Duyurular-Etkinlikler

Yeni Yazılarım

 

Milli Hassasiyet İhtiyacı

Maslow adındaki psikolog insanın ihtiyaçlar hiyerarşisini; 1. Fizyolojik ihtiyaçlar, 2. Güvenlik ihtiyaçları, 3. Ait olma ihtiyacı 4. Sevgi, sevecenlik ihtiyacı, 5. Saygınlık ihtiyacı 6. Kendini gerçekleştirme ihtiyacı şeklinde sıralar. Maslow’un teorisi, insanların belirli kategorilerdeki ihtiyaçlarını karşılamalarıyla, kendi içlerinde bir hiyerarşi oluşturan daha 'üst ihtiyaçları tatmin etme arayışına girdiklerini ve bireyin kişilik gelişiminin, o an için baskın olan ihtiyaç kategorisinin niteliği tarafından belirlendiğini söz konusu etmektedir. Maslow'un kişilik kategorileri kendi aralarında bir dizilim oluştururlar ve her ihtiyaç kategorisine bir kişilik gelişme düzeyi karşılık gelir. Birey, bir kategorideki ihtiyaçları tam olarak gideremeden bir üst düzeydeki ihtiyaç kategorisine, dolayısıyla kişilik gelişme düzeyine geçemez. Bu teori belki bazı durumlara, kültürlere göre tartışılabilir ama bize de bazı düşünce açılımları da sunar. Milli hassasiyet ihtiyacı olmadan her anlamda gerekli gelişim, kalkınma, ilerleme ve korunma düzeylerine erişilemeyeceği gibi…
Nasıl ki bu ihtiyaçlar, bazen bireylere göre sırası değişebileceği ifade edilse de kişilik gelişiminde önemli yer tutarsa milletler için de milli hassasiyet ihtiyaçlar hiyerarşisinde, var olma ve varlığını sürdürmede ön sırada yer alır. Bir insanın kendini koruma güdüsü için gösterdiği davranışlar ne kadar doğal ise, toplumun milli hassasiyet gibi bir tavır geliştirmesi de bu paralelde olduğu söylenebilir. Kişinin ihtiyaçlarını hak ve hukuk yolundan sağlıklı olarak yerine getirmesi ne kadar doğal karşılanıyorsa, milletlerin milli hassasiyet hasretini hiçbir hastalıklı yola sapmadan sürdürmesi de o kadar tabii olması gerekir. Yalnız bu hasrete ne Sadisizim, ne narsisizm ne de saldırganlık duyguları eşlik etmemelidir. Bunların yoğunlaştığı bir milli hassasiyet hasreti önce bu hasreti duyanların kendisine daha sonra da diğer milletlere zararlar verme boyutuna doğru tırmanabilir. İnsan ve insanların meydana getirdiği bazı toplumlardaki hassasiyet çarpıklıkları da neticede Faşizm gibi, Komünizm gibi kangren bir yapıya sürükleyebilir.
Bir insan düşününüz ki sağlığına, barınmasına, ihtiyaçlarına vs. önem vermemiş olsun… Bir insan düşününüz ki muhtaçlığı, hep muhtaç olmayı sıradan bir yaşama biçimi saysın… Bir insan düşününüz ki vb… Böyle bir insan kendine olan özsaygısını geliştiremeyeceği gibi başkalarına da saygılı ve hakça davranması beklenemez. Başkalarını olduğu gibi kabul etmesi ise hiç beklenemez.
Böyle bir kişi ancak öz saygısını, öz varlığını yitirdiğinde yani psikososyal bir rahatsızlığa uğradığında gözlemlenebilir. Yani her normal insan kendi varlığının,  bütünlüğünün yanında hayatının devamına da dikkat eder. İşte her normal ve sağlıklı bir insanın kendi hayatının mutlu bir şekilde olması için çaba göstermesi ne demekse, özellikle üzerinde yaşadığı ülkesinin değerlerinin geliştirilmesinde ve korunmasında bir milli hassasiyet göstermesi de o demektir. Yok eğer böyle bir göstergeyi yitirmiş ya da çeşitli sudan bahanelerle bu duygudan soyutlandırılmışsa insan bağımsızlığından, özgürlüğünden değil ancak bir “güdülme”, “sürü” psikozundan bahsedilebilir. Zamanında önlem alınmaz ise bu psikoz durumu sosyal bir vaka olarak kötü huylu bir ur gibi bütün toplum katmanlarına yayılabilir. İşte o zaman kendi özsaygısını yitirerek kendini yokumsayan birey gibi böyle bir toplum da kendi değerlerinin aşındırılması, haritada ülke bütünlüğünün parçalanması hatta silinmesi ilanlarını da yapabilir. Mesela önce kiralık yaklaşımlar ardından satma ve satılık yaklaşımları da getirebilir. Yani bu durumdan ancak milli hassasiyet düşmanları yararlanma fırsatları çıkarır.
Bir insan düşününüz ki arzu ettiği halde ne paraya, ne sağlığa ne de mutluluğa ulaşamamış. Ancak bunları elde etmiş olduğu bir zamanların hasreti ile yanıp tutuşmakta… O “bir zamanların” hayali ile beslenmekte. Fakat bu duruma ulaşmayı bırakınız ona ulaşmak için de hiç bir çaba göstermemekte… Böyle bir insan sadece ve sadece hasretle kaybettiklerine ulaşabilir mi? Ya da benzer bir toplum elinde var olanlara gereken hassasiyeti göstermeden elinden düşürdüğünde, kayıp gittiğinde ah vah hasreti bir çare olabilir mi? Tarihteki altın sayfaların hayalleri ile, hasreti ile avunmanın hiçbir zaman “milli hassasiyet” olamayacağını daha ne zamana kadar anlayamayacağız?
Milli hassasiyet, var olan değerleri dayanak yaparak hep ileriye yönelik değerler bütünü üretme çabasıdır ki bu durum toplum hayatının bütün alanlarında kendini göstermesi gerekir. Önce insan ilişkilerinde, bilimde, sanatta, siyasette üretme faaliyetleri süreklilik gösterme tabiliğinin sürecine girmelidir.
Bir başka açıdan bakıldığında da işaret etmeye çalıştığımız hasretin çeşitli vesilelerle planlı ve kasıtlı olarak aşındırılmaya çalışıldığı da görülmektedir. Buna milli refleksi yok etme diyenler de var. Hatta bu tür olumsuz çabaların tarihte var olduğu, zamanımızda da devam ettirildiği, ileride de sürdürüleceği söylenebilir… Milletler, ideolojiler ve düşünceler arasında mücadele sürdüğü sürece de devam edecektir… Böyle bir hasrete önce şüpheyle bakılmasına, gereksizliğine inandırmaya çalışma propagandaları yapmak, ardından da bunun “çağdışı”, “dışlayıcı” hatta diğer insanları, milletleri aşağılayıcı olduğu saldırılarını gündemde tutma görülebilmektedir. Değerler anarşisi yaratmada da etkili olan bu ve benzeri yaklaşımların gerisinde aslında sözde “kardeşlik”, “dostluk”, “barış” ve “hümanizma” maskeli değersizliği ve ölçütsüzlüğü pompalayarak kuralsızlığı “kural” haline getirmeyi amaçlayan, insanı hayvandan da aşağı derekeye sürükleyen bir akım psikozu yatmaktadır. Ya da gelecekteki hastalıklı hazırlıklarına zemin hazırlama olduğu da söylenebilir. Mesela üç beş yıl önceden ülke adına ya da insanlık adına işaret edilen gerçeklere “paranoya” yakıştırması yapanların bazı hesaplar içinde oldukları bu süre geçtikten sonra gayet net olarak anlaşılmaktadır.
Bu toplumsal ihtiyaca bilinçaltı kapalı ya da açık saldırılar küçük ve etkisiz kesimlerden gelmesi pek fazla dikkate alınacak bir husus değildir. Ancak muktedir ve güç başı ya da başları tarafından yapılırsa mesele büyük tehlike arz eder. Tarih bunun çok belirgin örnekleriyle doludur.
Milli hassasiyet göstermeye karşı yılgınlıklar başladığında yıkımlar da başlar. Hem de toplumun her kesiminde, her katmanında, her alanında yayılarak… Yıkımlar ağır ağır ama çok yönlüdür. Bulaşıcı olmasının ötesinde sindirici ve pısırıklaştırıcıdır da. O ekonomik krizler gibi kısa vadelerde hissettirmez kendini… Yavaş yavaş ama giderek artan kollarla yayılarak bir kültürel kriz ortaya çıkar ki artık bu milleti tanımak da zorlaşabilir. Allah korusun bu milletten bahsetmek de… “Kültürel kriz” yani yaşama biçimlerinin bütün cephelerini kapsayan bir kriz… Adaletin dumura uğraması, uğratılması, güvensizlik, doğrunun eğrinin karışması ve karıştırılması, yaşama alanlarının bütününde az veya çok bir keşmekeşlik, umutsuzluk, gayesizlik, mücadelesizlik zayıflığının tersine bu olumsuzluklarla mücadele edenlere karşı koyma da milli hassasiyet çökkünlüğünün başlıca belirtilerindendir. Açıkçası hassasiyetsizliğin toplumun birçok alanında haysiyetsizliği doğurması da kaçınılmaz sonuçların ortaya çıkmasına sebep olacaktır, olmaktadır.
Bu konuyu zaman zaman daha açıklayıcı örneklerle işlemeye çalışacağız.

**

 

 
İhsan Kurt 2005 - 2007