikoz durumu sosyal bir vaka olarak kötü huylu bir ur gibi bütün toplum katmanlarına yayılabilir. İşte o zaman kendi özsaygısını yitirerek kendini yokumsayan birey gibi böyle bir toplum da kendi değerlerinin aşındırılması, haritada ülke bütünlüğünün parçalanması hatta silinmesi ilanlarını da yapabilir. Mesela önce kiralık yaklaşımlar ardından satma ve satılık yaklaşımları da getirebilir. Yani bu durumdan ancak milli hassasiyet düşmanları yararlanma fırsatları çıkarır.
Bir insan düşününüz ki arzu ettiği halde ne paraya, ne sağlığa ne de mutluluğa ulaşamamış. Ancak bunları elde etmiş olduğu bir zamanların hasreti ile yanıp tutuşmakta… O “bir zamanların” hayali ile beslenmekte. Fakat bu duruma ulaşmayı bırakınız ona ulaşmak için de hiç bir çaba göstermemekte… Böyle bir insan sadece ve sadece hasretle kaybettiklerine ulaşabilir mi? Ya da benzer bir toplum elinde var olanlara gereken hassasiyeti göstermeden elinden düşürdüğünde, kayıp gittiğinde ah vah hasreti bir çare olabilir mi? Tarihteki altın sayfaların hayalleri ile, hasreti ile avunmanın hiçbir zaman “milli hassasiyet” olamayacağını daha ne zamana kadar anlayamayacağız?
Milli hassasiyet, var olan değerleri dayanak yaparak hep ileriye yönelik değerler bütünü üretme çabasıdır ki bu durum toplum hayatının bütün alanlarında kendini göstermesi gerekir. Önce insan ilişkilerinde, bilimde, sanatta, siyasette üretme faaliyetleri süreklilik gösterme tabiliğinin sürecine girmelidir.
Bir başka açıdan bakıldığında da işaret etmeye çalıştığımız hasretin çeşitli vesilelerle planlı ve kasıtlı olarak aşındırılmaya çalışıldığı da görülmektedir. Buna milli refleksi yok etme diyenler de var. Hatta bu tür olumsuz çabaların tarihte var olduğu, zamanımızda da devam ettirildiği, ileride de sürdürüleceği söylenebilir… Milletler, ideolojiler ve düşünceler arasında mücadele sürdüğü sürece de devam edecektir… Böyle bir hasrete önce şüpheyle bakılmasına, gereksizliğine inandırmaya çalışma propagandaları yapmak, ardından da bunun “çağdışı”, “dışlayıcı” hatta diğer insanları, milletleri aşağılayıcı olduğu saldırılarını gündemde tutma görülebilmektedir. Değerler anarşisi yaratmada da etkili olan bu ve benzeri yaklaşımların gerisinde aslında sözde “kardeşlik”, “dostluk”, “barış” ve “hümanizma” maskeli değersizliği ve ölçütsüzlüğü pompalayarak kuralsızlığı “kural” haline getirmeyi amaçlayan, insanı hayvandan da aşağı derekeye sürükleyen bir akım psikozu yatmaktadır. Ya da gelecekteki hastalıklı hazırlıklarına zemin hazırlama olduğu da söylenebilir. Mesela üç beş yıl önceden ülke adına ya da insanlık adına işaret edilen gerçeklere “paranoya” yakıştırması yapanların bazı hesaplar içinde oldukları bu süre geçtikten sonra gayet net olarak anlaşılmaktadır.
Bu toplumsal ihtiyaca bilinçaltı kapalı ya da açık saldırılar küçük ve etkisiz kesimlerden gelmesi pek fazla dikkate alınacak bir husus değildir. Ancak muktedir ve güç başı ya da başları tarafından yapılırsa mesele büyük tehlike arz eder. Tarih bunun çok belirgin örnekleriyle doludur.
Milli hassasiyet göstermeye karşı yılgınlıklar başladığında yıkımlar da başlar. Hem de toplumun her kesiminde, her katmanında, her alanında yayılarak… Yıkımlar ağır ağır ama çok yönlüdür. Bulaşıcı olmasının ötesinde sindirici ve pısırıklaştırıcıdır da. O ekonomik krizler gibi kısa vadelerde hissettirmez kendini… Yavaş yavaş ama giderek artan kollarla yayılarak bir kültürel kriz ortaya çıkar ki artık bu milleti tanımak da zorlaşabilir. Allah korusun bu milletten bahsetmek de… “Kültürel kriz” yani yaşama biçimlerinin bütün cephelerini kapsayan bir kriz… Adaletin dumura uğraması, uğratılması, güvensizlik, doğrunun eğrinin karışması ve karıştırılması, yaşama alanlarının bütününde az veya çok bir keşmekeşlik, umutsuzluk, gayesizlik, mücadelesizlik zayıflığının tersine bu olumsuzluklarla mücadele edenlere karşı koyma da milli hassasiyet çökkünlüğünün başlıca belirtilerindendir. Açıkçası hassasiyetsizliğin toplumun birçok alanında haysiyetsizliği doğurması da kaçınılmaz sonuçların ortaya çıkmasına sebep olacaktır, olmaktadır.
Bu konuyu zaman zaman daha açıklayıcı örneklerle işlemeye çalışacağız.
**
Unutmak ve Affetmek
Süleyman Nazif, “Soyuna, vatanına, tarihine ihanet etmiş olan insanların hiçbirini unutma Türkoğlu!
Unutma ve affetme!...” der Batarya İle Ateş’te. Galiba bizim başımıza neler gelmekte ise hep bu unutuşumuzdan ve affedişimizden gelmekte.
1890 yılında Kumkapı Ermeni Kilisesi’nin baskınını düzenledi.
Osmanlı Devletine başkaldırı’nın simgesi olarak Tuğra parçaladı.
Eylemlerde Murat, Şeyh Murat, Agop kimliklerini de kullandı.
Ermeni Patrikhanesini basarak Cağaloğlu üzerinden Osmanlı Hükümeti’nin görev yaptığı Babıâli’ye baskın düzenleyip, ihtilal yapmak istedi.
26 Ağustos 1896 günü İstanbul’da Osmanlı Bankası binasını işgal ederek Avrupa’nın dikkatlerini üzerlerine çekmek istedi.
1894 yılı yaz aylarında “Şeyh Murat” kimliği ile Kürtleri yönetime isyan ettirmek amacıyla Diyarbakır Siirt arasındaki Sason Dağlarında bir isyanı örgütledi. Yakalandı ve Bitlis’te idama mahkûm oldu. İngiliz, Amerika, Fransız ve Rusların baskısıyla affedildi. Yıl 1907.
2. Meşrutiyet’in ilanının ardından 1909 yılında Adana Kozan’dan Osmanlı Meclisi’ne Mebus seçildi.
1.Dünya Savaşı’nın çıkışı ile “Öğdünlü Murat” kod adını kullanarak Sivas’a geldi. 30 bini aşkın Anadolu Ermenisi’nin Rus Ordusuna katılmasını sağladı.
Şubat 1918’de Rus Ordusu Kafkasya’ya çekilirken boşaltılan yerlerde yaşayan Türklerin topluca öldürülmesi emrini verdi. Erzincan’ın yakılması, Bayburt ve Erzurum’un harabeye dönmesi, köylerde ve mezralarda 500.000 Türk’ün hunharca öldürülmesi olayını gerçekleştirdi.
Yaptıklarının sadece birkaçını sıraladığım kişi Osmanlı vatandaşı Hamparsum Boyacıyan’dır…
Elbette konu bir örnekle bitmiyor. Hamparsum’a benzer bir örnek daha var. Ki o da Karabet Tomayan’dır.
Tomayan önceleri Merzifon Amerikan Koleji’nde sözde öğretmen olarak görev yaparken 1890-1895 yıllarında Merzifon merkezli Yozgat, Kayseri, Sivas Ermeni ayaklanmalarını örgütleyen Hınçak örgütünün başkanıdır.
Tomayan öncelikle Merzifon Amerikan Koleji’ni “Fesat Yuvası” haline getirmekte başarılı olmuştur.
Orta Anadolu’da isyanların fikri temellerini atmakla kalmamış, geleceğe yönelik eylem yapacak örgüt elemanları yetişmesini de gerçekleştirmiştir.
Anadolu’da gerek Türk gerekse komiteye katılmayan Ermenilerin öldürülmesinde doğrudan veya dolaylı parmağı olduğu tespit edildikten sonra yakalanan Tomayan Ankara mahkemelerinde yargılanmış ve Hamparsum gibi idama mahkûm edilmiştir.
Neticede Tomayan da affedilerek yurt dışına gönderilmiş, yani affedilmiştir. Yurt dışında da rahat durmamış, devamlı olarak Anadolu’da Ermeni isyanlarını desteklemeyi sürdürmüştür.
Sonra Hamparsum gibi, sanki hiçbir şey olmamışçasına yurda dönmüş, İkinci Meşrutiyet’ten sonra ikinci dönemde Kayseri Mebusu olarak meclise girmiştir.
Kinlerini programlayıp projelendirenler aynı ideallerini şimdi de “sözde soykırımı” iddiasıyla sürdürmeye çalışmaktadırlar… Bizler ise ne 1890’larda ne de 1915’lerde Ermeni çetecilerin hunharca yaptıklarına karşılık onlara milletvekilliği verildiği ne gündeme getiriliyor, ne gündemde tutuluyor? Hep affettiğimiz dile getirilmiyor. Konu ile ilgili tarihi belgelerden onlarca örnek vermek mümkün.
Yüzyıllık bir geçmişin saptırılarak üzerimizde baskı unsuru olarak hala kullanılmasını çok iyi sorgulamamız gerekmiyor mu? Şimdi yaşadıklarımızın sebebi biraz da unutma ve unutturulmanın yanında hep ama hep affetmeye dayanmıyor mu?
Ayrıca sizlere bu durum zamanımız ve zamanımızda yaşanan bazı olaylar açısından da bir şeyler çağrıştırıyor mu? Eğer “yok bir şey çağrıştırmıyor” diyorsanız… Heyhat! Yine unutma hastalığını yaşıyoruz demektir.
***
Not: Her iki Ermeni çetecinin yaptıkları “Kahrolsun Böyle Adalet-Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey-“ ve “Fesat Yuvası” adlarındaki ‘belge-roman’ niteliğindeki kitaplarımda geniş olarak anlatılmaya çalışılmıştır.
***
İşte katliama uğradık diyenlerin içyüzü!
Şüphesiz neredeyse 1880’lerden zamanımıza değin bir süreyi içine alan Ermeni olayları ile ilgili birçok yabancı bilim adamı, gazeteci, tarihçi ve yazarın belgelere dayanan eserleri mevcuttur. Bunları taraflı, tarafsız hiç kimse inkâr edemez. Bu eserlerden bir kısmı tamamen bu probleme ayrılmışken bazıları da eserlerinin değişik sayfalarında konuya doğrudan önemli açıklamalar getirmişlerdir. İşte Stephan Lauzan’ın eseri de bunlardan biridir.
Savaş muhabiri bir Fransız. Osmanlı’nın yıkılışının büyük çatırtıları geldiği 1912 yıllarında İstanbul’a gelmiş. Orijinal adı “Hastanın Başucunda Kırk Gün Kırk Gece” olan ve Türkçeye Seyfettin Ünlü tarafından “Osmanlı’nın Bozgun Yılları” olarak çevrilmiş olan eseri yakın tarihimiz açısından önem arz etmektedir. Bu yazımda eserin asıl muhtevasını oluşturan Osmanlı topraklarının kayboluşundan, İstanbul’daki azınlıkların ülkelerine ihanetlerinden bahsetmeyeceğim. Özellikle son yıllarda gündemimizi ve dolaylı olarak dünya gündemini meşgul eden “sözde Ermeni soykırımı” meselesine S.Lauzan’ın bazı açıklamalar getiren, mesajlar veren tespitlerine ve anlatımlarına yer vermek istiyorum.
Önce yazarın bu eserini okuyanların dikkatlerini çektiğini sandığım bir alıntıyı 102.sayfa ve devamından aktarmak istiyorum:
“1895 yılında Ermeni çatışması sırasında Sivas’ta Fransız Konsolosunun eşi Madam Karlö’nün yazdığı bir sayfa belleklerdedir. Bir gün çatışma çıkar ve Konsolos eline bir silah alır. Bir silah da eşi alır. Her ikisi de evlerinin üst katına çıkarlar. Fransız bayrağını yarıya kadar çekerler. Ne kadar Hıristiyan, ne kadar Ermeni varsa konsolosluğa sığınır. Üç ay gerçek bir kuşatmaya dayanırlar. Konsolos sabah akşam bulunduğu binanın damına çıkar nöbet tutar. Üç ay kadar yapılan kuşatmaya dayanırlar. Bir gece bakarlar ki Sivas’ın evleri yanmaktadır. Yangın ve yağmacılık bir aradadır. O zaman Madam Karlö giyinip dışarı çıkar ve mahsur kalanları eve getirir. Yangını kontrol altına almak için araçlar temin eder. İşte bu sayfa örnek olarak verilebilir… Madam bu davranışından dolayı Leigon de Honore nişanı alır. Bir nişan hiçbir zaman bundan daha büyük bir kahramanlığın ödülü olamaz. Fakat bu sayfada gizlenen, saklı tutulan bir taraf var. Onu yazayım. Bu yazacaklarım durumu değiştirecek değil ama olayların asıl içyüzünü açıklar. Fransız Konsolos evin çatısına çıkıp mevzilendiği zaman bir anda kulağının yanından bir kurşunun vızıldayıp geçtiğini hisseder. Bir de dönüp arkasına baktığında görür ki biri silahını kendisine yöneltmiş durmaktadır. Ateş edeni fark eder. Bu bir ermenidir. Hâlbuki bay konsolos bu Ermeniyi daha dün ölümden kurtarmıştır. Üç gündür de elçilikte yedirip içirmektedir. Hemen adamın üstüne yürür.
-Alçak herif ben sana iyilik ettim yapacağın bu mudur? Hayatımı tehlikeye attım seni ve arkadaşlarını savundum. Bana bunu mu yapacaktın?
Ermeni kendini Konsolosun önüne atar:
-Bayım Affedin. Evet, ben sizi öldürmek istedim. Çünkü düşündüm ki, Fransız konsolosunun katledildiği haber alınınca Fransa buraya asker gönderir ve böylece burada Osmanlı hâkimiyeti ortadan kalkar.”
Kitabında bu olayı aktaran Stephan Lauzan olayın sonunu aynen şu cümlelerle tamamlar: “İşte katliama uğradık diyenlerin içyüzü, işte gerçek tablo…”
Aslında bu örnekten anlaşıldığı gibi yapılmak istenen gerçekleştirilememiş ve işaret edilen sinsi amaca da ulaşılamamıştır. Ancak benzer oyunlar ve iftiralar başka yerlerde ve olaylarda sahneye konmuş ve istenilen amaca da çoğunda ulaşılmıştır. Mesela neredeyse aynı yıllara rastlayan dönemlerde Merzifon Amerikan Koleji’nin öğretmenlerinden Tomayan’ın Kızlar Okulunu yaktırma girişimleri Avrupa, Amerika ve İngiltere’de çok büyük tepkilere sebep olmuştur. Hükümetten tazminat koparılmıştır. Bu yapılan iftirayı bahane eden ülkeler Osmanlı üzerinde çeşitli şekillerde baskılar kurmaya da çalışmışlardır.
S.Lauzan, 1912 yılında Ermenilerin Avrupalıların daha çok dikkatlerini çekmek için birçok terör hareketlerine başvurduklarını da örneklerle işaret etmektedir. Mesela Ermeni çetecilerinin demiryolu güzergâhlarına, yabancıların posta merkezlerine bombalar attıklarından bahsetmektedir. Ayrıca bu konuda hazırlanmış olan raporlardan da yer ve tarih işaret ederek örnekler de vermektedir. Hatta okuduğu raporlardan hayrete düşen S.Lauzan “Bunları okuyunca kendi kendime sakın geçmişteki olaylar hakkında pek kötü bir şekilde aldatılmış olmayayım” diye bir soru sormaktan da kurtulamaz.
Zamanımızda asıl mesele de yazarın kendine sormuş olduğu bu soruda yatmaktadır. Bir savaş muhabiri olan Stephan Lauzan’ın bu sorusunu kendilerine sorma konumunda olan o kadar çok aydın (!), sözde soykırım tasarıları kabul eden o kadar çok ülke var ki… “Sakın bunlar geçmişteki olaylar hakkında pek kötü bir şekilde aldatılmış olmasınlar?”
İlgili konuda S.Lauzan gibi kendinden olan şahitlere bile kulak tıkayanlara aslında çok şeyler söylenebileceğini biliyoruz. Fakat bu tür davranış sergileyenlerin maksatlı olduklarını, bilinçaltında başka hesaplar peşinde olduklarını da biliyoruz. Aslında işin ilginci bunların hesaplarını fark etmediğimizi sanmalarında yatmakta…
***
GENÇLİĞİN EĞİTİMİ ÜZERİNE BİR SORGULAMA DENEMESİ
Öncelikle ve açıkça ifade etmek gerekir ki, insan hayatında eğitim bir bütündür. “Beşikten mezara kadar” anlayışı da bu bütünlüğü dosdoğru işaret etmektedir. Ancak insanın yaş dönemi özelliklerinden kaynaklanan farklılılardan dolayı, eğitimin de; çocukluk-gençlik-yetişkinlik gibi dönemlere ayrılarak incelenmesi ihtiyacını ortaya çıkarmıştır.
Gençlik dönemi, sadece çocukluk ile yetişkinlik arasında bir geçiş dönemi değildir. Çünkü gençlik, kendi öz değerlerine sahip hayatın belirli bir devresi durumundadır. Yani gençliğin psiko-sosyal özellikleri hayatın bu dönemini de bir anlamda özelleştirir olmuştur. Bunun için “gençlik” kavramı “şudur”, “budur” tatrışmasına girmeyeceğim. 1-2 yaş farkla, genellikle 15-24 yaş dilimi arasındakiler “genç” olarak kabul edilmektedir. “Eğitim” ise; insanın doğuştan getirdiği ve sonradan kazandığı yeteneklerinin geliştirilmesiyle uyumlu “kişilik” kazandırmak, bu kişiliğini olumlu yönde kullanmasını bilen ve bunu davranış haline dönüştürebilen faaliyetler bütünüdür. Eski ifadede eğitim “terbiye” kavramı ile karşılanmıştır. Bunun için her zaman “terbiyeli insan” onaylanırken, “terbiyesiz insan” hiçbir zaman kabul görmemiştir..
Diğer yaş dönemlerinde olduğu gibi, gençlik döneminde de eğitim belirgin şekilde öne çıkmaktadır. Çünkü gençliğin eğitimindeki ve dolayısıyla mesleklerindeki başarısızlık, bunların ortaya çıkardığı diğer sosyal ve ekonomik problemler, sadece bir kuşağın değil, bütün nesillerin problemlerine dönüşmektedir. Bu durum da toplumların geleceğini doğrudan etkilemektedir. Gençlik eğitiminin önemini kendi felsefesi doğrultusunda çok iyi anlayan Birleşmiş Milletler 1985 yılını “Dünya Gençlik Yılı” ilan ederek çalışmalarını hızlandırmıştır. Haklarını iade etmek gerekir ki (!) bizde de yıllardır “gençlik ve eğitimi” konularında araştırmalar yapılmakta, yazılıp çizilmektedir.
Sosyal yapımızın birçok alanında olduğu gibi, gençliğin eğitimi konusu da sadece güzel sloganlar ve güzel sözler içine hapsedilme noktasında kalmaktadır. 19 Mayıs’larda söylenen sözler icraata geçmemektedir.
Gençliğin eğitimi; Gençliğin özellikleri, Amaçlar, Değerler (Dinî, kültürel vb), Gelişimler, Eğitimin bütünlüğü içerisinde sorgulandığında çok kısa olarak ancak şunlar söylenebilir:
Gençliğin gelişiminde fizikî, sosyal ve psikolojik problemler, insanın gelişiminin diğer dönemlerine oranla daha etkili ve şekillendiricidir. Gençliği anlamayan, anlayamayan veya anlamak istemeyen eğitimciler (ana-babalar) ve eğitim uygulamaları geleceğe nasıl bir nesil bırakabileceklerini sorgulamalıdırlar. Gençliğe yönelik eğitim politikaları ülkenin ihtiyaçları dikkate alınarak belirlenmeli ki, ziraat ve benzeri fakültelerde olduğu gibi “ben mezun ettim ne yaparsa yapsın” anlayışı bir daha gelişmesin. Eğitimin nihaî hedefi olan “olumlu davranış kazandırma”da hep eksiklikler devam etmektedir. Diğer eğitim alanlarında ve dolayısıyla gençliğin eğitiminde niçin böyle olduğu politize kafalardan arınarak sorgulanmalıdır. Gençliğin eğitimini dikkate alacak program ve uygulamalar; gençliğin özelliklerini tanıyıcı ve dikkate alıcı; yeni problemler oluşturmayan ve ancak var olan problemlerini çözücü; kendisiyle ve toplumla barış içinde, bireysel, ekonomik, sosyal ve kültürel doğrultuda zenginleştirici yapıya sahip olmalıdır. Kelimenin anlam zenginliği içerisinde “adam” yetiştirmeyi hedeflemelidir.
Özellikle eğitimle uzaktan-yakından ilgilenenlerin çok iyi bileceği gibi, Türk Millî Eğitimi’nin amaçları kusursuz olmasa da güzel belirlenmiştir. O genel amaçlar ki; millî, ahlâkî, insanî, manevî ve kültürel değerlerin benimsenip, korunmasından ve geliştirilmesinden bahseder. Ailesini, vatanını, milletini sevmesinden, insan haklarına saygı gösterilmesinden bahseder. Aynı amaçlar içinde; beden, zihin, ahlâk, ruh ve duygu bakımlarından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş bir kişiliğe ve karaktere sahip kişiler yetiştirmekten de bahseder.
Eğitime başlayan ya da başlatılan insan bir “girdi” olarak düşünüldüğünde, bu sistemden “çıktı”ğında en azından genel amaçların birçoğunu kişiliğinde davranış haline getirmiş biri olması gerekmez mi? Yani çocuk, genç veya yetişkin eğitim kurumlarımızdan diploma aldığında;
-Millî, ahlâkî, insanî, manevî ve kültürel değerleri benimseyen, koruyan ve geliştiren davranışlar gösterir,
-Ailesini, vatanını sever, insan haklarına saygı gösterir,
-Beden, zihin, ahlâk ve duygu bakımlarından dengeli olur,
-Sağlıklı bir kişiliğe ve karaktere sahip kişiler olur, şeklinde rahatça diyebiliyor muyuz?
Sanırım vereceğim bir-iki örnek düşündürücü olacaktır:
Sayısı 200’ün üzerinde olan genç öğretmen adaylarından tam 140’ı bir soruya karşılık “öğretmenliğimde zor durumda kaldığımda hırsızlık yaparım” cevabını vermişti. Bu cevaplar karşısında günlerce düşünmüştüm... Bir başka örnek de “Türk Tarihi ve Kültürü” dersinde bir meslektaşımın fakültenin ikinci sınıfında gençlere sorduğu bazı sorulara karşılık sınıfın çoğundan şu cevapları almıştır:
Soru: Atatürk’ün hayatı ve faaliyetleriyle ilgili olarak okumuş olduğunuz kitaplardan üçünün künyesini aşağı yazınız.
Cevap:1- ??????????
2- ??????????
3- ??????????
Soru: Sovyetler Birliğinin çözülmesiyle oluşan Türk Cumhuriyetleri içinde yüzölçüm itibariyle en büyük olan hangisi?
Cevap: Arnavutluk
Soru: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin ilk cumhurbaşkanı kimdir?
Cevap: Gorbaçov
Soru: Balkan Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı yıllarında ve sonrasında balkanlarda hangi Türk devletleri kurulmuş idi?
Cevap: Yunanistan, Romanya, Bulgaristan. Aynı soruya; Bosna-Hersek, Yugoslavya, Makedonya veya Çekoslovakya, Bulgaristan, Romanya diye yazanlar da var.
Örnekler o kadar çok ki, bu yazı içerisinde hepsini vermem mümkün değil. Yorum siz değerli okuyucuların.
Herhalde “genel amaçlar”dan sapmadan; millî, ahlâkî, insanî, manevî ve kültürel değerler in benimsetilmesi konularının davranış haline getirilmesinde, somut olarak ve devamlılık arzeden dersten, derslerden veya herhangi bir uygulamadan bahsedebilmek biraz zordur. Çok değerli öğretmenlerimizin şahsî gayretleri de yeterli gelmemektedir. Eğer buna olumlu cevap verebilecek olsaydık, işaret edilen değerleri benimsemesinin ötesinde bu milletin değerlerine “düşman” olan kişi veya gençlerin eğitim sisteminden çıkmaması gerekirdi. Hattâ ve maalesef bu değerlerin adının geçtiği yerlerde yadırganmaların yoğunlaşması, bunlara bulaşıcı hastalıklar gibi bakılması “düşündürücü” olmayı aşmış bir sorgulanmayı da davet etmektedir.
Mesela kültürel değerler ve dolayısıyla eğitimin içerisinde önemli bir yeri olan lisan, hiçbir kimse tarafından dışlanamaz. Bundan dolayı da Türk Millî Eğitimi’nin amaçlarında haklı olarak Türkçe’nin önemi ve öğretimi vurgulanmıştır. Ama sadece vurgulanmakla kaldığı ortadadır. Çünkü yüksek öğrenime devam eden veya buralardan mezun olmuş gençlerin konuşmaları maalesef içler acısıdır. Gençliğin din eğitimimin yanısıra dil eğitiminin üzerinde de hassasiyetle durulmalıdır. Çünkü Lisan, ferdi olduğu kadar fertlerin oluşturduğu toplumun her kesimini ve aynı zamanda bütün normlarını; dinini, kültürünü, insan ilişkilerini, yaşama biçimlerini en tesirli şekilde etkileyen bir faktördür.
Elbette temel eğitimde görev yaptığım dönemlerde, özellikle okuma yazma öğretiminden başlayarak lisana gerekli önemi verdiğimi hatırlıyorum. Ancak üniversiteye hoca olarak başladığım yıllardan itibaren Türk diline olan hassasiyetimin daha da arttığını sanıyorum. Öyle ki, bir çok engellerden geçerek üniversiteye giren çoğu öğrencimizin malesef Türkçe’den yetersiz olduklarını görüyoruz. Bir problemini birkaç cümle ile sözlü olarak anlatmada zorluk çeken bazı gençleri gözlemlemek hiç de hoş olmuyor. Hasbelkader yıllardır yazmaya ve yazarken öğrenmeye çalışan biri olarak bu durumdan üzüntü duymamak mümkün değil. Çünkü dil-düşünce bağıntısını, dil-eğitim bağıntısını ve dolayısıyle dil-bilim bağıntısını önemsemeyerek zengin gelişmelere yaklaşılamayacağı çok iyi bilinmektedir. Özellikle diğer disiplinleri de doğrudan etkileyen eğitim bilimi, dil gerçeğinden hiç mi hiç ayrı tutulamaz. Kendini anlatamayan, ifade edemeyen gençlik hangi fikrin savunucusu olursa olsun anlaşılamayacaktır.
İnsan koklarken, tadarken, dokunurken, işitirken, görürken aynı zamanda nesnelere anlam vermiş olur. Yani insan, duyular yolu ile aldıklarını zihninde sınıflar, sıralar ve sonunda anlamlandırır. Ancak bu anlamlandırmanın dış dünyaya sağlıklı, doğru ve zengin bir şekilde yansıtılabilmesi için insanın kelime ve kavramlara ihtiyacı vardır. Kelime ve kavram yetersizliğinin bulunduğu yerde, yeterince anlatabilme zorluğunun yanısıra, iletişimsizlik veya yanlış anlaşılma, fikir üretebilme eksikliği de görülecektir. Bu gerçeği yoğun olarak yaşayan toplumlardan da fikir, düşünce ve bilim adamları beklemenin ne kadar doğru olacağı aşikârdır.
Öğretim yaparken, eğitim verme çabası içerisinde biri olarak zaman zaman Türk Millî Eğitiminin ‘genel amaçları’ doğrultusunda temel kaynaklardan kısa örnekler vemeye çalışıyor, kaynakların tamamının okunması gerektiğine dikkat çektiğimde, aldığım cevaplar çok düşündürücü oluyor; “dilini pek anlamıyoruz hocam!”. Son yıllardaki adıyla Söylev olan ‘Nutuk’u okuyup okumadıklarını sorduğumda yine aynı olumsuz cevaplar geliyor. İşte o zaman bir soru da şahsımda oluşuyor. Başta şahsım olmak üzere, bütün yetkili, etkili, kısaca sorumlu olan herkese çok ciddi olarak soruyorum; Cumhuriyet’in Kurucusu’nun dilini anlamayan nesiller yetiştiren eğitim sisteminin veya uygulamalarının en az bu boyutta sorgulanması gerekmez mi?
Gerçek, kelimenin tam anlamıyla “acı” da olsa durumun işaret edilen şekilde olduğunu göstermektedir. Vehameti herkes bilmekte, ancak “fark edilme” durumundan rahatsızlık duyulacağından, sosyal bastırma mekanizması denilebilecek bir yola gidildiği görülmektedir. Bu yol sağlıklı sosyal gelişimin göstergesi olamayacaktır. Nasıl ki sağlığı bozulmuş herhangi bir insanın bunu inkâr ederek sağlığa kavuşması mümkün olmadığı gibi, sosyal yapılarında rahatsızlıklar olan toplumun da bunu yok sayarak sosyal huzur ve gelişimi sağlaması da gerçekleşmeyecektir. Gerçek anlamda toplumdan, insanlıktan yana olanlar sağlıksızlığın üzerini örtenler değil, bunu işaret edip tedavisine yardımcı olanlardır. Problemlerin üzerini örtmek kadar, bunların sadece kaşınarak çoğalmasına yönelmek de “olumsuzluğa” destek vermekten başka bir şey değildir. İşte bu noktada sosyal problemlere yaklaşımların niyet, tavır ve tutumları hassasiyetle incelenip değerlendirilmelidir. Eğitimde lisan problemi de bu çerçeve içinde düşünülerek değerlendirilmeye çalışıldığında “öz eleştiri”den ziyade bir “öz sorgulamanın” dürüstçe yapılması gerekir. Bunu eğitimin her alanındaki uygulayıcıların, etkili ve yetkililerin, uzmanların yanısıra, sorumluluk duyan her vatandaşın yapması gerekir. Özellikle “eğitim” adına, “kültür” adına, “tarihî kökler” adına, “millî eğitim” adına “söylevler” verenler, eğitimde ve eğitim dilinde sorgulamayı, politik mülahazalar üstünde görev bilerek yapma sorumluluğundadırlar. Yoksa! Yoksası yok bu işin. “Bizim oğlan ‘bina’ okur, döner döner gene okur” sözünü daha çok dilimize dolarız.
Elbette ki değişimler gelişimi desteklediği sürece gerekli olacaktır. Ancak bunun bir yap-boz oyununa dönüşmesi hiçbir zaman kabul görmeyecektir. Lisanda olduğu gibi, eğitim programları, uygulamaları ve benzeri alanlardaki sık sık değişmeler, ya da eskinin tekrar getirilmesi veya bizde zamanında varken kaldırılıp, başka ülkelerden benzerinin daha kötü şekilde alınıp uygulamaya çalışılması gibi durumlar bazen bir psikolojik gerçeği de çağrıştırmıyor değil: Hemen hemen bütün psikologların birleştikleri bir nokta vardır; birey, her gelişim dönemi ödevlerini yerine getirerek gelişirse, daha sağlıklı bir gelişimden bahsedilebilir. Mesela çocukluk dönemi gelişim ödevlerinin en azından bir kısmını yerine getirmeden ileri yaşlara gelen insanlarda çocukluk dönemi özlemleri veya takıntıları söz konusu olabilmektedir. Aceba eğitimin her alanındaki sık sık boz-yap davranışının yapılmasının gerisinde çocukluk dönemi gelişim ödevlerinden oyun oynamanın ihmali mi yatmaktadır, diye de düşünüyorum.
Gençliğe sadece bilgi depolamak, bilgilerle yüklemek, değerleri davranış haline getirmede ne derecede yeterli olabiliyor? “Adam” olmada bilgi hiçbir zaman dışlanamayacağına göre, bilgi verme yöntemlerimizde ve beklentilerimizde hangi yanlışlıkları sürdürmede ısrar ediyoruz? Aslında bir anlamda meselemiz “âlim” ve “arif”in zengin anlamı içerisinde yatmakta değil mi? Yozgat’lı Hüznî’nin ifadesiyle;
Cahil adam olmaz evliya olsa
Arife teslim ol eşkıya olsa
Hüznî bel bağlama akraba olsa
Hele bir fikrinin gayesine bak.
Kendi yaşama biçimlerimizi şekillendiren kültür kavramlarımızı anlamı ile birlikte dışladığımızdan beri de bir sisler meydanında dönüp durmaktayız. Birazcık “ışık” gösterilen ya da gösterildiği sanılan yanılmalarımızın peşinde dolanıp durmaktayız. Hayatın diğer alanlarında olduğu gibi eğitimi de sisler kaosu, belirsizlikler boğmaya devam etmekte gibi. Ekonomik çıkmazlarımızı yönlendirdiğini sanan üç harflik kurum gibi, eğitimimizi de bir başka sihirli ellere vermiş gibiyiz. Özellikle de öğretmen yetiştiren kurumları “akredite” adı altında ne yapmaya çalışıyoruz? Türk eğitimcilerinin çoğunluğu “kim ne demiş”in çemberlerinden sıyrılarak “üretme” mutluluğunu henüz tadamamışlar, bunları yapmak isteyenlere ise aşılamayan engeller çıkarılmaya devam edilmektedir. Artık insaf ! “Taşıma suyla değirmen dönmeyeceği” asırlar öncesinden işaret edilmemiş mi?
Bir başka çıkmaz da insan, sadece bilgi kaydedici gibi düşünülerek eğitim programları yoğunlaştırılmaktadır. Amaçlardan ziyade uygulamalar da bu doğrultuda yapılmaktadır. Bunun neticesinde de gençlerde davranış bozuklukları içinde sayılabilecek bencillik, şiddet, marjinalleşme vb. öne çıkmaktadır. Eğitim sistemi içerisinde yetişenlerde hayata karşı bir etik tavır geliştirme yerine, olumsuzluğun hakim olduğu yapılanmalar yer edebilmektedir. O halde eğitim sistemleri kendi duygularını (yani insanın) tanıyan, idare edebilen ve kendisinden farklı olanı, başkasının duygularını okuyup, onlarla birlikte yaşamayı, üretmeyi bilerek, mutlu olmayı başarabilen insanlar yetiştirmelidir. Bu durum kültürümüzde “nefse hakim olma”şeklinde ifade edilmiştir. Aynı şekilde, başkalarının hissettiklerini anlama yeteneği, yani empati vardır. Başka insanların ihtiyaçları, umutsuzlukları, acıları anlaşılamıyorsa, ilgi ve şefkat de olmaz. Neticede de özelikle diploma almış bazı insanlar, başkalarına acı verdiklerinin hesabını yapabilme eğitimine ulaşamadıkları için, diplomalı yolsuzluklar sosyal huzursuzluğu körüklemeden geri kalmayacaktır. Sosyal yapıdaki kangrenlere bakınız. Bu duruma sebep olanların eğitim değil “diplomalar”ına bakınız ! O zaman “bu nasıl bir eğitim?” sorusunu soranları yadırgamak mı gerekir? Yoksa eğitim uygulamalarını yeni baştan sorgulamak mı gerekir?
Son yılların “moda” deyimiyle eğitimimiz globalleşme (küreselleşme) mecburiyetindeyse, insanlık bir bütün olarak bunu hissediyorsa, “yaratılanı Yaratan’dan ötürü” sevme, hoşgörme, anlama anlayışında küreselleşebilir. İnsanların “birbirleryle tanışıp kaynaşması” ilahî gerçeğinde globalleşebilir. Aklın, bilimin, insanlık etiğinin yolu da bunu göstermektedir. “Komşusu açken tok yatmaktan” vicdanî sorumluluk duyabilen, “empatik” yaklaşım geliştirebilen “insan” yetiştiren eğitim uygulamalarının nasıl olabileceği netleştirilmelidir...... Doğu_Batı değil “insan” faktörü “merkez” alınarak, öncelikle insana parça görüşler içinde değil “global” anlayışla yaklaşılmalıdır. Yoksa şimdiye kadar yapıldığı gibi “eğitim sistemi” düşüncesinin künhüne vakıf olamayanlar, sistemin bazı parçalarını düzenleyerek, bütün sistemi iyileştirebilecekleri hatasını devam ettireceklerdir.
İşte eğitim özellikle bu noktalarda da devreye girip ne yaptığını, neler yapamadığını, neden yapamadığını, ya da yapması gerekiyorsa nasıl yapacağını sorgulayıp yeni baştan bir düzenleme içerisine girmelidir. Bu düzenleme her türlü siyasî ve politik mülahazaların üstünde, aceleye getirilmeden, objektif araştırmaların verilerine dayandırılarak, insanı bir bütün gören anlayışla köklü bir şekilde yapılandırılmalıdır. Eğer boz-yap anlayışı, bizim oğlan Bina okur nakaratı yinelenmek istenmiyorsa insan unsuruna bakış herkesin net olarak anlayabileceği şekilde ortaya konulmalıdır. İnsan ve insanlık değerlerinden soyutlanmış, insanı teknolojinin bir parçası olmaya doğru iten ve bunda da hüsrana uğrayan bir anlayışla eğitim uygulamalarının sürdürülemeyeceği artık fark edilmelidir.
Bir düşünür, entelektüel için; “toplumun bilinci-vicdanı” tanımlamasını da getirir. Eğitim bilimcileri, programcısı, uygulamacıları ve yöneticileri ile “entelektüel” sıfatını dışlamayacaklarına göre, bunlar ne derece “toplumun bilinci-vicdanı”nı dikkate alıyorlar? Gençliğin eğitiminde bu vicdanın gerçekleşmesi doğrultusunda hangi net ve anlaşılır uygulamaları yapıyor, ya da gayret gösteriyorlar? Eğitim “toplum vicdanı”nın farkında mı? Farkında ise bunu hangi uygulamalarla beslemeye çalışıyor? “Toplum vicdanı”nı doğru ve objektif şekilde mi belirlemiş, yoksa bazı saplantılarla bir “vicdan” oluşturma çabası içerisinde mi? Dayatma bir vicdan mı, var olan bir vicdan mı? Eğitim çok önemli olan bu görevini yerine getiriyor mu? Bunu hangi eğitim uygulamalarında görmek mümkün? Getirmiyorsa neden? Sakın ola ki bu sorgulama da “öküz altında buzağı arama” yolu tercih edilmesin. Çünkü sorular çoğaltılıp, sorulara aranacak cevaplar ne kadar zengin ve sağlıklı olursa eğitim problemleri o oranda azalabilecektir.
Akıl ve ölçü sahipleri her türlü politize kaygılardan uzaklaşarak düşündüğünde hangi samimi cevapları verebileceğini, doğru tespitleri yapabileceğini doğrusu merak ediyorum. Yoksa aynı şablon sözlere sığınarak; kuşak farklılıkları ile, hızlı gelişme ve değişmenin getirdiği çatışmalarla izah ederek işin içinden çıkmaya çalışmak problemi hiçbir zaman çözemeyecektir. Çünkü işaret edilen sosyal durumlar her çağda ve her zaman, farklı biçimlerle de olsa ortaya çıkmıştır. Bunlara sığınılarak mazeretleri haklı kılma çabaları hiçbir zaman eğitimde “adam” yetiştirmeyi sağlayamayacaktır.
Temel eğitimden yüksek öğretime kadar her basamakta görev yapmış biri olarak her zaman sormuşumdur, halâ sormaktayım; Türk millî eğitimi, genel amaçlarında işaret ettiği doğrultuda adam yetiştirme konusunda, politize olmadan hangi eğitim kademelerinde hangi programları net olarak uygulamaya koymuştur? Yani eğitmeye çalıştığı insanlarının millî, ahlâkî, insanî ve kültürel değerleri benimsemesi konularında açıkça ne yapmaktadır? Bu değerleri kazandırma görevini yapan veya yapmayanları ayırt etmekte mi?
Kısaca bu sorulara verilecek cevaplarda eğitim ve içinde de “gençliğin eğitimi”ne çözüm yolları aranmalıdır. Eğitimde temel problem; gösterilen hedefler ve çizilen amaçların gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğini aramamada yatmaktadır. Bunu eğitimin diğer alanlarında; çıkarılan yönetmelik, alınan şûra kararları ve benzerlerinde de görmek mümkündür. Mesele yapmış olduğunu göstermiş olmak için yapmak değil, alınan kararları uygulamaya koymak, bunu takip etmek, neticelerinin davranış haline dönüşmesini sağlamaktır.
Bugünkü nesillere bu güzel vatanı bırakabilmek için, üniversite gençliğinin de hayli yekün tuttuğu binlerce gencin Çanakkale’de şehit düşmesi, özellikle o zamanki nüfusa göre büyük bir kayıp olmuştur. Dolayısıyla yeni kurulan devlet, uzun bir zaman sanatta, bilimde ve devlet idaresinde görev alacak nitelikli gençlerin eksikliğini duymuştur. Kim ne derse desin, hangi ideolojik gözlükle bakarsa baksın 1980 öncesi on bin dolaylarındaki üniversite gençliğinin kaybı da 1990, hattâ 2000’li yıllarda ortaya çıkan idarî boşluğun yanısıra, bilim adamı, sanat adamı ve en önemlisi devlet adamı eksikliğini hissettirir olmuştur. Eskilerin “kaht-ı rical” dedikleri bu durumun en önemli ve temel sebebi içerisinde işaret edilen sayıda gencimizin kaybedilmesi yok mu? Yani “değerler”le birlikte “gençlik” üzerinde de politize oyunlar oynanmamalıdır. Gençliğe verilecek eğitim siyasi çıkar çatışmalarının üzerinde ve dışında, Türk Milletini kapsayıcı ve kucaklayıcı bir “sevgi eğitimi” olmalı, belirlenen “amaçlar” sayfalarda kalmamalıdır. www.ihsankurt.net
***
Arayış ve Çözüm Üretme Zamanı
Dünya tarihi dünden bugüne çok değişik olduğu kadar birbirine benzeyen oluşum ve değişimler de geçirdi. Bu değişimlerin bir kısmı gelişim yönünde olmasına rağmen, maalesef bazıları gerileme boyutunda gerçekleşti. İnsanlık zaman bu oluşum ve değişimlerden örnekler aldı, bazen dersler çıkardı, bazı durumlarda ise hiç oralı olmadığı da oldu.
Bütün bu oluşumlarda kavim yaratılan insanlık; dinler ve dillerle insanlığın ortaklığı arasında bilimi ve sanatı oluşturdular. Bilim ve sanat insanlığın ortak hizmetine verildiği sürece paylaşımlar söz konusu oldu. İnsanların her biri fert olarak içinde bulunduğu toplumunun kendine sunduğu imkânlar ve hakkaniyet ölçülerinde bundan faydalanmaya çalışarak yine insanlığa katkıda bulunma çabasını sürdürdü. Bilim, sanat ve düşünce ufuklarına çeşitli çabalarla; insanlar arasında uçurumlar oluşturarak, savaşları körükleyerek, yaratılmışların en şereflisi onuruna yükselmiş insanı belhüm edal seviyesine düşürerek ve bütün benzerlerini gerçekleştirme projelerini uygulayarak yine insanlık zarar görmüştür.
Önce bireysel, sonra bazı küçük guruplar ve daha sonra da bazı devlet ya da imparatorluk adı ile ortaya çıkanlar dünyaya düzeni, adaleti, insanca yaşamayı kurma çabası ile mücadeleler verdiler. Bunun için bir insanın yaşama biçimine şekil veren kültürden başladılar. Bunun için neler gerekliyse onun kurum ve kuruluşlarını gerçekleştirerek işe başladılar. Çünkü uzun süre anlamında kalıcılığı ve devamlılığı bu şekilde gerçekleştireceklerine inanıyorlardı. Ancak insanlığın değişiminden doğan problemlerine ya hiç çare aramama ya da uzun vadede soluklu çareler üretememe durumu bütün gelişimleri her alanda sekteye uğratmıştır. İncelendiğinde görülecektir ki; gerek insanlığın bütün tarihinde gerekse milletlerin kendi tarihlerinde hiçbir zaman engellenemeyecek olan değişimlerden doğan çelişkiler, sosyal problemler, toplumun kendi içinde olduğu kadar bireyin kendi içinde de “huzur”u yitirmesi, “değişim”i “gelişim”e çevirememekten kaynaklanmıştır.
Artık bütün insanlığın huzuru için ferdin huzuru, ferdin huzuru için milletlerin huzurunu gerçekleştirecek arayışların başlatılması ve bunu arayışta bırakmayarak çözümler üreterek uygulamalara geçilmesi bir ödev olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kültür hareketi ödevini yapmayı bütün insanlık ya da bütün milletler gerçekleştiremeyeceğine göre, görev düşünenlere, üretenlere, aydınlara, yazarlara, bilim adamlarına düşmektedir. Bu anlayıştan hareketle önce Türkiye ve ardından bütün Türk Dünyasında ilim-kültür birliği ve zenginliğinin yeniden diriliş hamlesini başlatmak, atamız Oğuz Kağan’ın vasiyetine uyarak yeniden tek vücut olmak, dünyanın her neresinde olursa olsun aydını ve yazarı ile Türk ilim ve irfanının bütün değişim problemlerini gelişime çevirme üretimlerini gerçekleştirmek için bir birliğe ihtiyaç olduğu düşünceleri yoğunlaşmıştır. Elbette bu ve benzeri düşüncelerin yoğunlaşması artık ‘çare’ olarak yetmemektedir. Çare; yoğunlaşan düşünce ve fikirleri akıl ve adalet, insanın yaşama gayesi gibi süzgeçlerden geçirerek faaliyet alanına sokmaktan geçmektedir.
İşte bunun için küçük olaylar ve çekişmeleri çoktan geride bırakmış aydın (ya da mütefekkir) olgunluğuna, fikirleri faaliyete geçirecek ufuk zenginliğine, insanlığın ufkunda doğacak yeni bir Türk medeniyeti kucaklayıcılığının ateşini yakacak BİRLİĞE ve böyle bir birlikte yer almaya ihtiyaç vardır.
Bütün ferdi ‘ben’lerini aşmış ya da aşmak için çaba gösterecek, taassup derecesindeki sloganlaşan küçük düşüncelerin üzerine sıçrama yeteneğini gösterecek, gerçek anlamda geçici hesaplarını dürmüş ve yürüyüşe başlama azmini kendinde bulan, yeni Türk Medeniyeti ve Kültürünü zenginleştirme ideali dışında hiçbir bağlantısı olmayan aydın, yazar, ilim ve düşünce adamları bu birlikte ‘güç’ olmadıkları sürece artık tarihleri ile de övünmeye hakları olmayacaktır. Çünkü ‘bir zamanlar’da kalma, hep bir kısım milletlere bahane bulma, hep ama hep yanma yakılma, daha doğrusu hangi görüşte olursak olalım hep ‘şikâyet zihniyeti’ni asırlardır beslemekle hiçbir yere varılamadığı görülmüştür.
Şimdilerde herkes hep bir beklenti içerisinde, hep ‘birileri’nin ‘bir şeyler’ yapmasını, ufukların aydınlanmasını, kısaca bir ‘kurtarıcı’ bekleme hastalığı nüksetmiştir. Bu hastalıklı bekleyişin en önemli çürümüşlüğü de bir saplantı haline gelmiştir. Bu saplantı; kurtuluşu, ufukların açılmasını sadece ve sadece politikacılarda aramakla da içinden çıkılmaz bir kısır döngü haline gelmiştir. Politikalara ve siyasete yön verebilmede geride kalan, düşünce ve orijinal fikir üretme sıkıntısı çektiği için toplumun gelişmesine katkılar sağlayamayan akademik sıfatlı politize aydınlar da toplumun beklentilerinin hep politikacılardan olmasına sebep olmuştur.
İşte bütün bunları aşacak; sadece kendisine sunulanı değil kendisinin sunduğunu da tartışmaya, üretmeye değer olduğu güvenini kendinde bulacak aydınlar, yazarlar, bilim adamları birliği kaçınılmaz bir zarurettir. Bu birliğin önce Türkiye’de ve sonra bütün Türk Dünyasında sağlanması ve faaliyete geçirilmesi ile de insanlığın üzerine huzurun, adaletin medeniyet güneşinin doğması ülkü olmaktan en kısa sürede çıkıp ilkeler halinde uygulanabilecektir. Bunun inşası da ancak düşüncede, fikirde, sanatta ve bilimde yeni şeyler söyleyecek ve yeni şeyler üreteceklerin güç birliği ile olabilecektir.
O halde daha ne bekliyoruz?
***
PSİKOLOJİK YAKLAŞIMLARDA KÜLTÜRLERİN ÖNEMİ
Modern Psikoloji Tarihi (Schultz’lar,2001) yazarları konuyla doğrudan ilgili bir çok düşünceleri açıkladıktan sonra, kültürel çeşitlilik üzerine yapılan çalışmaların giderek arttığını, Amerika’da bazı kurum ve kuruluşların psikoloji alanında yüksek lisans eğitimi için kişisel farklılıklardan olduğu kadar kültürel farklılıklardan da söz edilmesi gerektiğini vurgulamışlardır.
Bu konuda yapılan araştırmalar ve ortaya konan düşünceler; birey veya çeşitli toplulukların yapılarındaki psikolojik değerlendirmelerde, farklı kültürlerin değişik bakış açılarının dikkate alınması gerektiği doğrultusunda yoğunlaşmaya başlamıştır. Hatta Sosyoloji, Antropoloji ve benzer sosyal bilimler de aynı gerçek, yani kültürel yapı gerçeğinin dikkate alınması vurgulanmıştır. Vurgulamalarda daha çok kültürel ortam, kültürel faktörler ve kültürel olaylar öne çıkarılmaktadır. “Hiçbir insan, içinde bulunduğu kültürden bağımsız olarak davranamaz” (Segall vd. aktaran Kağıtçıbaşı, 2000).
Benzeri görüşler, afarklı kültürel kimliklere sahip toplumlarda yapılan araştırma ve incelemeler neticesinde sağlıklı verilere dayalı bulgularla da desteklenmeye başlamıştır. Nitekim bu konuda Kağıtçıbaşı (2000;11) yaptığı gözlemler ve edindiği bilgiler sonucunda şu görüşleri ileri sürmektedir; İnsan davranışlarının tümü kültürden etkilenir. Yurt dışındaki doktora öğrenimimden itibaren baskın Amerikan psikolojisinin bazı kuram ve varsayımlarının sanıldığı gibi evrensel olmadığını gördüm ve neyin evrensel neyin kültüre bağlı olduğunun ayırd edilmesi gerektiğine karar verdim. Bu düşüncelerden hareket edenler, her kültürün kendi yapısı içinde birtakım dünya görüşünü taşıdığı fikrinden yola çıkmışlardır. Bunun neticesinde de kültürün ortamı, faktörleri ve olayları açıklanmağa çalışılmıştır.
Meselâ kültürel ortam, gözlemlenen davranışlara ve bunların sebep olduğu bağlantılara, bu davranışların altında yatan güçleri ortaya çıkarabilecek önemli anlamlar yükler. Bu sebeple, aynı davranış farklı ortamlarda, farklı anlamlar ifade edebilir (Kağıtçıbaşı,2000). Bireyin içinde yetiştiği kültürel yapı da “farklı ortamlar” arasında gösterilebilir. Japon kültüründen verilecek bir örnek konuyu daha açıkça ortaya koyacaktır:
Araştırmacı Azuma Japonya’da belirli bir sebzeyi yemeyi reddeden bir çocuğa Japon annenin verdiği tipik cevabın anlamını incelemiştir. Anne genel olarak “pekâlâ öyleyse yemek zorunda değilsin” der. Azuma, Amerikalı psikologların bunu, annenin çocuğun o sebzeyi yemek zorunda olmadığı (bunun yerine başka bir şey yiyebileceği) anlamına geldiği şeklinde yorumladıklarını belirtiyor. Oysa Azuma’nın belirttiğine göre, bunu söyleyen anneler çocuğun o sebzeyi yemesini en çok isteyen anneler. Bu yüzden anne büyük bir tehdit kullanıp “benim söylediklerimi yapmak zorunda değilsin” yani “ Birbirimize çok yakın olduk. Ancak sen şimdi kendi bildiğini yapmak istiyorsun, ben de aramızdaki bağı çözeceğim. Senin ne yaptığınla ilgilenmeyeceğim. Sen artık benim bir parçam değilsin” diyor (Azuma,1986’dan aktaran Kağıtçıbaşı). Örnekten açıkça görüldüğü gibi aynı kelimeler Japon anneler ve Amerikalı araştırmacılar için çok değişik anlamlar ifade ediyor. Konu ile ilgili örnekler daha da çoğaltılabilir.
Birçok yazar da kültürel faktörlerin psikolojik durumları belirleyici etkisinin önemini kabul etmişlerdir. Erich Fromm, Wilhelm Reich, Otto Fenichel vb. Harry Stack Sullivan ise ABD'de psikiyatrinin, kültürel olayları göz önünde bulundurması gerektiğini ilk defa fark eden psikologdur(Horney, 1980). Daha başka ilim adamları da kültürlerin öneminden yola çıkmışlardır. Ancak yine de psikolojik yaklaşımlarda "kültür" faktörünün ya geri planda tutulduğu, ya da hiç dikkate alınmadığı bazı yazı ve araştırmalarda görülebilmektedir. Bu yazı çerçevesi içinde psikolojik yaklaşımlarda kültürlerin önemi tekrar hatırlatılmaya ve örneklerle işaret edilmeye çalışılmaktadır.
Bireysel ya da sosyal psikolojinin bireye ve toplumlara onların sahip olduğu kültürleri doğrultusunda bakması gerektiği kabul gören bir düşünce olmuştur. Bu düşüncelerden de psikolojik yaklaşımlarda kültürlerin önemi "kültür" açısının dikkate alınması gerektiği vurgulanmak istenmiştir. Özellikle "kişilik" değerlendirilmesinde, kişinin akıl sağlığının tedavisinde, psikolojik testlerin uygulanmasında, törenler ve gelenekler içindeki davranışların ve sebeplerinin psikolojik yorumlamalarında kültürlerin önemi ortaya çıkmıştır.
Öncelikle kişilik-kültür ve birey davranışının psikolojik değerlendirmeye alınmasında kültürün önemi nedir, sorusuna "kültür"ün tanımıyla bir cevap arayabiliriz.
Kültürün çok değişik, bazıları birbirine benzeyen tanımları yapılmıştır. Ama bu kavram; bir insan topluluğunun yüzyıllarca devam eden ortak yaşayışından doğan maddî ve manevî değerlerin ve davranış tarzlarının bütünüdür, diye ifade edilebilir. Kültür denilen bu değerler bütünü, her toplumun kendine özgü ortak yaşayış ve davranışlarından doğmuş olduğu içindir ki, o topluma ait bir çekirdek yapısına ve öze de sahiptir (Korkmaz,1982). Aynı zamanda kültür, tümüyle birbiriyle kaynaşmış bir bilgi bütününe dayanan bir düşünce şekillenmesidir; bu bilgi bütünü akıl yürütmenin ve belli sayıda nesne karşısında davranış ayarlama biçimlerinin örtük referanslarını oluşturur. Sosyolojide kültür terimi bir grubun (az ya da çok geniş) üyelerinin ortak edinimlerinin (bilgi, fikir, inanış, yargı, şartlanma, tutumlar, tasarımlar, toplumsal modeller) bütününü ifade eder. Bu edinimler davranışların yönlendirilmesinde etkili olurlar. Bilinen kültürlerin her biri insanın doğası karşısında, her zaman bir tavır almıştır. Bu konuda takınılan tutumlar Tanrı’nın yarattığı olarak insandan, biyolojik tesdüfün yarattığı olarak insana kadar uzanır(Mucchıelli, 1991). Bu durum ise “insan”a ve insan davranışlarına farklı yaklaşımlar getirilmesine sebep olmuştur.
Aynı kültürle yeterince yetişmiş bireylerin ortaklaşa paylaştığı durumlar; bir kültürel kişilik temel kişilik terimiyle adlandırılır. Temel kişilik bir bakıma, bütün Komançilerin Komançi, Fransızların da Fransız gibi düşünmesini ve tepki göstermesini sağlayan ortak inanışların bütünüdür. Bir araştırmacı (Kardiner,1945), temel kişiliğin “bir toplumun mensuplarına özgü ve bireylerin kendi özel durumlarıyla süslediği bir hayat tarzı şeklinde kendini gösteren özel bir psikolojik biçimlenme olduğunu, bu biçimlenmenin bireysel karekter çizgilerinin içinde geliştiği matrisi oluşturduğunu” söyler. G.Bateson’a göre, tipik ve paylaşılan kültürel davranışların bütünü bir önermeler sistemi ile ilişkilidir. Bir davranışlar bütününün kaynağına bir tür “kültürel öncül” konulabilir. Bu öncüller bütünü kültürün temel mantığını kurar(Mucchıelli,1991). İşte bu mantık bireyde içinde yaşadığı kültürden beslenmesi neticesinde bir kültürel kişilikten bahsedilebileceği anlayışını öne çıkarmıştır.
Kültürle kişilik arasında bir sebep sonuç ilişkisi bulunduğu çeşitli yazarlarca farklı şekillerde belirtilmiştir. Çünkü kişilik; yaşayışın belirli dönemleri için az çok spesifitesi bulunan uyum kalıplarına verilen isim olup, bu tanımlamada adı geçen uyum kişinin kendi kültürüne yapılacaktır(Arslan, 1970). Yani bir bakıma bireyin kendi kültürüne uyum sağlaması daha sağlıklı bir davranış şekli olarak yorumlanabilir. Ya da bireyin davranışı kendi kültürü içinde değerlendirildiğinde daha doğru bir yoruma yaklaşılabilir. Yoksa her toplum içindeki kişiliği, kişilik davranışlarını; belirlenmiş bir psikolojik ölçü geliştirilip ona göre değerlendirilmesi çarpıklıkları artırabilir. Çünkü burada değerlendirilen kişiliğin maddî temeli değildir ki, her topluma aynı yaklaşım yapılsın. Mesela, "normal"lik anlayışı, belli bir grup içersinde var olan ve bu grubun kendi üyelerine kabul ettirdiği belli bir takım duygu ve davranış ölçülerinin benimsenmesi neticesinde ortaya çıkmıştır. Yani davranış ölçüleri kültürden kültüre değişebilmektedir. İnsan duygular, düşünceler, fikirler ve davranışlarla fiziki yapısını değil, manevî kişiliğini yansıtır. İnsanın manevi ve toplumsal yanını ise içinde yetiştiği kültür atmosferi oluşturur. Bunun için bir bireyin kimliğini psikolojik değerlendirmeye tabii tutarken de kültürel faktörlerin önemi ortaya çıkar.
Kişiliğin veya bir kişilikte ortaya çıkan davranışların algılanması toplumdan topluma, kültürden kültüre farklılıklar teşkil etmektedir. Cüceloğlu (1991) bu konudaki düşünceleri destekler doğrultuda fikirlerini ve gözlemlerini şu şekilde aktarmaktadır: Çocuğun çevresinde gördüğü davranışları taklit etmesi sosyal öğrenmenin temelinde yatar. Biz öğrenme mekanizması nedeniyle, saldırganlık davranışında, toplumlar ve kültürler arasında farklılıklar gözlenir. Örneğin, ABD’de kaldığım süre içinde trafik kazasının sonucunda birbiriyle kavgaya tutuşan iki sürücü görmedim. Birbirine bağıran çağıran kişiler yerine, birbirleriyle hiç konuşmayan, kaza yerine polisin gelmesini bekleyen ve ancak polisin sorularına cevap veren asık suratlı kişiler gözledim.
Buradan da anlaşılıyor ki bir davranışı oluşturan motiv veya situasyon bilinmedikçe o davranışı kesin ve doğru yorumlamak hemen hemen imkansız gibidir. Benzer şekilde toplumsal yapıyı oluşturan gruplar ve bunlar arasındaki ilişkiler iyice incelenip açıklığa kavuşturulmadıkça bir grubun davranışları ve bireysel davranışlar tam anlamıyla yorumlanamaz (Türkdoğan,1989). Mesela Amerikan toplumunda "hipomanik" davranış son zamanlarda patolojik kabul edilmeyen, tersine aranılan bir davranış olduğunu gösteren yayınlar mevcuttur. Buradan da anlaşılıyor ki, teori ve pratik açısından önemli olan, her toplum, her kültür ve her sınıf içinde kimin, kimler için normal veya anormal kabul edildiğinin bilinmesidir(Savaşır,1970). Yani kültürlerin psikolojik yaklaşımlarda önemi alt kültürlere varıncaya kadar ortaya çıkmaktadır. Çünkü psikolojinin ve psikiyatrinin konuları içinde yer alan kişilik, ruh sağlığı, duygular, uyum, uyumsuzluk...vb. kavramların hemen tamamı, bazen bir kısım kültürlere göre farklı anlamlar kazanmakta, bundan dolayı da farklı psikolojik yaklaşımlara neden olmaktadır. Hatta "davranışçılar" ve deneyici zihniyete sahip deneysel psikologlar inceledikleri sujenin davranışlarının şekillenmesindeki kültürel etkinin farkındadırlar(Bedri,1984).
Bunlar çalışmalarında kültürel faktörü de dikkate almaktadırlar. Kısaca kültürün relatifliği ile beraber "normal ve anormal" sınırlarının da "zaman ve yere bağlı olarak" değiştiği de anlaşılmış olmaktadır. Yani psikolojik kavramlara anlam verirken, ya da bu kavramları bir davranışa uygularken kesinlikle kültürlerin özelliği bilinmelidir. Mesela "Nevrotik" kelimesi, başlangıçta tıbbi bir anlam taşımakla birlikte, bugün bu kelimeyi kültürel kapsamını hesaba katmadan kullanamayız. Çünkü yapılan araştırma ve inceleme örnekleri bu hükmü doğrular niteliktedir. Mesela Benedist adındaki araştırmacı, incelemiş olduğu Kvakiutl kabilesindeki insanlarda ortak karakter özelliğini şöyle tarif eder; aşırı agrasiflik, birbirine aşırı kapalılık ve güvensizlik. Böylece batı toplumunda hastalık ve hatta "paranoid" bir vaka olarak kabul edilen tavırlar, bu kabilede normal olarak karşılanmaktadır(Özbek,1971). Yani denilebilir ki kırık bir bacak, hastanın kültürel çevresi bilinmeksizin anlaşılabilir, ama hayaller gören ve bu hayallerin gerçek olduğunu ileri süren bir Kızılderili’yi psikotik olarak nitelemek yanlış olacaktır. Çünkü bu kızılderilinin kültüründe hayaller ve sanrılar(halucination) görmek özel bir yetenek, ruhların insanlara vermiş olduğu bir bağış olarak görülür. Bu gibi hayaller ya da sanrılar gören bir kimse toplum içersinde belli bir saygınlık kazandığı için de hayal ya da sanrılar görmek için özel bir çaba gösterilir. Saatlerce ölmüş dedesiyle konuşan bir kimse bizim için nevrotik ya da psikotiktir. Oysa bazı Kızılderili kabilelerde atalarla böyle bir ilişki kurma benimsenmiş bir kültür kalıbıdır(Horney,1980).
Bazen her psikolojik durumun her kültür için aynı doğrultuda değerlendirilmesi söz konusu olamıyor. Psikolojinin hastalık olarak kabul ettiği bazı hastalıklar ya da psikolojinin alt dallarındaki her kabul bazen kültüre göre farklılıklar gösterebiliyor. Çünkü John Mabry’in (Türkdoğan,1991) tespit ettiği gibi; zamanımızda sadece bazı zihinsel hastalık kalıtım, besin eksikliği ve organik rahatsızlıkların bir ürünüdür. Diğerleri sosyo-psikolojik ve kültürel etkenlerin bir sonucudur. Din de sosyo-kültürel yapının bir parçası olması bakımından, sağlık-hastalık oryantasyonu dini hayat görüşleri ile iç içe ilişki durumları arzeder. Bir topluluğun dini tutumları belirli davranış biçimleri içinde yansır. Hastanın şahsiyeti, bir taraftan ferdî davranışları yönelttiği gibi diğer yandan da grup kişiliğindeki ortaklaşa karakteri ortaya koyar. Bu konuda Henry C.Link(1979); Bazı kimselerin problemlerini incelemenin sonucu olarak yaptığım tavsiyelerde giderek daha çok İncil’den alınma deyimler kullanmaya veya belirli tavsiyeleri geçerli bir dini öğretimin lisanıyla özetlemeye başladım. Çeşitli olaylar bana yavaş yavaş kişilik ve mutluluk yönünden psikolojik bulguların büyük ölçüde eski dini gerçeklerin yeniden keşfedilmesi olduğu gerçeğini zorla idrâk ettirdi, demektedir. Dolayısıyla kültürlerin oluşturduğu sosyal dokular her gözlemlenen davranışlara kültürel açıdan bakılması gerektiğini de öne çıkarabiliyor. Hattâ uyumsuzluk ya da hastalık olarak kabul edilen durumlara tedavi şekli de kültürler tarafından belirlenebiliyor. Fromm’un(1982) dediği gibi; bir bakıma her kültür, yarattığı sakatlığın yol açtığı nevroz belirtilerinin açığa çıkmasını önleyen çareleri de yine kendi eliyle hazırlamaktadır.
Psikolojide bazı teoriler ya da psikoloji akımları, meselâ pozitivist zihniyeti öne çıkaran davranışçılık, insan gelişimini fizikten aldığı destekle değerlendirme çabası içerisine girmiştir. Oysa insanın gelişimi bir bütün olarak düşünüldüğünde, diğer ortamların yanısıra kültür ortamı hiçbir zaman dışlanamaz. Nitekim bu konuda Jahoda ve Dasen (Kağıçıbaşı,2000), Uluslar arası Davranış Gelişimi dergisinde yalnızca karşılaştırmalı olmayan, temel olarak kültürü de ön planda tutan bir kültürlerarası gelişim psikolojisiningerekli olduğuna dikkati çekiyor ve Birinci dünyada ortaya çıkan gelişim psikolojisi kuramı ve bulgularının Üçüncü Dünyada mutlak gerçekler gibi kabul edilmesini kınıyor.
Bazı psikologlarca her kültürde varlığı ileri sürülen psikolojik durumların yanlışlığı araştırmalar neticesinde ortaya konmuştur. Buradan da her kültüre bütün psikolojik unsurların bir kalıp gibi uygulanamayacağı anlaşılmaktadır. Mesela Freud’un bütün insanlar için ortak "üniversal " bir durum olarak kabul ettiği" Oedipus Kompleksi" Melaniz (Trobriyand yerlileri) kültüründe görülmektedir. Malinowski'nin yaptığı araştırmaya göre yine Freud'un Avrupa kültüründe tespit ettiğini ileri sürdüğü ve bütün insanlar için varolduğunu kabul ettiği "Cinsel Latent dönem" inde bu kültürde görülmediği tespit edilmiştir(Özbek,1971).
Verilen örneklerden, insan davranışının; içinde bulunduğu çevrenin yanısıra kültürel faktörlere göre de şekillendiği görüşünü çıkarabiliriz. Yani bu demektir ki; bireylerin kişiliğinin oluşumunda ve davranışlarının şekillenmesinde içinde yetiştiği kültürün etkisi dışlanamaz. Psikolojik yaklaşımlarla insan davranışları ölçülere alındığında kültürel yapı da dikkate değer bir unsur olarak görülebilir, görülmelidir. Mesela tıp biliminde insan anatomisine her millette aynı veya benzer şekilde bakılır, incelemeler mevcut veriler ışığında yapılabilir. Çünkü insanın genel fizyolojik yapısının kültürlerden fazlaca etkilenmesi söz konusu değildir. Fakat insan davranışlarına yönelik psikolojik yaklaşımlar için aynı şeyi söylemek biraz zordur. Yani kişilerin davranışlarının gerisinde olduğu düşünülen psikolojik faktörler farklı kültürlerde değişik yorumlamalar içerisine sokulabilir. Bu durum da; benzer davranışlarda olsa, yaklaşımlarda kültürlerin açısına müracaat edilmesi gerektiği gerçeği ortaya çıkmaktadır.
Toplumlarda törenler ve geleneklerin psikolojik yapısının kültürlere göre değerlendirilmesi gerektiğine geçmeden önce; Kişilik değerlendirmelerinde kullanılan metotlarda da kültürlerin öneminin öne çıktığı örneklerle açıklanabilir:
Bireyi kendi kültürel ve toplumsal sistemi içinde ele almak, bize onun kişiliğinin kendi toplumsal sistemi açısından ne demek olduğunu anlamak imkanını kazandıracaktır. Aynı test sorularına değişik kültürel sistemler içindeki kişilerce verilen benzer cevapların, her kültür için ayrı bir anlam taşıyacağı açıktır. Son yıllarda basınımızda sıkça yer alan; Almanya'daki Türk çocuklarına uygulanan testler neticesinde bunların çoğunluğunun "güç öğrenen" olarak değerlendirilmesi de bu çarpıklığın ve yaklaşım yanılgısının bir sonucudur. Daha doğrusu kültürü dikkate almayan bir metot hatasıdır. Çünkü kişiliğin davranış veya zeka durumunu ortaya çıkaracak bir metot bireyin içinde yetiştiği toplumun kültürü için standardize edilmeli, yada o "kültür" yönünden taşıyacağı anlam bilinmelidir. Uygulanan testlerde başka kültürlerin ölçülerine göre yapılan değerlendirmeler başka kültürlerdeki insanların çok önemli bir bölümünü belirli yönde geri zekalı veya hasta olarak gösterebilir. "Ancak hatırlanmalıdır ki bazı toplumlarda yaşayan insanların çoğu Batı düşünüşü ile yapılan psikiyatrik muayene ile de hasta görüntüsü vermektedir"(Arslan,1970). Aynen Almanya'da Türk işçi çocuklarına uygulanan testlerin sonucunu yorumlamada olduğu gibi. Oysa değişik türdeki psikolojik testlerin farklı kültürlerdeki bireylere uygulanmasında bir "uyarlama" söz konusu olmaktadır. Yani herhangi bir toplum için geliştirilen bir test, bir başka topluma verilirken bir uyarlamadan geçirilmelidir. Bazen bu yol izlenmektedir. Bu durumda psikolojik unsurlardan çıkarılacak neticeler kültürlere göre uygulanması ve yorumlanması gerektiği düşüncesini vermektedir. Fakat her metodun her kültürde aynı uygunlukla uygulanamayacağı bir metodoloji problemidir. Çünkü seçilecek kültürel kişiliği değerlendirme metodlarının, söz konusu toplum için uygulanabilme imkanı bulunmalıdır. Mesela TAT gibi bir testte bireyler resimlerde gördükleri imgelerle ırk yada giyim ve diğer kültürel düzey özellikleri yönünden uyum yapamayabilirler(Arslan,1970).Yani bu durumda da kültürel yapı öne çıkmaktadır.
Psikolojik yaklaşımlarda gelenek ve törenlere de getirilecek yorumlarda, toplumların kültürel yapıları dikkate alınmalıdır. Çünkü örf ve adetler, gelenek ve törenler bir toplumun zihniyetidir denebilir. Günlük dilde zihniyet bir düşünce halini, davranışlarda gözlemlenen örf ve adetlerle otomatik olarak birleştirilmiş bir olayları görme biçimini ifade eder. Bir davranışı ve o davranışın dayanır gibi gözüktüğü durmu açıklamak için “ne zihniyet!” tabiri bu anlamda kullanılır. Zihniyet sezgisel olarak, bir yandan davranışları, öte yandan dünya görüşü ve davranışların dayandığı ilkeleri kavrama biçimlerini birbirine bağlar(Mucchıelli, 1991). Bu bakımdan psikolojinin bütün analiz ve değerlendirme boyutlarında kültürü ve hattâ kültürün kapsadığı alt alanları (gelenek ve törenler gibi) da dikkate alması gerektiği verilecek örneklerden daha iyi anlaşılacaktır. Çok farklı toplumlar arasında bazen birbirine benzeyen, bütün insanlığa has özellikler bulunmakla birlikte, her toplumun kendisine özgü, kendisini diğerlerinden ayırt ettiren özelikleri de vardır. Değişik toplumların kendine özgü yaşayış ve düşünüş şekillerinin, görenek ve geleneklerinin o toplumdaki kişilerin ruh sağlığını etkileyeceği açıktır(Öztürk,1970).
Sosyal psikoloji açısından bakıldığında gelenek ve göreneklerin yanısıra bunlarla birlikte yapılan törenlerde de incelenen toplumun "kültürel kimliği" ni dikkate almak gerekecektir. Yoksa bireysel planda yapılan hata, toplumsal gelenek ve törenlerin psikolojik yaklaşımlarında da yapılabilir. Buradaki hata belirli toplumlar için geliştirilen verilerin bütün toplumlara uygulanabileceği varsayımı ile başlatılmış olur. Yani belirli kültürlere psikolojik yaklaşımlarda bulunmak isteyen bilim adamı araştırdığı toplumun kültürünü iyi tanıması böylelikle peşin yargı ve benzeri duygulardan arınmış olması gerekir. Eğer kültürel aşinalığa sahip olamazsa psikolojik değerlendirmelerde yanlış neticeler çıkarabilir. Bu düşünce birkaç örnekle açıklanabilir:
Bilindiği gibi geleneksel Türk kültürü içerisinde bir düğün geleneği vardır. Düğünlerde özellikle bazı küçük törenler yerine getirilmeye gayret edilir. Mesela, damat gerdek gecesinde gelinin odasına götürülürken arkadaşları tarafından bir bakıma yumruklanarak ite-kaka götürülür. Damat, kendisine yapılan bu hareketler karşısında acı duyduğunu yansıtması gerekeceği yerde; sırtına, koluna vurmaları gülümsemeyle karşılar..Türk geleneksel kültürünü bilmeyen veya bu kültüre yabancı olan bir psikolog bu tabloyu gözlemlediğinde, damadın gülümsemelerinin "mazoşist" olarak değerlendirebileceği gibi, arkadaşlarının davranışlarını da "sadizim" olarak değerlendirebilir. Yine kaybolmakta olan bir Sudan geleneğinde de evlilik törenlerinde gönüllü olarak kırbaçlanma olayı vardır. Bunlardaki geleneğe göre süslenmiş olan damat, gönüllü bir erkek arkadaşının çıplak sırtını kamçıyla kırbaçlar. Daha sonra da kırbaçlama olayı bu geleneğin yaşamasını sağlayacak şekilde köyün her tarafında heyecan ve takdirle anlatılır(Bedri,1984). Bu gelenekte de "sadizim" ve "mazoşizm" unsurları olduğu söylenebilir. Ancak bu durum da araştırıcıyı yanlış neticelere götürebilir.Bu konudaki örnekleri çoğaltmak mümkündür.
Neticede örneklerden şu düşünceler çıkar; İnsan davranışlarına, geleneksel töre ve törenlere psikolojik teşhisler konurken, her kültür insanı için aynı ölçülerin kullanılmasının psikologu veya psikiyatrisi yanlış sonuçlara götürebileceği söylenebilir. Gelenekler ve bu konudaki inançlar sadece "gelenek" olduğu için yaşamazlar. Toplum içinde bir anlamı oldukları, bireysel ve toplumsal bazı ihtiyaçları karşıladıkları sürece kendi kendilerini devam ettirirler(Tekeşin ve Öztürk,1970). Geleneklerin "kültürel kimlik" içinde bir görevi olduğu psikolojik yaklaşımlarda dikkate alınırsa daha gerçekçi yorumlara ulaşılabilir. Yoksa çarpık varsayımlarla çarpık neticeler çıkarılabilir. Mesela geleneksel Türk toplumunun kültür yapısını tanımayan bir araştırıcı, bireylerdeki "saygı" anlayışının çeşitli biçimlerini "bireyde girişim eksikliği" olarak yorumlayabilir.
Verilen örneklerden de anlaşıldığı gibi psikolojik yaklaşımlarda kültürlerin önemi belirgin olarak ortaya çıkmıştır. Zaten son zamanlarda yapılan araştırmalarla psikiyatri, insanı artık özel bir toplumu ve bu toplumun özel katları ve kültür sistemleri içinde görmeğe başlamıştır. Psikolog ve psikiyatrislerin bu anlayış içinde hastalarına daha doğru bir tanı koymaları, hasta olmayan toplumu korumaları, içinde bulundukları sosyal sistemi iyi tanımalarını gerektirmektedir. Bunun da bir bütün olarak toplum yapısını oluşturan kültürün iyi tanınması ile mümkündür. Çünkü K.Horney'e(1980) göre her kültürün kendi duygularının ve belirli bir davranışa doğru iten kuvvetlerinin insan tabiatının biricik normal görünüşü olduğu inancına dört elle sarılmasını açıklayacak güçlü sebepler vardır ve psikolojide bu kuralın dışında kalamaz.
Kısaca insanı ve davranışlarını almış olduğu kültürü içersinde değerlendirmesi gereken bir kültürler psikolojisinden bahsedilebilir, bahsedilmektedir. Psikolojinin insan davranışlarına, davranış sebeplerine, toplumlarının geleneklerine daha gerçekçi psikolojik yaklaşımlarda bulunabilmesi için; insanları yetiştiren çevre kadar onların içinde bulunduğu kültürleri de tanıması gerekmektedir. Kültürel kimlik psikolojik yaklaşımlarda da ağırlığını hissettirmektedir. Bunun için Türk insanı ve Türk toplumu açısından da değerlendirmeler getirilirken sosyo-kültürel seviye farklarının yol açtığı kişilik farklarına gereken önem verilmeli. Toplumumuza uyacak, çağın ihtiyaçlarına ve "kültürel kimlik "özelliklerinin beklentilerine uygun psikolojik testlerin standartlaştırılması, yaklaşımlar geliştirmesi Türk psikologlarının sorumluluğundandır. "Kültürel kimlik "gerçeği dikkate alındığında Türk kültürüne getirilecek psikolojik yaklaşımlar daha sağlıklı ve zengin yorumlara neden olabilecektir. Yoksa Türk toplum yapısının diğer alanlarında çarpık yapılanmaların ortaya çıkarttığı hataların psikolojik yaklaşımlarda da tekrarlanması dozunu artırabilir.