Duyurular-Etkinlikler

Yeni Yazılarım

 

Tarih Geleceği de Yazar.

Tarih üzerine çok şeyler yazılmış ve bundan sonra da yazılacaktır. Özellikle “tarih felsefesi” yapanlar “tarih”in ne olduğu, ne olması gerektiği, ne olacağı, neden, niçin, nasıl sorularına da cevaplar aramaya, bunları tartışmaya da çalışmışlardır. Şurası bir gerçektir ki tarihçi geçmişi yazarken tarih geleceği yazar. Tarihin özelde milletlerin, genelde insanlığın hafızası olduğu da vurgulanan özelliklerindendir. Bu konuda daha birçok örnekler getirilebilir.

Tarihi bilenler bilir ki tarih “dün” değil “yarın”dır. Tarihi sadece “dün” yanılgısıyla ve “dün”de kalmış anlayışıyla okuyanlar, okumaya çalışanlar boşa kürek çektiğinin farkında olmayanlardır. Eğitimde de tarihi aynı anlayışla okutanlar, okuyanlar da bu kafileye bilerek veya bilmeyerek katılmış demektir. Bu konuyu son günlerde, hatta haftalarda “gündem”i oluşturan ya da çeşitli sebeplerle gündemde tutulan asker-sivil haberleri, ilgili çabalar ve çalışmalar, doğru, eksik veya yanlış yayınlar sıcak tutmaya devam etmektedir. Meseleyi fazla dağıtmadan bir alıntı yaptıktan sonra tarihin bir başka ve önemli özelliğinden de bahsedilebileceği görülecektir.

Gustav von Hochwächter’in Balkan Savaşı Günlüğü “Türklerle Cephede” adı ile S. Toydemir tarafından Türkçeye çevrilen eserin başına Mahmut Muhtar Paşa’nın Balkan Savaşı’na dair anılarının sonuç bölümü eklenmiş. Bu bölümden aktardığım aşağıdaki paragrafı günümüzdeki “güncelleri” de dikkate alarak okuduğumuzda bizde birçok şeyi tedai ettirdiği ya da ettireceği anlaşılacaktır:

Mahmut Muhtar Paşa diyor ki; “… Gazetelerde hakaret etmedik devlet bırakmadık. İkide bir kesin bir sayıymış gibi, var olmayan otuz milyonluk Osmanlılıkla övündük. Ne yazık ki üç yüzyıldan beri çeşitli bozgun, acınacak durum ve eğitimsizlik aynası olan tarih sayfalarımıza bakmayarak, sürekli altı yüzyıllık şan ve şereften söz edip, yüksekten uçarak kendimizi aldatmaktan bir an bile geri kalmadık. Bilimden, sanayiden, ticaretten yoksun, yoksulluk ve sıkıntı içinde bulunan ve çeşitli unsurlardan oluşmuş ve millet bilincini oluşturan dayanaklardan yoksun, siyasal yaşamını sürdürmesi ancak diğer devletlerin birbirleriyle dalaşmalarına dayalı, toprakları büyük, ancak gücü küçük bir devletçikten başka bir şey olmadığımızı anlamak istemedik. Gerek bu durum gerekse her şeyden önce iç düzeni sağlaması gereken ordunun, darbeciler elinde oyuncak olması ve subayların görevlerinden başka her şeyle ilgilenmeleri, Avrupa tarafından bizim için beslenen tüm umutları söndürüp nefret uyandırdı. İşte başımıza gelenler, tüm bu durumların hak ettiğimiz sonuçlarıdır.”

Bu tespitleri okuyunca bazılarımız mevcut gazetelerin bir köşe yazarının yazısı olabileceği veya günceli konu edinmiş yeni yayınlanan bir kitaptan alındığı da sanılabilir. Oysa her ikisi de değildir. Sanki günümüzün basınına yansıyan idarecilerin ve toplumun topyekûn dikkatlerini çekerek aylarca oyalayan ya da yıllara dağılabilecek olan bazı olaylarını ve felsefesini çağrıştırmaktadır. Mesela gazetelerde hakaret etmedik devlet kelimesi yerine kişi, kurum ve kuruluş kelimelerini koyarsak zamanımızdaki bazı gerçekleri daha iyi anlamış oluruz herhalde… Artık “otuz milyonluk Osmanlılık” yerine şimdilerde de yetmiş küsur milyonluk nüfusla bir “övünme”nin çeşitli vesilelerle çeşitli mahfillerde dile getirildiği, bazı etkili ağızlarca dillendirildiği de bir gerçektir. Yani ister Osmanlıdan deyiniz isterse tarihten deyiniz bu özelliğimizi hala devam ettiriyoruz! Devam ettiriyoruz. Çünkü neredeyse son kırk yıldır önce “ideolojik” kimlikli daha sonra da “etnik” kimlikli “bozgunculuk” gibi tehlikeli bir terör belasını en acı bir şekilde yaşayarak… Belki de yaşatarak…

Tarih sayfalarımıza bakmadığımızdan ya da onu sadece hamaset metaı haline getirdiğimizden yüksekten uçarak kendimizi aldatmaya da devam etmekteyiz… “Biz büyüğüz! Biz şöyleyiz, böyleyiz! Şanlı, şanlı ve şanlı!”… Gayet iyi anlaşılıyor ama ya şimdi, ya içinde bulunduğun zamanda da duygulardan arınarak, gerçeklerin aynasına bakmaktan çekinmeyerek yaşananlar ve yaşatılanlarla hangi “büyüklüğü” görebiliyorsun? Ya da “büyüklük”, “şanlılık” mana mı değiştirdi lügatlerde acaba?

 Zülfü yâre dokunsa da söylememiz gerekiyor. İdeolojilerin çeşitli ve farklı kulvarlarında görülen, asıl amaçları hem üzüm yemek hem de bağcıyı dövmek olan duygu ve peşin yargı bezirgânları bu uçma ve uçurma işini aslında kendileri payanda olarak kullanıyorlar. Aynen insanın insan olabilme ve insanlıkta kalabilme değerlerini koltukları ve mideleri adına kullandıkları gibi… “Aynen” diye başlayan cümleleri çoğaltmak mümkün.

Sayıları yüzleri geçen basın yayın organları, yine sayıları yüzlere ulaşan çeşitli resmi veya gayri resmi kuruluşlar, bir başka deyişle sivil toplum kuruluşlarının acaba kaçı ciddi, sürekli ve samimi anlamda gündemlerine bilimi, sanatı, kültürü taşıyorlar? Bilim yerine nelerle uğraşılıyor, uğraşılması isteniyor? Milletin yoksulluk ve sıkıntıları hangi yapay gündemlerde hasıraltı edilme gözü açıklığına uğratılıyor? Dün Osmanlı yıkılırken bilim hurafelere teslim edilmişti. Zamanımızda ise, çok akılcı ve çağdaş olduğunu sık sık tekrarlama ihtiyacı duyan zamanımızda dört yönlü yayınlar ağında bilim yerine fincan ve yıldız falları, magazin bombardımanları bir süreç halinde… “Fikir” mi dediniz? Daha çok komplo teori uzmanları “fikir ve düşünce adamı” yerinde arzı endam ediyorlar.

Millet bilincini oluşturan dayanaklar zorlu bir milli mücadelenin neticesinde yıllardır oluşturulmaya çalışılmışken, henüz daha tamamlanmamış iken, bunlar giderek silikleştirilmeye ve Mahmut Muhtar Paşa’nın işaret etmiş olduğu dönemlerdeki yoksunluğa doğru sürüklenme izleri görülüyor… Hala tarih aynasından yüzümüzü kaçırmak niye? Bütün kökleri ve gelişmişliği ile bir insanı, bir milleti ayakta tutan, hatta bütün insanlığın “insansızlık krizi”ne tutulmasını engellemede çok büyük görevler üstlenen “dayanakların” hangi akıllının (!) ya da akıllıların milletin hayatından çekmek istemesine göz yumulmakta veya fırsat verilmektedir. Tarih bu gafleti işleyenlerin nasıl cezalandırıldığının örnekleriyle doludur.

Paşa’nın, “iç düzeni sağlaması gereken ordunun, darbeciler elinde oyuncak olması” ifadesi de zamanımız için manidar bir anlam kazanmaktadır. Döneminin bir tespitini yapan ve artık yazdıkları “tarih” olan Mahmut Muhtar geleceği yani günümüzü yazmamış da sanki başka bir şey mi yapmıştır? Köklü kurumlar baki ama burada çalışan kişiler geçicidir. Doğru veya yanlış bazı kişilerin şahsında topyekûn bir kurumu hedef olarak göstermek ya da saldırmak hangi akıl ve vicdanın alacağı bir iştir?

Biraz iddialı bir söz sayılmazsa, her tarih biraz geleceği yazar, şeklindeki hükmümüzün örnekler göz önünde bulundurulduğunda pek fazla gerçekçi olmadığını söyleyebilmemizin mümkün olmadığı anlaşılacaktır. Yani tarih yaşanmışlığı ile geçmişte kalırken işaret ettiklerinin bütünüyle de daima geleceği yazmaktadır.

 

 
İhsan Kurt 2005 - 2007