
Tarihle Cebelleşmek
Dünya tarihi içinde tarihimize bakmakla, kendi tarihimiz içinde tarihi meselelere bakmak da, değerlendirmek de genelde açık bir çelişki görülüyor. Çünkü dünya tarihine daha az taraflı, daha kavgasız değerlendirme ve tartışmalarla yaklaşılırken, maalesef Türk tarihinden bu yaklaşımımızı esirgeyebiliyoruz. Herhalde dünyada devletler kurup, bir anlamda tekrar bu devletleri kendi ellerimizle yıkma özelliğimiz de buradan kaynaklanıyor.
Dünya tarihine elbette kendi tarihimiz açısından bakacağız. Çünkü “dünya tarihine” yaklaşım bakımından öncelikli dayanaklarımız kendi tarihimizdir. Dolayısıyla bu bakış açısında olağan ya da yadırganacak bir durum yoktur. Ancak bizim üzerinde durmak ve açıklama ihtiyacı hissettiğimiz kendi tarihimize bakışımızda illaki bir taraf tutma ihtiyacı ya da gereği ile ilgilidir.
Tarihe taraflı bakmak, bir bakıma kişinin sahip olduğu mevcut bilgilerle bakması demektir. Edineceğimiz her yeni bilgi, eğer aklıselimi, sağduyuyu kaybetmemişsek “taraf”ımızda oynamalar sağlayabilir. O halde tarihe taraf olalım ama tarihi olaylara taraf olanlara “taraf” olmak da nereden çıkıyor, denebilir.
Problemleri tarihten alarak günümüze taşımak belki mevcutları daha iyi anlamak açısından önem arz edebilir. Fakat tarihte kalmış olaylara “taraf” olmak günümüz problemlerine yenilerini eklemekten başka ne kazandırabilir? Ya da bu duruma asırlık problemleri çağımıza taşımaktan başka ne denebilir?
Ya yere batırmak, ya da göğe çıkarmak; ya kusurlar, hatalar aramak ya da en büyük güçleri atfetmek gibi tarih yaklaşımları acaba hangi tür bir tarih anlayışı ile izah edilebilir? Zamanımıza kadar devam ettirilen benzer anlayışlar bize neler kazandırmış ya da kaybettirmiştir? Hala aynı çarpıklıklarla tarihe bakmak bizim tarihimizle barışmamızı, hiçbir art niyet olmadan onunla yüzleşmemizi sağlayabilecek midir? Mümkün müdür? En azından bunun için tarihçilerin en doğruya yakın “durum tespiti”ni yapabilmeleri zorlaşmaktadır. Bu durum ise birazcık düşünme zamanı bulabilmiş kişileri “taraf”lara kayarak kendi tarihleriyle cebelleşme içine doğru çekebilmektedir.
Biliyoruz ki dünyada birçok milletlerin tarihi bizim kadar köklü ve zengin değil… Belki birçok problemlerin tarihimizin bu özelliğinden geldiği ileri sürülebilir. Ancak ne olursa olsun bizim gibi kendi tarihi ile cebelleşen dünyada kaç millet vardır acaba? Mevcut anlayış, değerlendiriş ve davranışlara bakıldığında böyle bir soruya da cevap aranması gerekiyor herhalde.
Özellikle son 50-60 yıldır Türk Milleti’nin diğer alanlarda olduğu gibi kültür varlıklarıyla da barış içinde olmasını istemeyenler onu önce kendi tarihi ile savaşır duruma sokmuşlardır. Sağlıklı düşünmesi, üretmesi beklenenler dahi bu tuzağın içine çekilmişler, tarihe, tarihteki olaylara, kişilere bu zihni savaşın cepheleri gerisinden bakmışlardır. Sanki kendilerini zorlayan, kendilerine dayatılan bir metotmuş gibi bu çizgide ısrar etmek de zihinlerdeki savaşı davranışlar alanına doğru çekmiştir. Neticede bir olayı değerlendirirken birey kendisini tarihte kalmış olayın herhangi bir taraflısı olarak meselenin içinde bulabiliyor. Bakış açısı da elbette kendisini içinde hissettiği taraftan oluyor.
Konunun anlaşılırlığı açısından çok somut ve basit bir örnek verilecek olursa, Yıldırım ve Timur arasında olmuş olan Ankara savaşını değerlendirirken ikisinin dışında tarihi vakaya bakmak yerine, futbol takımı tutar gibi kendisini ya Yıldırım ya da Timur yanlısı hissederek olayı değerlendirmek bu cebelleşmelerin en belirgin özelliği olarak öne çıkıyor. Diğer, daha çok karmaşık tarihi olaylarda ise durum daha da “kavgalı” bir tavra doğru götürebiliyor. Bilhassa yakın tarih ile ilgili herhangi bir konu söz konusu edilecekse kavgaların ateşi daha da çok yükselebiliyor, ani alevler görülebiliyor.
Bu ve benzeri durumlar sadece bireylerin tarihi ile kavgasını körüklemiyor, toplum da bundan etkilenerek kendi tarihiyle kavga eden gruplara ayrışabiliyor. Çünkü artık bu davranışta “taraflı” bakmanın ötesinde “düşmanca” bakmanın yanlışlıkları da körükleniyor. Oysa –yanlış veya doğru da olsa- “taraflı” bakmak, hiçbir zaman düşmanca bakma anlamına gelmemelidir. Ama bazen koca koca kitap yazanların bile bu hatalara düştüğü açıkça görülebiliyor.
Asıl olan tarih ve tarihi olayın, tarihi şahsiyetin kendisi iken, bunların yerine tarafımızı koyarak tartışmak zaten yanlış. Bir de çok çabuk göz ardı edilen bir şey var. Hiçbir tarihi mesele “iki açı”lı bakışlarla doğrulara yaklaşmayı sağlamada geçerli ve güvenilir bir metot değildir. Ne olursa olsun, ancak taraflı olanların dahi taraflarını tartışma, değerlendirme yerine asılı dikkatlerden, düşüncelerden kaçırmaması gerekmiyor mu?
Olayların taraflarını çoğaltarak ya da azaltarak “gerçeğe” ne kadar yaklaştırabileceği, sorusunu sormak bile seviye altı bir yaklaşım olur. Bütün bunlara rağmen tarihi meselelere “taraf” kaydetmek gibi bir anlayışın önce bilime, sonra topluma, insanlığa neler kazandıracağı ya da kaybettireceğinin de sorgulanması gerekmiyor mu artık?
Magazin ve güncel bombardımanlarından başımızı kaldırabilsek, bu saldırılardan düşünme fırsatlarını yakalayabilsek, daha ne çok çarpıklıklarla uğraştırıldığımızı hayretle fark edebileceğiz her halde.
***