Ana Sayfa | Kitaplar | Şiirler | Hakkımdaki Yazılar | Yeni Yazılarım | Fotoğraflar | Röportajlar| Özgeçmişim | Okuduklarım

Okuduklarımdan

 


YARALI BİLİNÇ
Daryush Shayegan
Kitap Haldun Bayrı tarafından dilimize çevrilmiş. Elimdeki 3.baskı ve Mayıs 1997 tarihli.
Eser Çatlama, Ontolojik Uyumsuzluk, Çarpıklıkların Alanı ve Çarpıklıkların Toplumsal Zemini adları ile dört ana bölümden oluşturulmuştur.
Yazar genelde sosyolojik-psikolojik fikir tahlillerine örnekler vererek eserini yazmıştır. Dikkatlice okunduğunda, okuyucuda yeni fikir kapıları açması da muhtemeldir… Yazar çarpıklıkları anlatırken bu durumu şu anekdotla sergiler:
“Yıllarca ülkesinden uzak kalmış genç bir adam, İran’a geri döndüğünde Tahran havaalanından çıkınca evine gitmek için bir taksiye biner. Yarı yolda şoföre, il tütüncüde durmasını söyler. “Tütüncüde ne yapacaksınız beyim?” diye sorar şoför.
“Ne mi yapacağım? Sigara alacağım.”
“Sigara mı? Sigarayı camide satıyorlar.”
“Camide mi? Yahu cami Allah’ın evidir, oraya ibadet edilmeye gidilmez mi?”
“Yanlış beyim! İbadet etmek için üniversiteye gidilir.”
“Peki o zaman öğrenim nerede yapılıyor?”
“Öğrenim hapiste yapılıyor , beyim.”
“Hapis hırsızların yeri değil mi?”
“Yine yanlış beyim! Hırsızlar hükümete atanıyor.” (s.124-125)

 

“Ermeni Psikolojik Savaşı”

Psikolojik savaş, karşı cephedekiler için savaşların en tehlikelisi ve bitmeyenidir. Yazılı bir barışından ve anlaşmalarından da söz edilemez. Birey alanında olanı ayrı bir boyutudur ve doğrudan kişinin başarısı ve sağlıklı bir hayat sürdürmesi ile ilgilidir. Yani “kişilik” bütünlüğünü hedef alır. Fakat sosyal ve milletlerarası boyut ise tamamen farklılıklar arz eder. Bu seferlik konumuz da psikolojik savaşın milletlerarası ve tarihi perspektif içerisindeki boyutundan bahsederken çok önemli bir kitap üzerinde de durarak örnekler vermeye çalışmak olacaktır.
Özellikle son altı yedi yıldan beri yakın tarihimizde Ermeni meselesi ile ilgili yayınları, arşiv kaynaklarını okuma ve inceleme gereğini bir roman yazmaya karar verdiğimde başlamıştım. Önce Anadolu’nun çeşitli yörelerine kurulmuş olan Amerikan kolejleri, yani misyoner okullarının dimağları nasıl psikolojik savaşa hazırladığının uygulamalarına şaşırmadım. Ancak Osmanlıyı bölünmeye doğru götüren, ülke içerisindeki azınlıkları psikolojik anlamda hazırlayan sinsi planlarının daha sonraki yıllarda nasıl ürünler vermiş olduğunu tarihi hakikatlerle ortaya çıkarılmış olduğu da bir gerçektir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 14 Ekim 1922’de çıkardığı özel bir kanunla “Milli Şehit” olarak kabul ettiği Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal Bey’in 1908 yılında Mülkiyeden mezun olmasıyla başlayan ve idam tarihi olan 10 Nisan 1919’a kadar geçen süre içersindeki dönemin kaynaklarına ulaşmaya çalıştığımda sıcak savaştan daha fazla bir psikolojik savaşın sürdürüldüğünü gördüm. Bu savaşın en önemli silahı ise “propaganda” idi. Hatta bu silahın çağın her türlü imkânlarından da yararlanarak yüz yıl sonra da kullanılmaya devam edildiği yaşamakta olduğumuz ve dayatılmaya çalışılan “sorunlar!” ve “açılımlar!” gerçeğinden de anlaşılmaktadır.
İki değerli bilim adamı Ümit Özdağ ve Özcan Yeniçeri’nin hazırlamış olduğu “Talat Paşa’dan Alican Kapısı’nın Açılmasına Ermeni Psikolojik Savaşı” adındaki eser en azından bir konuda psikolojik savaşın sürdürülmekte olduğunu ortaya koymaktadır. İki alan uzmanının katkılarıyla ortaya konan bu eserin benzer konuyu işleyen kitaplardan birçok yönden farklılıkları vardır.
Kitabın ithaf edildiği dört kişi de Türk vatandaşı olan Ermenilerdir. Bu durum kitabın yaklaşımında tarihi bazı gerçekleri hatırlatmanın yanında önemli bir hakkı da iade etmeyi kabul etmiş olduğunu göstermektedir.
İthaf aynen şöyledir: “İstiklal Harbi sırasında İstanbul’da Türk İstihbaratı için çalışan ve Anadolu’ya adam kaçıran Pandikyan Efendi’ye, Anadolu’ya silah alınması için Kuvva-i Milliyecilere kredi veren Osmanlı Bankası Müdürü Keresteciyan Efendi’ye, Türk İstihbaratı’nın vefakar bir parçası olan Benliyan Efendi’ye 10 Ağustos 1982’de Taksim Meydanı’nda ASALA terörünü protesto etmek için kendisini yakan büyük Türk Ermenisi Artin Penik’in aziz anılarına ithaf olunur…”
Eser sadece tarihte kalmış ya da asırlar önce başlamış olaylardan örnekler vermekle kalmıyor. Önemli olaylar ve olgulardan hareket ederek günümüze kadar gelmiş sorunlardan “Ermeni” sorunu ile ilgili tespitleri merkeze alarak diğer bazı sosyal problemlerin oluşmasında ya da oluşturulmasında, devam ettirilmesinde “psikolojik savaş”ın çok büyük etkilerine de işaret etmektedir.
Psikolojik savaşın amacını “savaşılan milleti/ orduyu karşıt güç olmaktan, etkili bir engel olmaktan çıkarmak, uyumlu ve bağımlı hale getirmek veya yok etmek” olarak tanımlayan yazarlar bunun bazı durumlarda şart olmadığını da belirtmektedirler. Çünkü “Hasım gücün iradesini başka yöntemlerle eritmek, çürütmek, çözmek ve tahrip etmenin de” mümkün olduğunu işaret ederler. Yazarlar için verilen bu mesajın gerisinde elbette ülkemiz için “sorun” kabul edilen ya da ettirilen durumların yattığı, bunların da benzer yaklaşımlar içerisinde psikolojik savaşın bir parçası olduğu gerçeği göz ardı edilemez.
Giriş kısmının dışında kitap “Tarihin Tanıklığında Türk-Ermeni İlişkileri”, “Ermeni Psikolojik Savaşının Tarihsel Gelişimi ve Aşamaları”, “Ermeni Psikolojik Operasyonunun Kısmi Sonuçları” olmak üzere üç bölümden meydana gelmiştir. Her üç bölümden birincisinin altında işlenen konular daha çok tarihi olayların tanıklığında meseleler irdelenmeye çalışılmıştır. İkinci bölüm başlığından da anlaşıldığı gibi konu “psikolojik” boyutlarıyla ortaya konulmuştur. Burada olayın siyasi, sosyal ve kültürel yönü de dikkate alınmıştır. Son bölümde ise daha çok son 20-30 yıllık dönemdeki olaylar ve gelişmeler Ermeni psikolojik operasyonunun sonuçları olarak tahlil edilmeye çalışılmıştır.
Eser benzer konuda şimdiye kadar yayınlanmış olan kitaplardan gerek soruna yaklaşımıyla ve gerekse olayları tarihi perspektif içerisinde analiziyle de dikkat çekmektedir. Mesela sözde “soykırım” meselesini sadece tarihi bilgi ve belgeler sıralaması olmaktan çıkaran eser, konuya yine psiko-sosyal bir perspektifle gayet açık ve anlaşılır şu yorumu getirmektedir:
“Türk milletine karşı yapılan soykırım iddialarının temel amacı; soykırımı Türk milletine kabul ettirerek, Türk milletini tarihinden ve kendisinden soğutmak, kendisi ile sağlıksız bir ruhi ilişki içerisine girmesini sağlamaktır. Türkiye Cumhuriyeti’nin soykırım iddialarını kabul etmesi halinde mesele bir tarih mevzuu olarak kapanmayacaktır. Ermenistan ve diaspora Ermenilerinin Türkiye’den mali tazminat talepleri gündeme taşınacaktır. Bunun kabul edilmesini ise Ermenilerin ‘Batı Ermenistan’ diye nitelendirdiği Doğu Anadolu toprakları üzerinde hak iddiası izleyecektir.”(s.36)
Dikkat edilirse bu yorumda daha çok dikkat çeken soykırımın kabul edilmesiyle Ermenilerin toprak isteyeceği bilgisinin aktarılması değildir. Çünkü bunun benzerini çoğu yorumcular dile getirmektedirler. Ancak kitaptaki farklı olduğu kadar çok önemli olan yaklaşım  “Türk milletini tarihinden ve kendisinden soğutmak, kendisi ile sağlıksız bir ruhi ilişki içerisine girmesini sağlamaktır” ifadesindeki derin anlamda yatmaktadır. Ancak tırnak içerisinde ifade edilen fikirler sadece “Ermeni meselesi” ile sınırlı kalmadığını, gündeme getirilen ve gündemden düşürülmesine de fırsat verilmeyen diğer “sorunlar” da uygulanmaya çalışıldığını görmek mümkündür. Hatta bu psikolojik saldırının yıllardır yapılmakta olduğunu da söyleyebiliriz. Mesela kim olursa olsun şu veya bu kesimlerden “tarihe”, “tarihi şahsiyetlere” akla ve mantığa sığmayan saldırılar ve düşmanlıklar, aşağılık duygusunun giderek kökleştirilmeye çalışılırken kendine güvenin köksüzleştirilmeye çalışılması başka ne ile izah edilebilir?
Ermeni meselesine şimdiye kadar çıkmış olan yayınlardan daha farklı ve zengin bir bakış açısıyla bakılmış eser okumak isteyenler için bu değerli eser önerilebilir.
Ümit Çıkrıkçı’nın yayın yönetmenliğini yaptığı Kripto Kitaplardan Mayıs-2009’da çıkan bu önemli yayını  www.kriptokitaplar.com  adresinden temin etmek mümkün.

***

57.ALAY GALİÇYA


Yazar İsmail Bilgin romanlarıyla tarihi hafızalarımızı yenilemeye ısrarla ve yılmadan, büyük bir çaba ile devam ediyor. Yeni yayınladığı eserinin 5.sayfasında şu bilgiyi veriyor:
“Onlar, Çanakkale Cephesi’nden sonra yine ateşe atılmak için sekiz haftalık bir yolculuğun ardından tam 33 bin asker ile Galiçya’ya gittiler. Vatanları için olmasa da savaşmaya mecburdular. Görevlerini hakkıyla yerine getirdiler. Bu görev esnasında tam 12 bin şehit verdiler. Bunlardan 95’i subay ve 7 bini er idi. Diğerleri de kayıp diye tarihe geçtiler. Süleyman Nazif’in dediği gibi, Çanakkale bundan sonra bir isim değil, bir tarih olacaktır. Galiçya da onun zeyli.”
Mustafa Kemal’in Çanakkale’de   “ Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum” dediği alay dır 57.Alay. Bu değerli eser de bu kahraman alayın Galiçya’daki mücadelesini anlatmaktadır.
İsmail Bilgin “57.ALAY GALİÇYA’DA Ölümsüz Alayın Öyküsü 1” adındaki 352 sayfalık eserinde yakın tarihimizin bazı sayfalarına ışık tutmuştur. Bazı kaynaklarda bu alayın tamamının Çanakkale’de şehit olduğu ya da kaybolduğu yazılmaktadır. Oysa gerçekler hiç de işaret edildiği gibi değildir. Evet, Çanakkale’de eşsiz bir kahramanlık misali olmuş olan 57.Alay, üst düzey komutanlarına kadar büyük bir kayıp vermiştir. Ancak bu durumdan sonra alay cephe gerisine alınmıştır. Yazarın da ifade ettiği gibi “Bu kahraman alay, Çanakkale’den sonra Galiçya’ya gitmiş, orada da cesurca savaşmış ve daha sonra Filistin Cephesi’ne gönderilmiştir.” Bu kitap 57.Alayın Galiçya’daki, vatan topraklarından binlerce kilometre uzaklıktaki mücadelesini anlatmaktadır. Yazarın verdiği mesaja göre Filistin Cephesi de galiba ikinci kitapta anlatılacaktır. Anlaşılan 57.Alay Çanakkale, Galiçya ve Filistin’de de destanlar yazan bir alay olarak karşımıza çıkmaktadır.
İsmail Bilgin’in bu eserini okumadan önce, yazarın kendisinin de sıkça faydalandığı Kansu Şarman’ın hazırladığı “Kumandanım Galiçya Ne Yana Düşer? Mehmetçik Avrupa’da: M.Şevki Yazman’ın Anıları” adındaki kitabı okumuştum. Fakat İsmail Bilgin’in kitabı bu eserden farklı bir konumda okuyucunun karşısına çıkmaktadır:
Kitap hemen herkesin okuyup anlayabileceği akıcı bir üslupla kaleme alınmıştır. Kitabı okurken okuyucunun kendisini cephelerden, çarpışmalardan uzak tutması pek de mümkün değil. Sanki yaşayarak yazan bir yazarla karşılaşıyoruz. Ya da okuyucu böyle bir atmosferin içinde kendisini buluveriyor da diyebiliriz.
Olaylar roman kahramanlarından Ahmet Muzaffer Bey’in ağzından aktarılıyor. Duygular, iç çatışmalar, gözlemler de bu kahraman tarafından anlatılıyor.  Bir askeri birliğin cephelerdeki mücadelesi, siperlerdeki askerlerin ruh halleri sıkıcılığa fırsat vermeyerek, sürükleyicilikten hiçbir taviz vermeden ancak bu kadar yazılabilir herhalde… Sadece bu bakımdan değil, tarihimizin pek fazla bilinmeyen bir alanına projektörlerini tutarak en az on bin okuyucuyu (1.baskı on bin adet basılmış) aydınlattığı için de kutluyor, Çanakkale, Sarıkamış, Gelibolu yazarına ömür boyu muvaffakiyetler diliyorum.

***

Hey Be Cahit !

Liseli yıllarım. İlimizden, yeni açılan ilçemiz Akdağmadeni’nin lisesine naklimi yaptırdığım yıllar. İlçemiz sırtını Akdağlara dayamış yeşillikler içinde küçük bir Anadolu şehri. Bunun için halk arasında “Yeşil Akdağ” da diyorlar o zamanlar.

Büyük bir zevkle ve iştiyakla okuluma gidip gelmekteyim. Sanki o yıllar hayatı yeni keşfetmiş olduğum yıllar gibi geliyor bana. Bazen okulun kapısını ilk açanlardan biri de ben oluyordum galiba.

Okula her gün giderken çarşıda tek uğrak yerim ilçemizin tek kitapçısı Temiz Kitapevi. Evden erken çıktığım için çarşıdan geçer, yolumun üzerinde bulunan kitapevinin vitrinine bakmaktan büyük haz alırdım. Camekânda sergilenen kitapların kapaklarını ayrı ayrı inceler, içindekiler de neler olduğunu merak ederdim. Sanki bana göre o kapakların her biri haramilerin gizli mağarasının kapıları gibi sırlarla dolu gelirdi. Çünkü kitapçı açık olduğunda da bu kitapların hiç birini karıştırmaya müsaade etmezdi. Eğer alacaksanız kitabı camdan elinizle işaret etmeniz gerekiyordu. Kitapçı, işaret edilen kitabı onları hiç incitmemeye özen göstererek vitrinden alır, paket yapıp okuyucuya uzatırdı.

Maalesef benim kitap alacak pek param olmadığı için bu kitapevinden içeriye girmem pek fazla olmamıştı. Sadece vitrinden kitap kapaklarını seyretmekten bile büyük haz alırdım. Dakikalarca belki yarım saat vitrinin önünde kaldığım çok olurdu.

Yine bir gün erkenden okula girdiğimde koridorun duvarlarına asılan camlı vitrinlere rengârenk kapaklı kitapların dizilmiş olduğunu gördüm. Ders kitaplarında sadece adını duyduğum bazı eserlerle ilk defa yüzyüze gelmiştim. O zaman Devlet Kitapları 1000 Temel Eser serisinden yayınlanmış olan bu kitaplara da sadece camlardan bakmak nasip olmuştu. Oysa ben bunları elime almak, karıştırmak, okumak istiyordum. Daha sonra bu isteğim ilgililer tarafından da geri çevrilmişti. Bu durumun bürokratik bir kafa yapısının ürünü olduğunu daha sonraki yıllarda anlamıştım. Ne çare ki bize yine kitapları camdan seyretmek düşmüştü.

Her zamanki alışkanlıkla okula gitmeden önce kitapevinde acaba yeni kitaplar var mı düşüncesiyle uğradığımda içim kıpır kıpır dolmuştu. Okulumuzda bulunan bazı kitapların burada da olduğunu gördüm. Bir kitap kapağı dikkatimi çekti. Mavi bir zemin üzerinde sandallara benzeyen şekiller vardı. Daha doğrusu bu şekiller denizde yüzüyormuş hissini de veriyordu. Vitrine yaklaşarak kapağın üzerindeki yazıları okumaya çalıştım. “Cahit Sıtkı Tarancı SEÇMELER” yazıyordu.

Daha bir gün önce edebiyat dersimizde Cahit Sıtkı Tarancı’nın ‘Otuz Beş Yaş Şiiri’ni işlediğimizi hatırladım. Elimi cebime attım. Nicedir zar zor biriktirdiğim hepsi bozukluk olan paralarıma baktım. Onları tek tek büyükten küçüğe doğru avuçlarımda hizaya dizdim. O esnada kitapçı, kitapevini yeni açıyordu. Kararımı vermiştim. Biraz bekledikten sonra elimdeki paralarımla kitapevine girdim. Kitapçıya alacağım kitabı işaret ettim. Yine her zamanki gibi kitabı vitrinden hiç incitmemeye çalışarak çıkardı. O esnada “ya param yetişmezse” diye de kaygılanıyor, bunun için heyecanlanıyordum. Fiyatını söyledi. Rahatlamıştım. Çünkü avucumdaki para yetiyor hatta biraz da artıyordu. Parasını sayıp kitabı sardırmadan kitapçının elinden aldım.

İlk işim kitabı kapağı gözükecek şekilde şeffaf bir naylonla kaplamak oldu. Diğer ders kitaplarımla birlikte her gün okula götürüyor, hatta biraz da arkadaşlarıma hava atarak ‘Otuz Beş Yaş Şiiri’nin yanısıra diğer şiirlerden de okuyordum. Bazı arkadaşlarımın gıptayla baktıklarını, bazılarının kitabı isteyip içinden bazı şiirleri yazdıklarını bugünkü gibi hatırlıyorum.

Bu kitap zaman zaman elimin altında bulunan şiir kitaplarından biri oldu. Belkide şairin yolun yarısını tamamlamadan bu dünyadan göç etmiş olması beni etkilemişti. Onun için olsa gerek Cahit’in: “Ne doğan güne hükmüm geçer,/ Ne halden anlayan bulunur; diye başlayan ve: Her mihnet kabulüm, yeter ki/ Gün eksilmesin penceremden” diye biten şiirini defalarca okumuş, duygularını, şair kaygılarını anlamaya çalışmıştım.

Daha sonraki yıllarda şiirler yazmaya çalıştığım bir gün:

Yaşamaksa yaşıyoruz, / Cahit gibi her günü dert edinerek.
Ölmekse öleceğiz bir gün / Düşünüyorum ki şunu ölmeden,
Ne istiyor bu hayat bizden?

Diye duygularımı Cahit’le birlikte ifade etmeyi denemiştim. Cahit’le ve ölümle birlikte hayatı sorgulama denemesiydi genç yaşımın yapmaya çalıştığı…

Hatta o dönemler bir arkadaş bulmuş gibi şiirlerini okuduğum Cahit’le konuştuğum ve bazı şiirlerinden sonra “Hey Be Cahit!” diye seslendiğim çok olmuştur. Bana “Hey Be Cahit!” dedirten şiirlerinden biri de: Desem ki vakitlerden bir nisan akşamıdır./ Rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor” diye başlayan ve: Ve neden sonra/ Tekrar duyduğun gün sesimi gökkubbede,/ Hatırla ki mahşer günüdür/ Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum” diye son bulan DESEM Kİ… Başlıklı şiiridir. Hatta bu şiiri liseden mezun olduktan sonra bir heves uğruna girmiş olduğum Ankara Konservatuarı Tiyatro bölümü sınavında da okuduğumu hatırlıyorum.

Ve şimdi o yıllardan hala elimde anılarıyla kalan Cahit Sıtkı Tarancı’nın ‘Seçmeler’inden:

Ağla gözüm ağla haritamız kan içinde.
Kabil’in akıttığı kanmış durdurulamazmış;
Dünyamıza karanlık bir vahdet getiriyor;
Cümlemize, cümlemize mihnet getiriyor.
Ağla gözüm ağla haritamız kan içinde.

Diye okuyor, haritamızda dolaşıyor, duygulanıyor, düşünüyorum. Cahit, bu şiirini yazdığında bir falcılık yapmamıştı ama yeryüzünde bir mevcudu da işaret etmişti. Bakıyorum hala haritamız kanlar içinde, kabaran yüreğim viranelikler yurdu gibi… Yüreğim yanıyor, sızım sızım sızlıyor topyekûn damarlarım… Ardından da gençlik dönemlerimde olduğu gibi Cahit’i okuyor ve derin bir iç geçirerek “Hey Be Cahit!” diyorum.

Hey Be Cahit!


***

 

Sanatalemi’nden Vahap Akbaş’ın Şiirine

Sanatalemi toplantısının getirdiği zenginlik dostlardan ayrıldıktan sonra da devam etti. İstinye’ye gitmekte olan otobüste bir koltuk bularak oturduğumda A.Vahap Akbaş’ın adıma imzaladığı iki kitaptan biri olan ve içinde şiirlerinin toplandığı “İnce Lügat”i açtım.

Önce üç bölümden meydana gelen kitabı “içindekiler” bölümüne bakarak inceledim. Gördüm ki şair “Şiirin kapısında sabırla has söze duran” bir yürek.

Sağ tarafımda Boğaz’ın ışıklarla şiirleşmiş suları ve elimde bir şiir kitabı. Şairin 9.şiir güldestesi. Sayfalarını açıyorum incitmeden. Dışarıda trafik ve taksilerin kornaları… Bakınız şu tesadüfe ki ben şairin “Taksi” başlıklı şiirini okumaya başlamışım:

el ederim
bir taksi bakar sarışın
al götür beni derim
denizin ırmağı içtiği yere
içmeden ruhumu şehir
al götür

Yok öyle yağma, yok öyle birden kaçmak! Daha yeni gelmişim İstanbul’a. Bir de oturmuşum Boğaz’a bakan koltuğa. Salaş barlara bakan yoldan geçsem de, Boğaz gözlerimden ve içimden geçiyor bir masal ülkesi gibi. Bu şehir ki şairini aşık, aşığını neden şair eyliyor yeni anlıyorum. Herhalde bunun için bir akşamüstü Boğaz’ı boydan boya incitmeden ve incinmeden geçmek gerektir diye düşünüyorum. Şehrin şavkı vuruyor sulara. Şimdi şu an, şu zamanda yaşadığımın yoğunluğunu fark ediyorum. Akbaş’ın şiiri ile duygularım dirilirken şu dizeleri gayri ihtiyari tekrar ediyorum:

burada böyle camdan gibi
var/ ama yok gibiyim.
canımın çekirdeğini deler
deler de / gider
kör uzakları öper gözlerin.

Ne kadar şanslıyım diye düşünüyorum. Bu şansı bana bahşedene şükürler ediyorum. Boğaza karşı şiir okumaya ve şiir okurken sularla kaynaşmaya devam etmenin doyulmaz mutluluğundayım. Karşılardan “Üsküdar’ın Dost Işıkları”nı selamlıyorum. “Gönül tahtı”ma kuruluyor “Hayal Şehir” ve “Hayal Beste”lerim bastırıyor barlardan gelen gürültüleri.

Umut umut Fatih’ten beri biriktirilen, biriktirilip harcanılan şehir… İşte gördüklerimle, hissettiklerimle sen İstanbul’sun. Ben İstanbul’dayım. Boğazın sularından akseden ışıklar kelimeleri, kelimeler duygularımı arındırıyor. Bu seferlik olsun bir bencillikle trafiğin ağır akmasına, hatta her teker dönüşünde durmasına içten içe seviniyorum. Vapur düdükleri, kornalar, değişik birkaç lisandaki konuşmalar bu İstanbul akşamında eriyor. Eriyip İstanbul oluyor. Kulaklarım “İstanbul’u dinliyor”, gözlerim sadece İstanbul’u görüyor.

gözbebeklerine çöreklenmiş
bu zifir ne
ya bu zehir
kalp diplerinde

şehir bulanık bir sudur
boğar seni beni,

dese de dost şair Vahap Akbaş, şu an katılamıyorum duygularına. Çünkü şu an seyretmeye doyamadığım şehir yakut bir avize gibi, çağlayanlar misali pırıl pırıl. “Boğmak” ne kelime kanatlandırıyor sanki sular üstüne. Ben demindeyim hem anın, hem zamanın. Kolunda, yanında ve dahi içindeyim şiir olan İstanbul’un.

Sanatalemi.net, bende zenginlikler uyandırdığı ve zenginlikler kattığı için, yeni dost yürekler tanıdığım ve eskiden tanıdığım dostlarla karşılaştığım için mutluluklara yürüyorum. Sanatalemi bu zenginliğime vesile olduğu için, bu duruma sözleriyle ve gönülleriyle gül sunan herkese içimden teşekkürler ediyorum.

Merhaba Akbaş’ın şiirleri, elveda İstanbul… Bir daha güzelliklerine davet edene kadar elveda, diyorum.

***

 

Şiirin Bitmediği Yerde Bir Şair:
Sefa Kaplan

Şiir üzerine yazılan neredeyse üç yazıdan biri “şiir bitti” yazıları. Bilemiyorum belki buna “şiir bitti teraneleri” de diyebiliriz. Eksik veya tamam, doğru veya yanlış bu tür yazılar ciddi okurda olduğu kadar şiiri gerçekten sevenlerde de sıkıntı oluşturmaya başlamıştır. Birçok alandaki felaket tellalcıları gibi şiirimizde de bu görevi üstlenmiş olanlar var gibi. Oysa Türk şiiri; ödül kovalayıcılardan, propaganda avcılarından, her türlü ideoloji bezirgânlarından, reklâm pastasında bölüşme kavgası yapanlardan bir arındırılabilse asil ve asli şiir bütün zamanlara meydan okuyarak kendini gösterebilecektir. İşte Sefa Kaplan’ın şiirleri bu doğrultuda bir örnek olarak gösterilebilir.

Sefa Kaplan’ı kişi olarak uzaktan yakından ne gördüm, ne de tanırım. Ancak onun ilk şiirlerini yanılmıyorsam Türk Edebiyatı’nda, Kültür ve Sanat dergilerinde okuduğumda şiirin atardamarlarına yol alan bir şair olduğunu sezinlemiştim. Haz almaktan öte sanki şairin âlemine, sırlar ve zengin imajlar dünyasına izin almadan girerek okuyordum bu şiirleri. Sonra dergilerde az rastladım veya bana öyle geldi. Fakat adını birçok yerlerde duyuyordum. Ne tuhaftır ki hiçbir şiir kitabına rastlayamadım. Ya da ben özel olarak Sefa Kaplan’ın şiir kitaplarını aramadığımı da söyleyebilirim. Fakat daha önceleri okuduğum şiirlerinde bende özel ve ayrı bir yer bıraktığını hiçbir zaman unutamadım. Ta ki 1990 yılında ‘İnsan Bir Yalnızlıktır’ adlı eseriyle Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü kazanmış olduğunu bir yerlerde okuyana kadar bu isim hafızamın bir köşesinden yeniden çıktı. Yine zaman zaman bazı şiirlerini dergilerde görmeme rağmen hiçbir şiir kitabına ulaşamamıştım. Oysa Sefa Kaplan’ın Sürgün Sevdaları, Seferberlik Şiirleri, Londra Şiirleri ve Mecusi Şiirleri gibi eserlerinin varlığından haberdardım.

Anlayacağınız geçenlerde bir bankanın kitap satış bürosuna uğrayana kadar Sefa Kaplan’ın hiçbir şiir kitabı elime geçmemişti. İçeri girer girmez karşımdaki rafta bir kitap dikkatimi çekti. Kapağında ‘Şiirler. Sefa Kaplan –Seçme Şiirler-‘ yazıyordu.  Nisan 2007 tarihinde İş Bankası Kültür Yayınları arasından çıkan kitap şairin yukarda adı geçen şiir kitaplarından seçmeleri oluşturuyordu.

Kitabı alıp evime geldiğimde, belki bazılarımıza tuhaf gelecek ama kitabı bir roman gibi baştan sona heyecanla okudum. Dergilerden, bir yerlerden olsa gerek bazı şiirler tanıdık geldi. Fakat çoğunu ilk defa bu kitapta okuyordum.

Kitabı baştan sona okuyup bitirdikten sonra bazı şiirleri tekrar tekrar okudum. İşte o zaman aklıma ‘şiir bitti, bitiyor’ tellalcıları geldi. Bu ve benzeri yazıları yazanların şiirin bitmediği yerde bir şairin, Sefa Kaplan’ın olduğunu hatırlatmak amacıyla da bu yazıyı kaleme aldım.

Sefa Kaplan, sadece şiirin bitmediği yerde duran bir şair değil, şiirin bitmeyeceğini de hatırlatan bir şair. Kitabına yazmış olduğu on iki sayfalık ‘mukaddime’sinde çok iyi tanıdığını anladığımız beş şairden hareketle bazı kaygılarını ve duygularını dile getiriyor. “Bu Ülkede Şiir ve Şair Ciddiye Alınabilir mi?” başlıklı yazısında Kaplan şöyle bir hükme varıyor: “Ne yazık ki, şiirin değilse bile, şairin ‘ahlak’ kavramıyla yan yana getirilebileceğine kani değilim hayli uzun bir zamandır”. Bu hükümden sonra okuyucunun düşündüğünü varsaydığı soruyu soruyor ve cevabını da veriyor:

“Peki, o halde neden bütün şiirleri bir araya getirip memleket mensuplarına yeni bir kötülük yapmaya tevessül ediyordun, denilebilir.
Ve haklı bir soru olur bu.
‘Veda’ açıklayıcı bir sebep olabilir mi acaba?”

Bilemiyorum ama ben buradan şairin şiire “veda” ettiği gibi istemediğim bir netice de çıkardım. Biliyoruz şair duygusaldır, belki alıngandır ama şiiri “şiircilere” bırakmayacak kadar da sorumludur. Öyle olmasa:

dizginsiz pusatsız bir at şimdi mevsimler
belli değil Allahım kim kime kurmuş pusu
sarmaşıklı rüyalarda gülümser resimler
albümlerde kımıldar çağın yarım sorusu
bilmem nerede kaldı ayışığı isimler
eskiden gözlerindi akşamların en durusu

Diye yazmaması gerekir. Yani önce şiir gibi şiirler yazacaksınız sonra da şiire ‘veda’ etme hakkını kendinizde göreceksiniz. Şiir adına “ayışığı isimler” den birisinin de kendisi olduğunu Kaplan fark etmelidir.

Şiirin bitmediği yerde duran Sefa Kaplan’ın şiirlerini okudukça da açıkça bu “veda” zoruma gitmeye başladı. Şairin kime ya da kimlere küsüp orucu bozduğu belli gibiydi ama bunda Türk şiiri ve Türk okurlarının ne gibi günahı olabilirdi? Sonra bu durum biraz da “şiir bitti” zihniyetine fırsat vermek olmuyor muydu?

Sefa Kaplan’ın şiiri üzerine ukalalık sayılabilecek ya da sıradan bazı internet şiirlerine yazılan yorumlar gibi laflar etmek niyetinde hiç değilim. Fakat bir iki cümle etmekten de kendimi alıkoyamıyorum.

Sefa Kaplan’ın şiirleri derinliği, dayanakları, zengin birikimleriyle geçmişi, şimdiyi ve geleceği kendi üslubu, kendi muhtevası ile birlikte, getirdiği kendine özgü yenilikleriyle Türk şiirinin daha bitmediğinin en güzel örnekleridir.

Sefa Kaplan şiirlerinde kelimelerle tablo çizmekle kalmayıp, bu tabloları her okuyanın zihninde, şiirden anlama gayreti içinde olan herkesin düşüncesinde çoğaltmasını başarabilmiş ve bunu şiirlerinde yakalamış bir şair:

susmuşumdur hep—gülüşleriniz
beyaz yelkeninde günlerin salkımsaçak
bir sevdadan henüz kurtulmuş gibi
bir resim erik ağaçlarının altında
kim bilir hangi sahilde rüzgarlarda
gözlerinizin güzelliği söylediğimdendi
ışıldar şimdi gecede yasaklanmış elleriniz
cevabı hiç yok bir soru tutkunluyla
siz bütün sevgilerinizde köşe kapmaca
açılır enginlere gider gemileriniz
               -yokken karada kimse-

Kaplan’ın şiirlerinde mücerretle müşahhastan yeni bir varlığa, imaja yollar açıldığını görebilmek hiç de zor değil. Onun ‘suskun kıyıları’na vuran ilham dalgalarının belki neyi getirdiğini görebilir ama neleri sürükleyip götüreceğini bilemeyebilirsiniz:

evet bahar olmalı, gölge geriye düşmüş
yağmur’un saçı öne, dizi geriye düşmüş.

Şair “ruhum su sızdırmaz” dese de şiirlerindeki iniş ve çıkışlar her şair gibi değil Sefa Kaplan kimliği ile yansıyor. Onun şiirleri şiir gibi değil “şiir” olarak mesajlarını, duygularını, düşüncelerini zaman zaman sızdırıyor. Bu yazının konusu Sefa Kaplan’ın şiirlerini inceleme yazısı olmadığı için daha geniş olarak üzerinde duramıyorum. Ancak Sefa Kaplan’ın şiirin bitmediği yerde bir şair ve şiirlerinin de henüz Türk şiirinin bitmediğini gösteren örnekler olduğunu hatırlatmaya çalıştım.

‘Veda” da neyin nesi?

***


Montaıgne Ve Denemelerinde ‘Türk’ Anlayışı

Montaıgne deyince yurdumuzda herhalde “Denemeler”i akla gelir. Değişik yazarlar tarafından çevirileri yapılmış, birçok baskıları yapılmıştır. Benim elimdeki Sabahattin Eyüboğlu’nun çevirdiği ve 13.baskıya ulaşmış olanı (İstanbul, 2006).

Dikkatli okurlar çok iyi bilirler ki eğer çeviri iyi yapılamamışsa okunan eserden zevk alınması da zor olur. Hatta bazı çeviriler sonuna kadar okunmadan bir kenara atılıverme riskini de taşırlar. Fakat Sabahattin Eyüboğlu’nun çevirisi, galiba şairliğinin de katmış olduğu bir anlayışla Denemeler şiir gibi akıcı olarak okunabilmektedir.

Montaıgne 1533–1592 yılları arasında yaşamış bir Fransız yazarı olarak eserini kaleme alırken kendisini hiç zorlamadığı anlaşılıyor. Hani şiirde kolay yazılabileceği hissini verdiği halde aslında zor yazılabilen ve şiirde “sehli mümteni” adı verilen yaklaşım sanki Montaıgne’nin denemelerinde de var gibidir. Tabii, zorlanmadan, düşünüldüğü gibi sıralanmış ve yazılmış. Hatta konuların çoğunluğu bile sıradan konular intibaını uyandırmaktadır. İnsanda, insanlarda var olan, canını sıkan, sevindiren, düşündüren, zihinde sorular olarak çağrışım yapan ve bazen de problem haline gelen, getirilen her şey denemelerin konusu olmuştur. Bütün bunların yanında ağırlıklı olarak eski Yunan tarihi ve kültürü olmak üzere insanlığın tarihinden de örnekler vermeye çalışılmış.

Montaıgne tabii ki bu arada Türk tarihinden de, doğruluğu ve yanlışlığı tarihçiler tarafından tartışılabilir örnekleri bazı denemelerin içlerine serpiştirmiştir. Henüz okuduklarım içerisinde Montaıgne’nin bu denemeleriyle ilgili tarihçilerin ya da diğer yazarların dikkat çekmiş olduklarına rastlayamadım. Varsa da konuya nasıl yaklaşmış olduklarını da bilemiyorum. İşte bundan dolayı Montaıgne’nin ‘Denemeler’inde Türk Tarihi ve bazı Türk devlet adamları ile ilgili kanaatlerine dikkat çekmek istiyorum.

Montaıgne kitabının başlarında (s.24) “mış”lı bir şekilde şöyle diyor: “ Türk padişahının ülkesinde birçok insanlar varmış ki başkalarından üstün sayılmak için kendilerini yemek yerken göstermezlermiş, haftada bir tek öğün yerlermiş, yüzlerini, gözlerini paramparça ederlermiş, kimselerle de konuşmazlarmış”.

Yazarın yaşamış olduğu dönemlerde başındakilere “padişah” adı verilen sadece Osmanlı Devleti var olduğuna göre Osmanlı kastedilmektedir. Yazar, zaten diğer denemelerinde olduğu gibi bu denemesinde de benzer hükümlerini herhangi bir kaynağa dayandırmıyor. Bir imparatorlukta çok farklı milletler, dinler, diller ve inançlar bulunması da doğaldır. Yani insanların yaşama şekillerinde benzerlikler bulunabileceği gibi farklılıklar da gayet tabiidir. Ancak bunun bütün “Türk padişahının ülkesi”ne genellenmesi, diğer örneklerde daha açık vereceğim gibi bir zihniyetin eseri olsa gerektir.

Montaıgne’ın ‘Romalı ve Osmanlı Büyüklüğü” (s.260) adını verdiği denemesine özellikle dikkat çekmek istiyorum. Yazar, Tacitus’a atfen İngiltere’yi andıktan, “Roma’nın yüce kudreti’ni hatırlattıktan sonra Romalılar yendikleri kralları tahtlarında bırakıp buyrukları altına alırlar, böylece kendilerine kralları hizmet ettirmiş olurlarmış, diyor. Ardından aynen şu cümleleri aktarıyor:

“Türklerin padişahı Süleyman da Macar krallığına ettiği cömertliği herhalde aynı düşünceyle etmiştir. Kendisi öyle demezmiş de: Bunca ülke, bunca kudret bana çok geliyor, bezdim artık, dermiş”.
Dikkat ediniz! Yazara göre “Cömertlik” erdemi olsa olsa sadece Roma da olabilir. Yok, eğer bunu Türk padişahları da yapıyorsa, bu güzel davranış şeklini Romalılardan etkilenerek yapmıştır! Yine yazarın örtülü cümlesine ya da ima etmesine göre “Bunca ülke, bunca kudret bana çok geliyor, bezdim artık” demesi de bunun göstergesiymiş. Buna da artık el insaf denir.

Malum, ifade edilir ki “veren el alan elden üstündür”. Montaıgne’nin bu sözden haberi olduğu pek söylenemez ama vermede bir üstün olma niteliği, almada da bir boyun eğme niteliği olduğunu kabul eder. Buradan hareketle “onun içindir ki I.Beyazıt, Timurlenk’in gönderdiği hediyeleri kızarak geri çevirmiş. Sultan Süleyman’ın bir Hint imparatoruna yolladığı hediyeler de öyle kızdırmış ki adam, kabaca reddederek ‘bizim adaletimiz almak değil vermektir’ demekle kalmamış, hediyeleri getiren elçileri zindana attırmış.(s.83)

Montaıgne, Fatih Sultan Mehmet’le ilgili iki örneği denemelerinde vermiştir. Bunlardan birisi Fatih’in, Papa İkinci Pius’a yazmış olduğunu söylediği şu cümlelerdir: “İtalyanların bana düşman olmalarına şaşıyorum; biz de İtalyanlar gibi Troyalıların soyundanız. Yunanlılardan Hektor’un öcünü almak benim kadar onlara da düşer; onlarsa bana karşı Yunanlıları tutuyorlar” (s.183). Türklerin “Troya” soyundan (!) olduğunu tarihçilere bırakıyorum. Ayrıca böyle bir mektup, tarihi bir belge eğer varsa şimdiye kadar ortaya konulması gerekirdi.

Yazarın tarihi olayların doğruluğu veya yanlışlığından çok olayları zihniyet olarak nerelere getirmek ve çekmek istediği daha önemli: “Olumlu” bir durum (affetme) bile “olumsuz” ya da başkalarını örnek aldığı için Türklerin bunu yaptığını ifade etmesi de bu doğrultuda anlaşılabilir. Bu durumlara bizim tarihçilerimiz ne diyor, ya da ne diyecekler bilemiyorum. Sadece bir bankanın yayını olarak tam 13 baskı yapan bu kitap ve bu kitapta verilen tarihi hükümler, yargılar hiç mi tarihçilerin dikkatini çekmedi acaba, diye düşündüğüm oluyor.

Montaıgne’nin denemelerindeki ustalığı herhalde vermiş olduğum birkaç örneği mazur göstermiş olabilir. Ama hep böyle başlatılmıyor mu büyük yanlışlıklar? Son dönemde içimizden çıkan bir zatın yakın Türk tarihi ile ilgili suçlayıcı ve yargılayıcı hükümlerini ve bundan dolayı da ödüle layık görüldüğünü hatırlatmak isterim.

*

Yazar Olacak Çocuklar

Daha önce “İstanbul’da Bir Gün” başlığı içinde yazmış olduğum yazıda Mehmet Nuri Bey’le ilk defa yüzyüze karşılaşmamızdan kısaca bahsetmiştim.

Mehmet Nuri Yardım ile karşılaşmamızda “Yazar Olacak Çocuklar” adındaki eserini: “Aziz hocam, değerli şair ve yazar, dost insan İhsan Kurt Beyefendiye saygıyla, dostlukla. 10.4.2007” şeklinde yazarak, hasbi duygularla tarafıma imzalamıştı. Yine 2006 yılının son ayında yayınlanmış olan “Halk Türkülerinden Seçmeler” adındaki eserini de şu duygularla şahsıma takdim etmişti: “Muhterem edip ve gönül insanı ağabeyim İhsan Kurt Beyefendiye iki cihan saadeti niyazıyla… 10.4.2007”.

Eserleriyle ilgili bu takdim yazıları ancak bir tevazuu olgunluğuna ulaşmış yürekli bir kalemden çıkabilirdi. Elbette bu kalem erbabı, çalışkanlığını eserleriyle ispatlamış Mehmet Nuri Bey’di.

Daha önce adı geçen iki eserle ilgili bazı yazılar yazılmış olabilir. Ancak naçizane ben de bu eserlerle ilgili bazı düşüncelerimi ifade etmeye çalışacağım:

Yazar Olacak Çocuklar, İstanbul’dan Ankara’ya dönüşümde otobüste zevkle ve biraz da merakla okuduğum bir kitap. Eğer yanlış tespit etmediysem eserde tam 123 şair ve yazara yer verilmiş. Bu şahsiyetler genelde Türk edebiyatında eserleriyle iz bırakmış olanlardan seçilmiş. Mehmet Nuri yardım eserine yazmış olduğu önsözünün bir paragrafında şu önemli açıklamaları yapıyor: “Edebiyatçıların yazı dünyasıyla nasıl tanıştıkları, ilk olarak neleri ve kimleri okudukları, ilk yazdıkları şiir ve yazılarını nerede ve nasıl yayınlattıkları, gördükleri teşvikler, ilk çalışmalarından aldıkları telifler ve ciddi anlamda edebiyat dünyasında karar kılışları kendi hatıralarından yola çıkılarak veriliyor. Bu bakımdan ‘Yazar Olacak Çocuklar’ın Türk edebiyatı tarihine katkılar sağlayacağına inanıyorum.”

Mehmet Nuri Bey’in bu düşüncelerinden şüphemiz olmadığını eseri okuduktan sonra daha iyi anlamış olduk. Türk yazar ve şairlerinin genelde ortak paydalarını oluşturan temel eserlerin benzer olduklarını görüyoruz. Kültürümüzün dayandığı İslami kaynaklar, halk hikâyeleri, tasavvuf ve divan edebiyatımızın abide şahsiyetlerinin eserleri bunlar arasında sayılabilir. Ayrıca Osmanlı’nın son ve Cumhuriyetin ilk dönemi diyebileceğimiz dönemlerde eserler veren yazarların eserleri de bu ortak paydayı oluşturmaktadır. Dışardan ise Batı Klasikleri olarak nitelendirilen birçok eser de ortak payda da yer almaktadır. Eser bu bakımdan da canlı ve açık mesajlar vermesiyle de önem arz etmektedir.

Uzun bir zaman ve büyük bir emek mahsulü olduğu anlaşılan eser, yazarın ifadesiyle; binlerce biyografi, hatırat, monografi, mülakat kitabı, sözlük ve edebiyat tarihleri incelenerek, mektuplar, günlükler ve seyahatnameler okunarak hazırlanmıştır. Yazar Olacak Çocuklar, yazmaya ilgi duyanlar, yazmaya yeni başlayanlar kadar okudukları yazarları merak edenler için de önemli bir kaynak. Eserde 123 yazar ve şairden kimlerin olduğunu elbette yazmayacağım. Ama merak ediyorsanız eseri mutlaka okumalısınız. Hatta 328 sayfalık bu kitabın bir kaynak eser olarak kütüphanenizin başköşesinde yer alabileceğini de söyleyebilirim. Yahya Kemal’in ifadesiyle “dönecekleri yerleri hatırlamak” isteyenler için bir hafıza niteliğindedir bu eser.
*
HALK TÜRKÜLERİNDEN SEÇMELER’i imzalarken, türküleri çok sevdiğimi ifade ettim. Hatta dayanamayıp inşallah yakında türküler üzerine yazmış olduğum çeşitli denemelerden oluşan TÜRKÜLERLE GELENLER adıyla bir kitabımın yayınlanacağını da söyledim. Mehmet Bey “öyleyse bu kitabı daha çok seveceksiniz” dedi.

Kitap, adından da anlaşılacağı gibi türkülerimizden seçilen bir buket özelliğini taşıyor. Eser hazırlanırken Milli Eğitim Bakanlığı’nın öğrenciler için önerdiği “100 Temel Eser” dikkate alınmıştır.

Kitapta 337 türküye yer verilmiş. Kitabın başında TÜRKÜ başlıklı sekiz sayfalık yazıda; Türkü, Türkülerde konu, Türkülerin özü ezgidir, Türkü genel olarak anonimdir, Türkünün biçim özellikleri, Türkülerin Sınıflandırılması, Aruzlu türküler, Türkülerde değişme, Türküler bu gün de yaşıyor ve Bu kitaptaki türküler alt başlığı ile bir inceleme yazısı okuyoruz.

Bordo-Siyah Türk Klasikleri arasından Aralık 2006’da İstanbul’da çıkan kitabın bir başka özelliği de dikkati çekiyor. Hemen her türkünün sonunda derleyen, kaynak, yöre, beste, nota bilgisine yer verilmektedir. Ayrıca türkülerde geçen bazı kelimelerin açıklamaları da dip not olarak sayfa altlarına verilmiştir. Güzel bir baskı ile yayınlanan bu kitap Kaynakça ile son bulmaktadır.

Sadık yari kara toprak olan Aşık Veysel’in söylediği gibi :

Düğünlerde bayramlarda
Türküz, türkü çığırırız,

Diyenler ve bu duyguları yüreklerinde hissedenler için Halk Türkülerinden Seçmeler elbette bu eksikliği tamamlayacaktır.

***

Millî Kültür ve Kimlik İçinde Türkülerin Yeri

Elimde henüz yeni okuyup bitirdiğim bir kitap var: “Millî Kültür ve Kimlik.” İlk baskısı 1992’de yapılmış. Bu kitap tam dört baskı yapmış. Elimdeki son baskısı İstanbul–2003 tarihini taşıyor. Bu eseri, yazarı Nevzat Kösoğlu 8 Ağustos 2003 tarihini atarak adıma imzalama inceliğini göstermiş.

Üç bölümden meydana gelen bu eser, adından da anlaşıldığı gibi konularını “millî kültür ve kimliğe” ayırmıştır. Kitap “bir solukta okunabilen”, akıcı ve çekici bir üslupla kaleme alınmış eserler arasında gösterilebilecek bir örnek teşkil etmesi bakımından da önemli bir eser kimliği ile okuyucunun karşısına çıkıyor.

Burada gayem eseri bütünüyle tanıtmak değildir elbette. Bu eserden “okuma hazzı”nı almayı meraklı okuyuculara bırakmak istiyorum. Benim maksadım; bu eserin bazı sayfalarında zaman zaman işaret edilmiş olan “türküler” konusundaki bazı fikirleri aktarmanın, bunlara dikkat çekmenin yanı sıra, türkülerimizde de gezinerek bu düşüncelere örnekler getirmeye çalışmaktır.

Yazar, “millî kültür” boyutu içerisinde türkülerin önemine, değerine, varlığına, var olma sebeplerine işaret ederken, onlara kişilik, kültürel bakış, tarihîlik, yönetim-yönetici açılarından da bakılması gerektiğine özellikle dikkati çekmektedir.

Mesel⠓Millî kimliğimize mi sahip olmak istiyorsunuz; farklı olmak, bilinmek, onurlu ve başı dik mi kalmak istiyorsunuz? Türkü dinleyin ve türkü söyleyin”(s.23) diyor. Özellikle “küreselleşme”, “globalleşme”, daha ilerisi “dünya vatandaşlığı” gibi sözlerin sıkça tekrarlandığı çağımızda “millî kimliğe” sahip çıkılmasında türkülerin kaynak gösterilmesi manidar olsa gerek.

Kültür, bir yaşama biçimi ise, türküler de bu yaşama biçimine zenginlik katan, bir toplumun ortak paydalarını oluşturan köklü değer anlayışlarından biridir. Bu değer anlayışlarında sosyal bağların birlikteliğinin yanı sıra kişilerde de ortak duygu ve düşüncelere ulaşma söz konusudur. Yani bir milletin kimliğinin sağlamlığı, o milleti meydana getiren fertlerin ortak duygulara, düşüncelere ulaşması anlamına da gelir. İşte türkülerin işaret edilen görevi yapan kültür değerlerinden biri olduğu söylenebilir. Meselâ şu türkünün sözleri toplumumuzdaki “söz namustur” anlayışını sevgiye taşındığını açıkça gösterir:

Kaleden iniş m’olur / Ham demir gümüş m’olur
Evvelden ikrar edip / Sonradan dönüş m’olur

 İşte bu bir kişilik meselesidir. Yani “söz vermek” ya da “sözünden caymak” fertlerin oluşan ve olgunlaşan kişiliğine göre şekillenir. İnsanların davranış biçimlerini aldığı, etkilendiği eğitimle oluşan değerler anlayışı yönlendirir. Günlük insan ilişkilerinde de, sevgisinde, sevdasında da bu anlayışın hakim olduğu gözlenir. Öyle ki bir başka sevdayı dile getiren türkülerde karşılıklı “söz verme” ve hatırlatma yapılır:

Yolda harami var engel arada
Unutma sevdiğim dem de sırada
Kalkıp gider ama gönlü burada
Ne sen beni unut ne de ben seni

Son zamanları saymaz isek “onurlu” ve “başı dik” olmak ezelî hasletlerimizden biri idi. Öyle ki duygularımızda, hislerimizde, en önemlisi yürekten gelen sevgimizde bile “eğilmek” hiçbir zaman bize göre olmamıştır. Onun için;

Gül ağacı değilem / Her gelene eğilem
Çek elini elimden / Ben sevgilen değilem, diye türkülerimizi söylemişizdir.

Türküler kişilik ve kimliğin oluşmasında duyguları eğitme görevini üstlenmiştir denebilir. Özellikle ilk çocukluk dönemleri kişiliğin oluşmasında çok önemli bir dönemdir. Bunun için olsa gerek çocuklarımız ninnilerle büyütülür. Bu cümleye dikkat ediniz “ninnilerle büyütülür” diyoruz, “avutulur” değil. Ninnilerdeki sözleri ve musikiyi anlamayan ya da anlamak istemeyenler bunu bir “avutma” unsuru olarak görmüşlerdir. Nitekim türküleri de bir zaman “ilkel” müzik olarak görmeleri gibi. Oysa Kösoğlu’nun dediği gibi “…ölülerimiz bile gün geldi imamsız kaldı, ama türkülerimiz hep söylendi; onları susturamadık” (s.23). Azeri Türkçesinin tatlı şivesi ile söylendiği gibi türkülerden ayrılmak mümkün mü?

Gene gözel vetenime geldi yaz
Menim köynüm bu âlemden ayrılmaz
Kim bu manı gözelliğe vurulmaz
Gülüş olup dodahlara se meni

Anlaşıldığı kadarıyla Türk olup da türkülerden ayrılmak mümkün değil. Çünkü “Türk kalmak için, Türk olmak için türkü söyleyin” ikazında da bu doğrultuda anlamlar yatmaktadır. Hatt⠓Türk olmak için de, Türk’ü anlamak için de, durmayın türkü dinleyin..”(s.24) ifadesi, türkünün “kimlik” içinde “kültürel boyutunu en iyi şekilde ifade etmektedir. Bu durum da türkünün “kimlik” oluşturma gibi bir özelliğinin olduğu da vurgulanmaktadır. Yani mesele “ırk”ı aşan bir anlayışı birlikte getirmektedir. Türkülerin böyle bir misyona ulaştığını yine aynı kitaptaki şu cümlelerden de çıkarabiliyoruz: “Birlikte türkü söyleyebildiklerim benim milliyetimdendir. Aynı şeylere gülüp, aynı kederleri yaşayabildiklerim ve yürekten aynı duayı yaptıklarımla aynı milliyettenim…”(s.25)  

Burada bir duygu, bir yaşama biçimi, ortak bir inanç anlayışı işaret edilmektedir ki, zaten bunlar “millî kültür”ün ortak dayanakları değil mi? Ortak yemek yeme kültüründe birleşmeyenlerin ortak türküleri de olamayacaktır. Söyleyecekleri ortak türküleri olmayanlar askerde bulunan evladına, eşine, sevdiğine şu türküyü söyleyebilmeleri mümkün mü?

Pilav pişirdim yavan / Üstüne kestim sovan
Yatağıma uzandım da / Uyan askerim uyan

Yavan, yağsız pilavların soğanla da yenebileceğini ancak ortak bir kültüre sahip olanlar bilir. Ortak bir kültüre sahip olanlar bu türküden haz alabilir. Çünkü “Bilin ki, türkü bilmeyenin kimliği yabancıdır; türkülere düşman olanlar var ise düşmanlarımızdır…”(s.65)

Türküler tarihi seyri içinde yaşadığımız yerlerin, olayların bazen hüzünlü, bazen gamlı, bazen de neşeli havalarını taşır zamanlarımıza. Onlarla sevdalarımız büyür, onlarla acılarımızı dindirmeyi dener, türkülerle tarih yazar, türkülerle sesleniriz geçmiş zamanlara. Seslerin türkü olduğu tablolarda dolaşır, onlara her birimiz anlayışlarımızın renklerini katarız. Herhalde dünyada acısını türkü yapan tek millet biz olduğumuzdan dolayı türkülerde “milli kültür” kökleri derinlerdedir. Milli kültürde türküler canlı örnekleri sergiler. Onun için diyoruz ki; “Biz bu türküleri sokakta mı bulduk? Türküler tarihimizdir, coğrafyamızdır; bizim en derin maceramızdır…”(s.64).Bu macerada vatan sevgisi ile yâr sevgisi, evlat sevgisi, diyar sevgisi, hasret ve ölüm nişanlılar gibidir. Bu nişanlılıkta heyecan da var, vuslat da var, hasret de var. Bütün bu duyguların yoğun sağanağına tutulan insanımızdır türkülerin sahipleri. Böyle olmasa; Yemen Yemen şanlı Yemen / Toprakları kanlı Yemen / Ben Yemen'e dayanamam / Nazlı yardan ayrılamam, diyen diller, yanık bir feryadın zaman ötelerinden şu türküyü söyler miydi?

Mızıka çalınır düğün mü sandın
Al yeşil bayrağı gelin mi sandın
Yemen'e gideni gelir mi sandın
Dön gel ağam dön gel dayanamiram
Uyku gaflet basmış uyanamiram
Ağam öldüğüne inanamiram

İşte bu türkü ve benzerleri ortak olayların millet hayatında meydana getirdiği ortak duyguların ürünleridir. Bu durumda millî kültür ve kimliğin oluşmasında türkülerin rolü dışlanabilir mi? Bu durum sadece ortak olaylarla sınırlı değil elbette. Büyük ve etkili sevdalar içinde de ortak duygular oluştuğunu görmek mümkündür. Sevdaların, Leyla’nın, Mecnun’un, Kerem’in, Aslı’nın veya Karacaoğlan’ın olması önemli değil. Aynı hisleri paylaşan, benzer acıları, hasretleri yaşayanlar da sevda türkülerinde kendilerini bulurlar. İşte buluşulan yeri türküler se, türkülerdir biraz da milli kimliği meydana getiren ya da yaşatan. Öyle olmasaydı türküler millet olarak yaşadığımız coğrafyaları, tarihi olayları dillerde ve gönüllerde destanlaştıran sevdamız, yürek sızımız olur muydu? Sonra da yaşadıklarımızı, yaşanılanları türkülerin mesajı ile sarmalayıp, “Çanakkale içinde vurdular beni / Ölmeden mezara koydular beni ”nasıl diyebilecektik? Yürekler bir olduğunda ve aynı idealler uğruna attığında, ancak dayanılabilecek acılara yine türkülerimiz teselli vermeyi başarmıştır. Gidip de dönmeyenlere, gidip de gelmeyenlere ana yürekleri yanıp-yakıla türkülerde çare aramıştır:

Eledim eledim höllük eledim
Aynalı beşikte -canan- bebek beledim
Büyüttüm besledim asker eyledim
Gitti de gelmedi -canan- buna ne çare

Yazar diyor ki; “..beni yönetecek olanlara önce bir türkü söyletmekten yanayım”s.26. Çünkü yöneticiler, yönetecekleri insanların tarihi geçmişini, arzularını, isteklerini, hayallerini, ne beklediklerini, nasıl yaşadıklarını, nelere ihtiyacı olduklarını, velhasıl duygu ve düşüncelerini çok iyi bilmek ve bunları dikkate almak zorundadırlar. İşte sayılanların birçoğu türkülerde dile getirilmiştir. Bunun için yöneticilerin de özellikle türkülerin özüne vakıf olmaları gerekir. Halkının acısını, duygularını, sevdalarını anlamayan yöneticilerden nasıl doğru ve iyi bir icraat bekleyebilirsiniz? Netice az veya çok zulme doğru gidecektir. Fakat bu duruma karşı da türkülerin bir cevabı vardır:

Gesi bağlarında bir top gülüm var
Hey Allah'tan korkmaz sana bana ölüm var
Ölüm varsa bu dünyada zulüm var

diyen türküye kulak vermeyen yöneticilere karşı bir başka türküden ihtar gelir “Hüma kuşu yere düştü ölmedi / Dünya Sultan Süleyman'a kalmadı” hatırlatmasına da önem verilmiyorsa;

Gafil gezme şaşkın bir gün ölürsün
Dünya kadar malın olsa ne fayda
Söyleyen dillerin söylemez olur
Bülbül gibi dilin olsa ne fayda

mesajı verilir. Yönetenler ya da yönetici gaddar ve zulmetme heveslisi ise, elbette türkülerin buna da vereceği bir cevabı vardır. Türkülerde dağlar her zaman ara yere hasret koymaz ya bazen de sığınılan yuva, meydan okunacak bir kale olur.

Benden selam olsun Bolu Beyi'ne
Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır
Ok gıcırtısından kalkan sesinden
Dağlar gümbür gümbür seslenmelidir

Bir yiğit kişilik, bir yiğit eda da türkülerin can evidir. Öyle ki seven sevdiğinden canı pahasına da olsa vaz geçmeyeceğini, bütün âleme meydan okurcasına türküler haykırır ve der ki;

 Padişahlar katlime ferman eylese
Gene geçmem ala gözlüm yar senden
Cellâtlar karşımda satır bilese
Gene geçmem ala gözlüm yar senden

Yani gönül ferman dinlemez, türküler hiç dinlemez. Ama her gönlün çekilenlere her zaman katlanamadığı da görülebilir. Kendi gönlünden şikâyetçi olan insanımız öyle bir gün gelir ki bu duygularını da türkülere döker ve der ki;

Vardım Hint eline kumaş getirdim
Açtım bedesteni sattım oturdum
Sen benim başıma neler getirdin
Ben senin kahrını çekemem gönül

Belki bir netice olarak değil ama bir gerçek olarak denebilir ki, “ Biz Orta Asya’dan kopup Orta Doğu’ya gelirken her bahçeden bir gül kokladık, her kadehten nasip aldık, rastladığımız her güzele türküler yaktık”(s.72). Asya’dan Avrupa’ya uzanan tarihi geçmişimiz içerisinde Leyla’dan Mevla’ya olan aşklarımız bizleri gezdirmiş, bizler de bu zengin yaşayış tarzlarımızı türkülerimize aksettirmişiz.

Karadır kaşları ferman yazdırır
Bu aşk beni diyar diyar gezdirir

 derken, kara kaşlara olan aşklar bizleri dolaştırmış. Bazen de bir sevgili, bir dost bulma umudu arayışımıza güç katmış, bizleri diyar diyar dolaştırmıştır.

Seyyah oldum şu âlemi gezerim
Bir dost bulamadım gün akşam oldu
Kendi efkârımla -yar yar- okuryazarım
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Bu göçlerin bıraktığı izler tarihimize yansımış, kültürümüze yansımış, hasretlerimize ve yaşayışımıza ağırlığını koymuştur. Bazen de vatan yapılmış olan bir toprağın savunması türkü olmuş, türküler ülkü olmuş:

Atına binmiş de elinde dizgin
Vardığı cephede hiç olmaz bozgun
Çeteler içinde imanım azgın
Vurun Antepliler namus günüdür

Kırım, Yemen, Arda boyları, Tuna vatan yaptığımız topraklar olduğu kadar, yıkılışın ve acılarımızın bizlerde, Türk Milletinde bıraktığı izlerin türkülere yansıyan tablolarını da hatırlatır:

 Kırım’dan gelirim adım da Sinan’dır - hey aman aman
Kılıcımın suyu kar suyu kandır da dumandır - hey
Haber geldi Macar Tuna’ya inmiş - hey aman aman
Haddin bildirmeye ahdım da yamandır – hey

Kayıplarımız ve bir zamanlar “vatan” olan diyarların yüreklere türkülerle yerleşmesi, yerleştirilmesi bir “milli kültür” unsuru değil de nedir? Ortak kader ve kıvanç bu türkülerle varlığını perçinler.

Arda boylarına ben kendim gittim
Dalgalar vurdukça can teslim ettim
Ah annecim ah annecim yaktın ya beni
Bu genç yaşta denizlere attın ya beni

Bir yanda giden Kırım’dır, Tuna’dır, Arda boylarıdır. Diğer yanda Yemen illerine gidip gelmeyen Mehmet’tir. Yine kaybedilen Yemen, gelen ise ancak Mehmet’in çantası, kundurası ve fesidir. Yüzyıl da geçse, yüzyıllar da geçse türküler bu milletin hafızasıdır. Kaybedilenlerin giderek artmaması için bu türkülere, bu hafızalara her zaman ihtiyaç olduğu gün gibi aşikârdır.

Kışlanın önünde redif sesi var
Bakın çantasında acep nesi var
Bir çift kundurayla bir de fesi var
Ano Yemen'dir, gülü çimendir
Giden gelmiyor acep nedendir

Türkülerin anlayabilenlere hatırlattığına göre ne yazık ki kayboluşlar sadece vatan parçalarında olmamış, vatan parçaları ile birlikte birçok değerlerde de unutuşlar, kayboluşlar söz konusudur. Bunun için olsa gerek Yazar Kösoğlu diyor ki; “biz artık kaybolmuş şeylerin türküsünü söylüyoruz”(s.68). Yaşama tarzımızdan mimarimize, sağlam temeller oluşturan insan ilişkilerimizden tertemiz duygulara kadar türküler mesajlarını vermişlerdir. Ancak şimdi o mesajlardan hayatımızda, yaşama tarzımıza giydirilen ısmarlama davranışlarda fazla izlerini görmek mümkün değil. Onun yerine ancak yine bütün “kaybolmuş”ların hasretini türkülerle gidermeye çalışıyoruz. Bu türküler unutulduğunda bu mesajlar da gidecek, bu güzel hasretler de. Türküler bir milletin milli kimliği içerisinde ideallerini de taşır. Oysa idealleri olmayan milletler de “millet” olma vasfından uzaklaşır.

İşte bir yaşama biçimi ile sevgiyi birleştiren türkülerden biri daha;

Eklemedir koca konak ekleme - aman aman
Nazlı da yârim yine yine düştü aklıma

türküsü, bir hayatın yaşama özeti olarak nasıl da karşımıza çıkıyor. Bir başka türkümüz ise artık hayatımızdan silinmiş olan, müzelerde sergilenen “kağnı”yı yâri ile birlikte hatırlatıyor dinleyenlere.

Gıcır gıcır gelir yârin kağnısı
Ben de bilmem yârin kağnısı
İnce belli fidan boylu kendisi
Aman ömrüm palazım aman

Bir başka türkümüz yine unutulmaya yüz tutmuş bir başka yaşama özelimizi hatırlatıyor. Zamanımızda kullanıldıktan sonra atılan kâğıt mendiller çıktığından artık kaybolmuş “ipek mendil”leri sadece türkülerde hatırlıyoruz. Yine “kaybolmuş şeylerin” türkülerini acılarımıza katarak söylüyoruz:

İpek mendil dane dane / Yudular serdiler güne
Benim yavrumu yudular / Başucunda döne döne
Gülüm oy oy yavrum oy oy

Kaybolmamış ama sosyal hayatta geri plana atılır gibi ya da yerine yenilerinin bozularak konduğu “sevgi” ve “sevgili” anlayışı şimdilerde başka şekillerde dillendirilmeye başlanmıştır. Adına “müzik” de denilen bir takım sözler günübirlik üretilmeye ve günübirlik tüketilmeye başlamıştır. Elbette böyle bir anlayış “aşkı” aşındırmayı başarmış, bunu fizikî birliktelik olarak telaffuz eder olmuştur. Bu tür müzik sözlerinden örnekler vermek istemiyorum. Okuyucular bunların hangileri olduğunu gayet iyi anlayacaklardır. Oysa türkülerimizde sevgi ve sevgiliye “aşk”ın bir yaşama biçiminden, bir inançtan hareket etme anlayışı olduğunu görüyor, gözlemleyebiliyor ve dinleyebiliyoruz. İşte sadece bir örnek:

Kaşların bismillah yüzün beytullah
Seni öz nurundan yaratmış Allah
Sevmişem ben seni terketmem billâh
Aşkın hançerine -canım- vuralar beni

 Türküler, türkülerimiz hep Türk’ün sosyal hayatını, sevgisini, aşkını çağırsa da dünyanın faniliğini de hatırlatarak, bütün ölçülerimizi buna göre ayarlamamız gerektiğini de işaret eder. Bu hatırlatışta insanın insana nasıl ve neden iyi davranması gerektiği de açıkça ifade edilir. Türkülerde bu işaretler, mesajlar boşuna değildir. O türküler bilir ki “gam ile yoğrulan mayalar” kendisini anlama gücüne sahiptir.

Kulak verdim dört köşeyi dinledim -dinledim
Ardımızdan gıybet eden çoğumuş -çoğumuş
Ben dünyayı sonsuza dek bellerdim - dost
Meğer dünya bir sultanlık yer imiş

Türküler dünden bugüne zengin bir hayatın ezeli ve ebedi duygu taşıyıcıları olduğu kadar insanın, insanımızın yaşama felsefesini de ortaya koymuştur. Türkülerden uzaklaşmak bir bakıma işte bu felsefeden; yani sevince Allah için sevmekten, her bir güler yüzün sadaka olduğunu bilmekten, Orta Asya’dan Tuna boylarına her bir coğrafyanın tarihi varlığını ve onlardan bazılarını kaybetmenin acısını duymaktan, buralarda verdiğimiz canları anmaktan, gönül yapmaktan, sözde durmamaktan, sevmekten sevilmekten uzaklaşmak demektir. Sizler artık bunun adını ne koyarsanız koyunuz!

***


“Bu Ülke” ve Metternich

-Sorgulamayan AB hayranlarına ithaf olunur.

 Cemil Meriç’in “Bu Ülke”si 6 Temmuz 1974’te elime geçtiğinde çok sevinmiştim. Çünkü o zaman yazarın yazılarının dışında hiçbir eserine henüz ulaşmamıştım. Üç bölümden oluşan bu kitaptaki yazıları heyecanla ama düşünerek ve sorgulayarak çok kısa zamanda okumuştum. Bu kitaptaki fikirlerin tamamı vurucu ve düşündürücü tespitlerle dolu idi ama bir cümle var dı ki düşünen her okuyucunun düşüncelerini sallayarak kendisine getirmesine yetiyordu:

“Bu ülke 89’dan beri su alan bir gemi… Fransız İhtilâli yalnız Batı feodalizm’inin değil, ihtiyar Şarkın da ölüm çanı. Osmanlı bir başka medeniyetin varlığını o zaman fark eder. Henüz ne îmânını kaybetmiştir, ne haysiyetini. Zirvelerden bakar diyâr-ı küfre. Avrupa maddedir, kendisi ruh.”

İşte Cemil Meriç’in “Bu Ülke”si böyle bir ülke olarak okuyucunun karşısına çıkıyor. Daha sonraları da tekrarlayarak ve neredeyse her bir cümlenin altını çizerek okuduğum bu eserin “Bizler ve Onlar” bölümünde Metternich’ten bir alıntı ta o zaman dikkatimi çekmiş fakat bu kişi ile ilgili bir bilgiye de ulaşamamıştım. Yıllar sonra hem bu kişi ile ilgili hem de Cemil Meriç’in alıntı yapmış olduğu bu yazının tamamı ile ilgili bilgilerin zamanımız için de geçerliliğini devam ettirdiğini düşündüğümden bu yazımın konusu yapmaya karar verdim.

Meriç’in de işaret ettiği gibi “Bu Ülke” 1789’la birlikte su almaya başlamış ve bu su alış ileriki yıllarda da hızlanarak devam etmiştir. Tanzimatlar, ıslahatlar, fermanlar vs benzer çabaların ürünü olarak sergilenmiştir. Bu cümleden olarak Hıristiyan âleminin özellikle İngilizlerin baskı ve hileleri ile, Batı’da beyinleri yıkanmış, geçmişine düşman yapılmış, sözde aydınların yönlendirmeleri ile 1840’lı yıllarda Osmanlı yeni bir sistem arayışına da girmişti. Fransa veya Avusturya’nın örnek alınması tartışmaları bu yıllarda hız kazanmıştı. Fakat hangi ülke örnek alınırsa alınsın sistemin mutlaka değiştirilmesi fikri dönemin devlet adamlarında ortak düşünce olarak ağırlık kazanıyordu. Tartışmalar bu şekilde yapılırken işte o zaman Avusturya Başbakanı Prens Metternich (1773 – 1859) , İstanbul’daki sefiri Appony Kontuna aracılığı ile Osmanlı’ya bir tavsiye mektubu gönderir. Cemil Meriç’in bir kısmını kitabına aldığı bu reçetenin tamamını aşağıya alıyor ve zamanımız devlet adamlarının da hiç olmazsa yaklaşık iki asır sonra bundan dersler çıkarması gerektiğine inanıyorum.

Prens Metternich diyor ki;

“İmparatorluk günden güne zayıflamakta ve çökmektedir. Bu bir gerçektir. Gizlenmesi mümkün olmayacak kadar açıktır. Bir an önce bunu masaya yatırıp çöküş sebepleri ve çöküşün nasıl durdurulabileceği hususunun tartışılması gerekir.

Bana göre, Osmanlıyı bu hale düşüren sebeplerin başında Avrupalılaşma zihniyeti gelir. Bunun temelinde, tam bir cehalet ve akıl almaz hayalperestlikten başka bir dayanağı olmayan ve ısrarla savunulan Avrupa kopyası reformlar yapma hevesi yatar.

Osmanlı Devletine tavsiyemiz şudur: Hükümetinizi varlık sebebiniz olan dininize saygı esası üzerine kurunuz! Devlet olarak varlığınızın temeli, Padişahla Müslüman halk arasındaki en kuvvetli bağ, dindir. Zamana uyun, çağın ihtiyaçlarını dikkate alın. Fakat dinden uzak olmayın!

İdarenizi yeni bir düzene, sisteme sokun, ıslah edin. Ama yerine size hiç de uymayacak olan müesseseleri koymak için eskilerini yıkmayın! Avrupa medeniyetinden sizin kanun ve nizamlarınıza uymayan kanunları almayın. Zira bu, sultanı, yıktığı ve yerine koyduğu şeylerin değerini bilmeme durumuna sokar.

Avrupa uygarlığından, sizin kurumlarınızla uyuşmayan sistemler almayın. Zira Batılı kurumlar, imparatorluğunuzun temelini meydana getiren ilkelerden farklı ilkelere dayanmaktadır.
Batı kanunlarının temeli Hıristiyanlıktır. Siz Müslümansınız, Türk’sünüz; böyle kalınız. Tatbik edemeyeceğiniz kanunu çıkarmayın! Hak bellediğiniz yolda ilerleyin. Batı’nın sözlerine kulak asmayın. Siz ilerlemeye bakın...

Dininizin sizi toleranslı yapacak, diğer medeniyetlerden üstün kılacak ilkelerinden yararlanmaya bakın. Diğer dinlerden olan halkınıza tam bir himaye sağlayın. Onların dini işlerine karışmayın.

Kanunlarınızı kesinlikle uygulayın. Batının gösterdiği yollara aldırmadan doğruca yürüyün. Bu yollara sapmayın. Çünkü tavsiye edilen bu yollar sizin bilmediğiniz yollar...

Adalet ve bilgiyi elden bırakmayın. Avrupa kamuoyunun az çok değeri olan kısmını yanınızda bulacaksınız...

Kısaca, biz Osmanlı’yı kendi idare tarzının tanzim ve ıslahı için giriştiği teşebbüslerden vazgeçirmek istemiyoruz. Fakat ona, bu ıslahatın, Osmanlı imparatorluğunun şartlarına ortak hiçbir yöne sahip bulunmayan modellerde aranmamasını, kanunlarında Doğulu âdetlere zıt düşen devletlerin kanunlarını taklide yönelmemesini tavsiye ederiz. Ama, Avrupa’yı örnek olarak almamalıdır kendine. Zira Avrupa’nın şartları başkadır, Türkiye’nin başka... Avrupa’nın temel kanunları Doğu’nun örf ve âdetlerine taban tabana zıttır. İthal malı ıslahattan kaçının. Bu gibi ıslahat Müslüman memleketlerini ancak felakete sürükler. Onlardan hayır gelmez sizlere.”

 

SÜLEYMAN NAZİF'İN "PERİŞAN SAHİFE"LERİNDEN

Vatan sevgisini imanı derecesine çıkarmış olan vatan evladı Süleyman Nazif'in "muhtelif zamanlarda, muhtelif sebeblerin yazdırdığı perişan sahifeleri" BATARYA İLE ATEŞ adı altında toplamıştır.
Yazarın kendi tabiri ile ifade ettiği bu "perişan sahifeleri" şöyle rastgele karıştırdığımızda, hiç de rastgele duygu ve düşüncelerle karşılaşmıyoruz. Müslüman Türk Milletinin üstün faziletlerine inanan Süleyman Nazif, milletinin içinde bulunduğu saldırılar, ihanetler ve çok kötü durumlar karşısında feryad eden isyanlarını bu sayfalara anlatmıştır. Yurdun üzerindeki işgaller ve vatandan koparılan toprakların acısı onun yiğit üslubunda mensur yazılar haline gelmiştir. Yazarın, bu yazılarını okuduğumuzda onun vatan ve millet sevgisinin derecesini ölçmekte gerçekten bir karar veremiyoruz. Çünkü bu yazılar öyle hissettiriyor ki; vatandan koparılan topraklar sanki Süleyman Nazif'in bir uzvudur; ciğeridir, yüreğidir. Girit'in, Trablusgarp'ın, Tuna kıyılarının, Kafkasların ve daha birçok vatan parçasının elimizden çıkmasını en samimi ve heyecanlı duygularla, yakan ve yaktığını hissettiren cümlelerinde anlatır. Öyle ki; "Giden yerlerin ayrılık acısını cismim mezara, ruhum ebediyete götürecektir" ifadeleri ile ıstırabının derinliğini açıklar.
Fakat o hiç bir zaman kaybetmek istemediği ve kaybetmediği ümidini kendi içine gömerek, ama yine içli duygularla bir yazısında şöyle anlatır; "Ben bundan böyle vatanımın hudut ve parçalarını coğrafya kitaplarında değil, kendi tarihimde ve kendi kalbimde arayacağım. Türk'ün kanını koklamış ve öpmüş olan her toprağın ruhu benim ruhumun içindedir. O başka devletin haritasına yalnız ismini nakleder. O da ağlayarak ve inleyerek". Süleyman Nazif, çağdaşı Akif'in "tek dişi kalmış canavar" olarak tarif ettiği Avrupa ve medeniyetine; "Hayvanlığı korumakla insanlığı yükseltmeye yeltenen Avrupa, Hazret-i Adem'in günahsız oğullarına reva görülen zulümleri suçlamayacak mı?" diye sorar.
Biz, bize ihanet etmiş olanları, bizi arkadan vurmuş olanları çabuk unutan bir milletiz. Herhalde affetme ve hoşgörü bizim milletimizin hasletleri arasında en müstesna mevkiilerden bir yer işgal eder. Ama geçmiş ve yakın tarih göstermiştir ki, ihanetleri affetmenin cezasını milletçe yine Türk'ün kendisi çekmiştir. Bu ve benzeri hataların tekrarlanmasını istemeyen ve bu hatayı çok iyi tespit eden Süleyman Nazif; "Irkına, vatanına, tarihine ihanet etmiş olan insanların ve milletlerin hiçbirini unutma Türk oğlu !.. Unutma ve affetme" der.
Süleyman Nazif'in değerli eserlerinden biri olan BATARYA İLE ATEŞ'in tekrar okunması yeni bir kan tazelemesi gibidir. Bu "perişan sahifeler" de hala ne diri duygu ve fikirler yattığını eseri okuyunca daha iyi anlıyoruz.

***

Vahşetin Çağrısı

Bir roman. Jack London’un kaleme aldığı uzun bir hikayesi de diyebilirsiniz. Elbette romanı anlatacak değilim. Ancak kitabın konusunun Buck adında bir kurt köpeğinin diğer hayvanlarla birlikte kuzey kutbuna yapılmaya çalışılan uzun ve meşakkatli yolculuğu olduğunu bilmemizde yarar var.

Öncelikli olarak bu eseri Türkçemize en iyi şekilde kazandıran Pelin Atayman’ı kutlamamız gerekiyor. Çünkü nice değerli klasikler dilimize çevrilirken bazen katliam yapıldığı intibaını veriyor. Belki de çok iyi bir eserden bu katliamdan dolayı uzaklaşabiliyoruz. Oysa bu eser bu kadar güzel dilimize çevrilmeseydi belki de benim gibi birçok okurun hoşuna hiç gitmeyecekti. Bu eserin anlatım güzelliğinin bu kadar fevkalade olmasında çevirmenin hakkını da iade etmek gerekir, diye düşünüyorum.

Vahşetin Çağrısı, yazarın mükemmel imaj ve imgelerle yaptığı tasvirler, diğer okuyucuları bilmem ama beni bulunduğum mekân ve manzaradan –ki kitabı Muğla’da okudum- gayet güzellikle alıp kendi istediği ortama taşıdığını hatırlıyorum.

İnsanların giderek gündelik ve günlük telaşların yanı sıra, kendinde kalma huzuruna zaman ayıramamaları, keşfedecekleri ne kadar güzel duygulardan mahrum olduklarını da gösterir. İnsan sevgisinden başka diğer canlılar, mahlûkat, tabiat sevgisi “Buck”un uzun ve zorlu yolculuğunda ancak bu kadar güzel verilebilir dememek için kendimizi zor tutuyoruz. Özellikle hayvan psikolojisi üzerinde çalışanlar Buck’u çok iyi incelemeliler. Ya da London’un bu kadar teferruat ve hassasiyetle hayvan psikolojisini çok iyi bildiğinin ipuçlarını vermesi, Buck’un duygusal davranışlarını, öfkelerini, sevgisini, hayata tutunmasını kelimelerle resmetmesi beni, yani okuyucuları saran ve sarmalayan taraf olarak düşünüyorum.

Eserde bazen “insan” adı olan kahramanla Buck’un, yani bir “hayvan”ın olaylara ve durumlara yaklaşımı okuyucuda karmaşık ve çelişkili duygular yaşatmıyor değil. Çünkü gerçekten bir insan olarak bu romanın kahramanlarında onaylayacağınız duygular ve davranışların çoğunluğunun Buck’dan yana olduğunu görüyorsunuz. Bazı insanların vefasızlığı ve vurdumduymazlığının yanında Buck’un sadakati ve ilgisi gibi..

Eğer “vahşet” bir gün sevilmek zorunda bırakılırsa “Vahşet” kelimesini ben bu romanda severim ya da sevdim diyebilirim.

***

Çanakkale Mahşeri

Mehmet Niyazi’nin, ilk baskısı Ekim 1998’de Ötüken Neşriyat’tan çıkan romanının 31.basımı Haziran 2005’te yapılmış. Baştan sona ibretle ve duygu yoğunluğu içinde okudum. Kitabı anlatmak, kitaptan bahsetmek yerine, eserde geçen yüzlerce olaydan, daha doğrusu “ruh”tan sadece birini aktararak okuduklarımı paylaşmak istiyorum:

“Çanakkale” deyince nedense önce Mehmet Akif Ersoy’un ta yürekten duyarak yazmış olduğu “Çanakkale Şehitleri” aklıma gelir:

Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…
O, rükû olmasa, dünyada eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor;
Bir hilâl uğruna, Yârab, ne güneşler batıyor!

Tabii Çanakkale üzerine yerli ve yabancı yazarların yazmış olduğu birçok eserleri de sıralamak mümkün. Yabancı yazarlardan Alan Moorehead’ın kaleme aldığı “Çanakkale Geçilmez” adındaki eserinin dışında Mehmed Niyazi’nin “Çanakkale Mahşeri” şahsımı daha farklı bir şekilde etkilemiştir. Çünkü bu eserde de yazar bir büyük ruhu, Çanakkale ruhunu en iyi şekilde verme gayretini göstermiş ve bunda da muvaffak olmuştur. “Okunması gerekli” diyebileceğimiz ender eserlerden biri de “Çanakkale Mahşeri”dir.

Yazımın konusu doğrudan Çanakkale değil. Elbette burada yurdumuzun dört bir yanından vatan evlatları çarpışmış, çoğu şehit olmuş, çok azıda gazi olma şerefine erişmiştir. Bunlardan biri de eserde adı geçen onsekiz yaşında askere alınmış “Kınalı Murad”dır. Kınalı Murad, belki birçoğumuzun duyduğu bir hikâyenin gerçek kahramanıdır. Eserin başında Murat’ın Sorgun İlçesinin Karayakup köyünden, hikayenin sonunda da Hacı Yakup köyünden olduğu yazılmaktadır. Aslında köyün ismi pek fark etmez, ama Murat’ın hikayesi bir ruhu yansıtır. Eserden doğrudan alıntılar yaparak, bu ruhu siz okuyucularla da paylaşmak istiyorum:

Olayın geçtiği yer, Çanakkale’de bir cephe:

“Yanıbaşlarında birliğe yeni intikal etmiş, onsekiz yaşlarında bir delikanlı dikiliyordu. Binbaşı Mahmut Sabri, bakışlarını ona çevirdi.

-Adın ne?
-Murat kumandanım.
-Nerelisin?
-Yozgat’ın Sorgun ilçesinin Karayakup köyündenim.
-Saçlarına niye kına yaktın?
Murad kıpkırmızı kesildi; söyleyecek bir şey bulamadı; dili tutulmuştu sanki; fakat kumandan ona bakıyordu. Sadece;
-Anam, diyebildi,
Gülümseyen Mahmut Sabri, onu rahatlatmak istedi.
-Her yöremizin kendine has âdetleri vard; mutlaka altlarında da makul sebepler yatmaktadır. Oturun.
Binbaşı Mahmut Sabri sığınağa doğru yürüken, Mendebur İdris manalı manalı sordu.
-Murad, anan niye saçlarına kına yaktı?
Murad, kumandanına zaten mahcup olmuştu. Mendebur İdris’in sözündeki alaycılığa iyice sinirlendi.
-Ne bileyim? Yaktı işte?
Muzır Ruşen de fikrini söylemeden duramadı.
-Herhalde erkek olduğunu unuttu.
Oğuz Amca, cevap vermek mecburiyetini hissetti.
-Ne bilsin çocuk! Anası yakmış. Böyle gereksiz şeyleri kesin!
Oğuz Amca’nın ses tonundaki uyarı, yeni sataşmaların önüne geçti; ama delikanlının adı “Kınalı Murad” kaldı.
(…)
“Yanına gelen Kınalı Murad, her zamankinden daha sıkılgandı. Elinde zarf, kağıt vardı. Yusuf anlamıştı; okşayan bir sesle sordu.
-Ne o Murad, mektup mu yazdırmak istiyorsun?
-Evet, Yusuf Ağabey.
Yusuf, tüfeğinin kundağını dizine oturttu. Murad’dan aldığı kağıdı kundağın üzerine serdi. Cebinden kalemini çıkardı.
-Söyle, Murad.
Pembeleşen Kınalı Murad!ı hafif bir ter bastı.
-Ne söyleyeyim, Yusuf Ağabey; selâm, kelâm yazıver.
Yusuf gülümsedi.
-Ne yazacağını ben ne bileyim? Sen söyleyeceksin ben de yazacağım. Baban sağ mı?
-Sağ, Yusuf Ağabey.
“Muhterem Babacığım” diye başlık yapan Yusuf, Kınalı Murad’a baktı. Kınalı Murad al al oldu. Yusuf yazmaya başladı; yazdıklarını da seslice söylüyordu “Önce üzerimize farz olan Allah’ın selamlarıyla söze başlar, hürmetle ellerinizden öperim. Nasılsınız, iyi misiniz? Rabbimden daima iyi olmanızı dilerim.”
Kınalı Murad’a döndü.
-Anan da sağ değil mi?
-Evet, sağ.
Yusuf devam etti.
“Anamada çok çok selam eder; ellerinden öperim. Beş vakit namazında dualarını beklerim.”
Kınalı Murad:
-Yusuf Ağabey, dedi ve sustu.
Yusuf ona “Bir şey mi söylemek istiyorsun?” dercesine bakıyordu. Bu kere Kınalı Murad, burnunun ucuna kadar kızardı. Sesi de değişti.
-Kumandan, anamın saçlarıma niçin kına yaktığını sorunca cevap veremedim. Kardeşlerim askere giderken, saçlarını kınalamamasını yazalım.
Yusuf’un yüzünde tatlı bir gülümseme belirdi.
-Yazalım mı?
-Yazalım Yusuf Ağabey.
Yusuf yazmaya başladı.
“Geçen gün Binbaşı, saçlarıma niçin kına yakıldığını sordu; cevap veremedim. Kardeşlerim askere giderlerken anam saçlarını kınalamasın; onlar da aynı soruyla karşılaşmasınlar.. Ben oğlunuzdan sual ederseniz, Allah’a şükür iyiyim; hasretinizden başka hiçbir kederim yok… Oğlunuz Murad. 9.Tümen, III.Tabur, 1.Bölük Seddülbahir-Çanakkale ”

El bombası patlamaları, makineli taramaları, mavzer sesleri Alçıtepe’nin eteklerini toz dumana boğuyordu. Oğuz Amca bu toz dumanın arasında Kınalı Murad’ı gördü; çukurdan çukura sincap gibi atlıyor, tetik çekiyordu… Kınalı Murad, Oğuz Amca’nın bulunduğu çukura düştü. Ağız burunları tıkayan toz bulutunun arasında Oğuz Amca bakışlarını ona çevirdi; mekanizma kolunu çekerek boş kovanı fırlatan Kınalı Murat, ateş edebilecek bir yer arıyordu. Kınalı Murad yakınlarında patlayan tüfeğin yerini tam belirlemek için, başını kaldırınca Oğuz Amca bağırdı:
-Kınalı!
Oğuz Amca’nın bağırmasıyla Kınalı Murad’ın tporağa kapanması bir oldu..Oğuz Amca namlusunu doğrulttu; düşman askerinin gözü görünmeden tetiğe dokundu. Onlara aman vermeyenden kurtulduğunu anlayınca, bakışlarını Kınalı Murad’a çevirdi; sol şakağından akan kanın boyadığı yüzü, utangaçlığını koruyordu. (…)

Mektupları dağıtan Yusuf’un elinde Kınalı Murad’ın mektubu kaldı. Yüreğinde derinleşen sızısıyla Oğuz Amca’nın yanına geldi; elindeki mektubu göstererek:
-Kınalı Murad’ın, dedi.
Zarfın ağzı açıktı; Yusuf mektubu çıkardı; okumaya başladı.
“Evlâdım Murad;
Bizleri yoktan var eden Rabbimizin farz kıldığı selamlar üzerine olsun. Mektubunu aldık; çok memnun olduk. Allah da seni memnun etsin.
Kumandanına cevap verememene üzülen anan şöyle diyor.’Zabit Efendiye söyle gözümün nuru Murad’ım; sen bizim İsmail’imizsin. Seni biz Allah yoluna kurban gönderdik. Nasıl ki kurbanlık koçlar kınalanıyorsa, ben de saçlarına kına yaktım.
Tez günde bizleri kavuşturması dileğiyle seni Mevlâm’a emanet eder, gözlerinden öperim. Baban Halimoğlu Mustafa
”.
Bu vatan toprakları üzerinde nice Kınalı Muradlar olduğu şuuru her zaman canlı tutulması gerektiğini bu hikayede de görmek mümkün..
Daha önce Yozgat Valiliği ve Şehit Aileleri Sosyal Yardımlaşma Derneği tarafından hazırlanmış 1997 Yozgat Şehit ve Gaziler Albümü ile ilgili olarak “Şehitler Albümü” adıyla bir yazı yayınlamıştım. Bu tür albümler sadece resimlerle kalmasa ve şehitlerimizle ilgili bu tür hikâyelere de yer verilse ne kadar tesirli olabileceğini düşünüyorum. Bütün Kınalı Muradlara, Mehmedlere ve bu düşünceyi yaşatan analara selamlar olsun.