Eğitimde Erasmus Seferleri
Bir zamanlar Newyork’un Batı Bölgesi Piskoposluğunu yapmış olan A.Cleveland Coxe “Kutsal Rusya’yla Lanetli Hilal” adını verdiği şiirinin bir bölümünde şöyle diyor:
Tanrı’nın borazanı, öttüğünü duyuyorum
İleriye haç: Dünya bilecek
Yahve’nin silahları düşmana karşı
Lanetli hilal batacak
Silah başına! Silah başına!
Tanrı öyle istiyor.
…
İleriye haç. Patlayın öfke bulutları,
Patlayın gök gürültüsüyle, ateşle
İman, yeni Haçlı Seferlerine esin olsun
Hilali çamurlara gömmeye,
Silah başına! Silah başına!
Korkunç intikama doğru.
Bu şiiri Frederıck Burnaby’in "At Sırtında Anadolu" adındaki eserinin 318.sayfasından aldım. Dikkat ediniz şiir bir din adamı kimliğine sahip kişi tarafından kaleme alınmıştır. Ülke ve milletler farklı da olsa “Hıristiyan” kimliği her zaman için öne çıkarılabilmektedir. Yani Haçlı zihniyeti ister bilim adamı sıfatlı kişilerde isterse din adamı sıfatlı kişilerde bir kor gibi yanmaya devam etmektedir. İşte bu durumu bir din adamı olan Erasmus’ta da farklı bir şekilde görebiliyoruz.
Yazımın başlığını okuyan bazı okurlarım belki de “Erasmus da kim?” diyecekler, ardından da “Haçlı seferleri”ni hatırlatan “Erasmus’un seferleri”ni düşüneceklerdir.
Hiç mi hiç merak etmeyiniz. Öncelikle ilk merakınızı giderecek, sizleri usandırmayacak çok kısa bilgiler aktarmak istiyorum.
Desiderius Erasmus, eğitimimizde, Rönesans’la birlikte ortaya çıkan hümanizm akımının öncülerinden ve en büyük temsilcilerinden biri olarak tanıtılır. Rotterdamlı Erasmus, 1465 yılında Hollanda'nın Rotterdam kentinde doğmuş. Bugünkü ortaöğrenimi karşılayan bir öğrenim döneminin ardından Augustin tarikatına girerek rahip olmuş. 1536'da Basel'de öldüğünde Avrupa'nın düşünce hayatında papaların bile ziyaretine geldikleri bir kişi olacak kadar saygın bir yer edinmiş birisi olarak bilinmiştir.
Erasmus, ülkemizde okuyan insanlar arasında daha çok lisanımıza “Deliliğe Methiye” adıyla çevrilen eseriyle tanınmaktaydı. Ancak son yıllarda AB Eğitim ve Gençlik Programlarından Socrates (Genel Eğitim) Programı bünyesinde yer alan Erasmus, Socrates programlarından yüksek öğretim düzeyindeki işbirliğini düzenleyen program olarak adını daha çok duyurmaya başlamıştır. Daha doğrusu üniversitelerdeki bu programa Erasmus adı verilmiştir.
Erasmus kimdir, sorusuna elbette biyografik bir cevap vererek gereğinin yapıldığı sanılmasın. Erasmus, biyografik hayatının ötesinde kelimenin tam anlamıyla bir “zihniyet”tir. Erasmus’un bir “zihniyet” olduğu düşüncesini yine onun meşhur eserinde (Deliliğe Methiye. MEB. İstanbul 1992,s.106) şu cümleler arasına sıkıştırılmış olarak şırınga etmeye çalıştığını gayet açık olarak görüyoruz: “Fikrimce Hıristiyanlar, Türklere ve Araplara karşı son haçlı seferlerinde pek parlak muvaffakıyetler kazanmamış olan o hantal ve kaba askerleri gönderecekleri yerde, yaygaracı Scotus’cuları, dik kafalı Occam’ları, yenilmez Albertus’cuları ve korkunç safsatacılar ordusunu göndermiş olsalardı, pekiyi ederlerdi.”
Dikkatinizi çekmek istiyorum. Sıcak savaşlarda, yani Haçlı Seferlerinde kaybetmiş olan Hıristiyanların Türklere ve Araplara (yani İslama) karşı “safsatacıları” gönderilmesi öneriliyor. Bilimden, düşünceden, araştırmadan uzak safsataların bir ülkeye askeri güçten daha fazla zarar verebileceğini de açıkça söylemiş oluyor. Bunu zamanımızdan beş asır önce yapıyor.
Erasmus’un burada Hıristiyanlara verdiği mesajı bir kenara kaydettikten sonra cümlesinin devamına bir bakalım: “ O zaman bütün cenklerin en hoşu, bütün zaferlerin en garibi görülürdü. Kılı kırk yarar kavgalarından alev almayacak kadar soğukkanlı bir insan var mıdır? Sivri iğneleriyle tembih olmayacak kadar ahmak bir kimse olur mu? Her yerde etraflarına yaydıkları kesif karanlıklarda açıkça görecek gözleri olan düşman hani nerede?”
Erasmus’un bir “zihniyet” olduğunu bu düşüncelerinden açıkça çıkarmak mümkün. Ancak “bunda yadırganacak ne var” diyebilirsiniz. Elbette haçlı seferlerinin yenilgisini içine bir türlü sindiremeyen bir rahibin bu ve benzeri fikirlerini yadırgamak, eleştirmek hiçbir zaman olumlu karşılanamayacaktır. Çünkü O, aldığı eğitimin, sosyal görevinin yanında fikri idealinin gereğini yapma çabası içerisindedir. Eserlerinde bu idealini aynı zamanda geleceğe önemli bir mesaj olarak da yollamayı unutmamıştır… Erasmus, “Her şeyi hatırlayan bir dinleyiciden nefret ederim” dese de biz bir okuyucu olarak hakkımızda yazdıklarını unutmadık. Dolayısıyla Erasmus ve Erasmuscu’ların hakkımızdaki düşünceleri normal olmayacaktır. Çünkü beş asır önce verilen emirlerin ya da gösterilen ideallerin beş asır sonrasında yapılmaya çalışıldığını hatırlatıyoruz. Dikkatlerini çekmemizle birlikte, kaba, çirkin ve sorgulamaktan korkanların eleştirilerini almak da normal olacaktır.
Niye “Erasmus Seferleri”?
“Kılı kırk yarar kavgalarından alev almayacak kadar soğukkanlı bir insan var mıdır? Sivri iğneleriyle tembih olmayacak kadar ahmak bir kimse olur mu”? Öyle ya, Erasmus’a göreo halde düşman üzerine asker göndermek de neyin nesi? Bunun yerine “korkunç safsatacılar ordusunu göndermek” ya da “safsatacılar ordusu” oluşturmak gerekmektedir. Bu da ancak herkesin de çok iyi bileceği gibi “eğitim” vasıtası veya eğitim kurumlarının programlarını doğrudan yönetmek ve yönlendirmekle gerçekleşir. İşte üniversitelerde uygulanmaya çalışılan program ilmi maske giydirilmiş Erasmus Seferleridir. Erasmus’un vasiyetini yüzyıllar içerisinde yerine getirmeye çalışan devlet adamı, düşünce adamı, sözde bilim adamı sıfatlı birçok kişi de bu seferin devam ettiricileridir. Luis Massignon(*), Lort Palmerston’ların(**), vb. düşüncelerini zamanımızda da bazı Avrupa ülkelerinin devlet adamları açıkça dile getirmektedir. Yani onların ifadesiyle Türk İslam dünyası Avrupa’nın ihtiyaçlarına göre yorumlanmaya, onların ihtiyaçlarına göre şekillendirilmeye devam ettirilmektedir.
Erasmus seferleri önce Üniversitelerde… Erasmus Seferleri önce “kültürsüzleştirme”yi daha sonra da yerine kendi kültürünü ikame etmeyi amaçlamaktadır. “ERASMUS programının en temel amacı Avrupa’da yüksek öğretimin kalitesini arttırmak ve Avrupa boyutunu güçlendirmektir”. Aynen böyle yazıyor programın amacında. Yani “Avrupa boyutunun” zihniyeti nedir, sorusuna verilecek cevap, bilinen bir cevaptır.
Seferlerin felsefesinin temeli ve aslı nedir? Gayet açık:“İncil yani Hıristiyanlık yoksa Batı medeniyeti yok.” Bu durumda hem “laik” olmaktan bahsedeceksin hem de “ilim gereği (!)” İncil’e koşacaksın. Çelişkiler kumkumasını görmemek hangi gören gözler için nasıl izah edilir?
Bütün bunlardan sonra bir de “Osmanlı… Osmanlı” diyerek yerinde zıplayanlar var. Onlar ki Tanzimatla birlikte gelen misyoner okullarının Devlet-i Aliyye’yi kuşattığını ve yıkılışını hızlandırdığını ne de çabuk unutuyorlar? Ayrıca bunlar yetmiyormuş gibi Türk eğitimi içine Erasmus programını sokarken hiç sorgulama gereği duymayacaksın… Belki “yurt dışı” ayaklarıyla nemalandığın için aklının köşesinden bile geçmeyecek… Artık insaf! Adam açıkça ifade ediyor ve uyarıyor “Sivri iğneleriyle tembih olmayacak kadar ahmak bir kimse olur mu”? Elbette olmaz “ahmak” değillerse… O halde “korkunç safsatacılar ordusu”nu göndermekte fayda vardır. Bu ordu her çağda ve her zamanda gönderilebilir ya da yetiştirilebilir.
Bu yazıma rastlayan, sorgulamaktan ve düşünmekten korkan bazı kafaların “yine mi?”, “bu düşünceleri de nereden çıkarıyorsun” dediklerini duyar gibiyim.. İnsanlar kelime ve kavramlarla düşünür ve bunlara yüklediği anlamlar düşüncelere yön verir, şekil verir. Bilgi ve bilimin alınması, zihniyetin asla… Bunun hala kavranamamış olması düşündürücü! Biz eğitimimize yıllardır zihniyet ihraç ediyoruz. Bir toplum hep üretmeden tüketmeye yönlendirildiğinde nereye varacaksa, düşünce ve zihniyet zenginleştirmesi, üretmesi yerine hep ihraç ederek de oraya varılır ancak. Yani bilimde, sanatta, düşüncede kelimenin tam anlamıyla hep ve sadece “aktarmacı” bir tavırdan öteye geçilemeyecektir. Eğer geçilmiş olsaydı şimdiye kadar çoktan geçilirdi. Hatta Akif’in yaklaşık bir asır önce söylemiş olduğunu biz şimdi tekrar etmezdik:
İbni Sina neye yok? Nerde Gazali görelim?
Hani Seyyid gibi, Razi gibi üç beş âlim?
Maalesef cevabımız yok. Hatta dünyanın ilk beş yüz üniversitesi arasında da yerimiz yok… Olmaz elbette. Böyle giderse “aktarmacılık”tan bir türlü kurtulmak düşünülmezse, dayatmalar ve nemalandırmalarla bizim oğlanlar bina okumaya devam edeceklerdir.
Haçlı seferlerinin tarihe gömüldüğünü sananlar her zaman bir yanılgı içindedirler… Değerler tanımayan hayatıyla, kültürsüzleştirmeyi en büyük saldırı metodu olarak seçmesiyle ve daha ne naneleri ile Erasmus vari düşüncelerle seferler devam ettirilmektedir. Ettirilecektir de… “Bir kısım beyinsizler yüzünden bizi helak eder misin Ya Rabbim”.
_________
(*)L.Massignon :“Onların her şeylerini tahrip ettik. Felsefeleri, dinleri mahvoldu. Artık hiçbir şeye inanmıyorlar. Derin bir boşluğa düştüler. Anarşi veya intihar için olgun hale geldiler…” (Edward Said. Oryantalizm, 1982.s.8)
(**)Lord Palmerston:”…Türkler Müslüman kaldıkça, hiçbir zaman onlara taraftar değilim, eğer Hıristiyan yapılabilirlerse son derece mutlu olacağım”(Attila İlhan.Hangi Batı.2002,s.410)
***
Özünü Gerçekleştiren İnsan
Geçenlerde bir sohbet ortamında konuşulanları dinliyordum. Fertten topluma, yurdumuzdan bütün dünyaya yönelik bazı konular üzerinde duruluyor, sebepleri ve çareleri işaret edilmeye çalışılıyordu. Genel konular içerisinde de “insan” unsuru giderek ağırlık kazanıyordu. İnsanın eğitimi, davranışları, insan ilişkileri ve benzeri konulardan örnekler veriliyordu. Ancak çok yerinde tespitler ve doğru yapılan teşhisler, üretilen çareler kısaca geçiştirildiğinden pek derinliğine inilemiyordu. Bu durum da problemlerin asıl özünün, can alıcı noktalarının anlatılamadan atlanmasına sebep oluyordu. Bunun farkına vardığım için sohbete doğrudan katılmıyor ama konuşulanları dinliyor, kısa notlar da alıyordum. O sırada heyecanla sohbeti yürüten dört arkadaştan birisinin sohbete katılmadığım dikkatini çekmiş olacak ki doğrudan bana yönelerek düşüncelerimi öğrenmek istedi. Belki çok klasik olacak ama ben de konuşmamın sonunda müdahale edilmemesi ve konuşmamın kesilmemesi şartıyla elbette birşeyler söyleyebileceğimi ifade ettim. Diğer arkadaşlarda biraz yorulmuş olacaklar ki, anlaşmışlar gibi hep birlikte isteğimi kabul ettiler. Bunun üzerine, bir halk deyimiyle ifade edecek olursak sazı ben aldım.
Arkadaşlar ben sizlerin konuşmalarınızda bıraktığınız yerden, yani toplum yapısındaki değişmelerle birlikte insanda meydana gelen değişmeler ve ihtiyaçlardan başlamak istiyorum.
Toplum yapısındaki her türlü değişmeler insanın sadece maddi ihtiyaç alanlarını genişletmemiş, sosyal ve psikolojik ihtiyaç alanlarını da genişletmiştir. Yani toplumdaki değişmelerin getirdiği ihtiyaç artışları sadece teknolojinin sunduğu araçlarla kalmamıştır. Grupları oluşturan insanların sosyal ihtiyaçları, bireyin grup içindeki ve kendi içindeki ihtiyaçları da giderek artmaya başlamıştır. Bu düşüncelerimi daha da anlaşılır olması bakımından örnekler vererek açıklamam da mümkündür.
Mesela elektriğin buluşundan ya da yaygınlaşmasından önce elektriğe bağlı teknoloji ürünlerinin ihtiyacından bahsedilemezdi. Haberleşme, iletişim, bilgi alışverişini hızlandıran teknoloji ürünleri insanın hayatını kolaylaştırma yönünde elbette gelişmelere vesile olmuştur. Getirdiklerinin yanında belki götürdükleri de var. Bütün bunlara karşılık teknolojinin ürünlerine karşı çıkmak da elbette akıl karı değil. Zaten konumuz da doğrudan bu değil. İşaret etmek istediğim, sosyal değişme ve gelişmelerin birey olarak insan hayatında birçok psikolojik ihtiyaçları da peşinden getirdiği gerçeğinin fazla dikkate alınmaması konusudur. Çünkü insan, kendisinin ürettiği teknoloji ürünlerinin, kendi kurduğu idari yapılanmaların hep gerisinde önemsenmektedir. Yani ikinci sıradadır. Bu yanlış ve çarpık sıralama anlayışı, insanın değerleri, varlığı, psikolojik ihtiyaçlarında olan değişme-gelişme ve uyum problemlerini de ikinci sıraya yerleştirmeyi normal bir anlayış olarak sergilemektedir. Sonra da oturup toplum yapısındaki, birey davranışlarındaki bozukluklar teknoloji ürünleriyle kontrol ve düzeltilme yoluna gidilmektedir. Aynen çocuğu ile doğrudan ilgilenmeyen, buna vakit ayırmayan babanın bu eksikliğini çocuğuna pahalı, lüks oyuncaklar alarak telafi etmeye kalkması gibi.
Gerek teknoloji, gerekse başka alanlardaki üretimler insanın sadece biyolojik varlığı ile ilgili olmadığı gerçeği ne kadar önemliyse, birey ya da toplum yapısındaki sağlıklı oluşumlar da bu kaynağı dikkate almak bu kadar önemlidir.
Birey olarak insanın psikolojik ihtiyaçlarının fazlalaşmasında toplumumuzdaki aile yapısının değişmesi bile önemli bir örnek olarak gösterilebilir. İnsanın herhangi bir problemi karşısında büyük ailelerde muhakkak bir danışılan var idi. Bu yerine göre dede, nine bazen de emmi ya da teyze idi. İnsanın başkaları -ki burada aile bireyleri- tarafından kabul görmesi, kendisine inanıldığını hissetmesi, başkalarının anladığını bilmesi ve bunların hepsi bir ümitsizlik veya sıkıntı dönemlerinde önemli duygu desteği sağlıyordu. Aile yapısının çeşitli sebeplerden dolayı giderek çekirdek aileye dönüşmesiyle, ister istemez aile bu danışmanlık görevini yapmaktan uzaklaşmıştır. Türk toplum yapısında ve kurumlarımızda (özellikle okullarda, hastanelerde) 1950’lere kadar psikolog, psikolojik danışman, psikiyatris gibi uzmanlık alanlarına yoğun olarak ihtiyaç hissedilmezken bu yıldan sonra hızlı bir şekilde bu mesleklere müracaat edenlerin sayısı artmıştır. Ayrıca fertlerin psikolojik problemlerine kendilerinin çare arama ihtiyaçları bu alandaki popüler yayınların artmasına da sebep olmuştur.
Kendi iç problemleri, kaygıları ve sıkıntıları ile uğraşma durumunda olan bireylerin sayısının giderek arttığını gören bazı kötü niyetliler onları kullanma yolunda harekete geçmişlerdir. Oysa bireyin içinde huzuru kuramadan, bireyin içindeki anarşiyi durduramadan sosyal çalkantılara geçici ya da sürekli baskıların çare olabilmesi mümkün müdür? En açık örneği de eğitim verdiğimizi söylediğimiz okullarımızdaki şiddet olaylarına sathi yaklaşımlar, çareler üretmeye kalkışmamız.
İnsanın mukaddeslerini elinden alırsanız, psikolojik ihtiyaçlarının karşılanmasına önem vermez iseniz, insan çarpık tutunacak dallar arayacaktır. İnsan problemlerle karşılaştığında, uyum engellerine takıldığında ya saldırıyı, ya da intihar etmeyi en geçerli çözüm yolu olarak görecektir. Nitekim toplumda giderek artan, bizleri kaygılandıran manzara da bu doğrultudadır… Peki, ne yapalım diyeceksiniz. Bunu da bir örnekle izah etmeye çalışayım.
Her alanda, her çabada, her işte asıl olan insandır. Ne yaparsak yapalım bir kere bunu yani insan faktörünü, dolayısıyla insanın ihtiyaçlarını dikkate almadan getirilecek olan her türlü çözüm önerileri hep eksik kalacaktır. İster maddede ve manada, isterse biyolojik ve psikolojik deyiniz insanın bu bütününü ayrı ayrı düşünmeye ya da parçalamaya kalktığınızda bütün problemlerin başı burada başlar. Sonrası malum.
İnsan sıkıntıyı da, sevinci de, yoksulluğu ve varlığı da sağlıklı olarak yürütebilmesinde kendini çok iyi tanıması önem arz eder. Yine diğerleriyle olan ilişkileri, iletişimi özünü gerçekleştirebildiği düzeyde ya sağlıklı ya da sağlıksız olabilecektir. Çünkü özünü gerçekleştiren, gerçekleştirebilen insanda şu davranışlar ve düşünceler hâkim olur.
Özünü ya da kendini gerçekleştiren insan kendini ve başkalarını olduğu gibi kabul eden insandır. Mevlana’nın dergâhına “gel!” çağrısını hatırlayacaksınız. Her kim olursa olsun, onları olduğu gibi kabul ederek herkesi dergâhına davet etmiştir. Yine Yunus, bu ilkeyi sanki daha doruğa çıkarmış, daha kucaklayıcı olmuştur. Bütün “Yaratılanı, Yaratan’dan ötürü sevme anlayışı” bir mesaj olarak insanlığın önüne konmuştur.
Yeni yaşantılara açık olmak da özünü gerçekleştirme ile ilgilidir. İnsanın kendisini tanıması, anlaması, yeteneklerinin, ilgilerinin farkına varması da özünü gerçekleştirmede rol oynar. Çünkü insan, kendisini nasıl gördüğü, kendisi ile ilgili bilebildiği alanların yanında, kendinin başkaları tarafından nasıl bilindiğini de bilmelidir. Bununla birlikte kendisi hakkında bilemediği alanlarının da farkına varmalıdır. Ancak bu şekilde yeni yaşantıları sağlıklı değerlendirme, onlara varlığında yeni kapılar aralamak suretiyle özünü gerçekleştirmeye katkıda bulunabilir.
Sağlıklı bir toplumun arzuladığı, kişiler arası ilişkilerin sağlıklı olarak kurulmasıdır. Sağlıklı kişiler arası ilişkiler kurma aynı zamanda özünü gerçekleştiren insanın bir diğer özelliğidir. Bunun için birey içinde pişmanlıklar, kin ve söylenmemiş sözler biriktirmemelidir. Eğer buna cesaret deniyorsa kendini doğru ve yerinde ifade etme cesaretini devamlı canlı tutmalıdır. Öncelikle kendisiyle barış içinde olan bu insan, başkalarıyla ilişkilerini de buna göre düzenleyecektir. Nasıl ki sıkıntı ve problemlerini sağlıklı yollardan çözmeyi uygun görüyorsa, diğer insanlarla ilişkilerinde de aynı yola başvuracaktır. Mesela bir insanın mukaddes ihtiyaçlarını karşılayan hükümler arasında “Biz insanı, muhakkak bir sıkıntı içinde yarattık”(El-beled;4) ölçüsü yer almışsa, bu insanın her sıkıntıda hemen ümitsizliğe, çaresizliğe düşmesi söz konusu olamaz. Aynı zamanda insan ilişkilerinde de kendini ve başkalarını olduğu gibi kabul etme prensibi araya girecektir.
Bizim kültürümüzün bazen türkülerde, bazen atasözleri ve deyimlerde işlediği, formülleştirdiği, hayat için elmas değerinde sözler vardır. “Ağaca dayanma kurur, insana dayanma çürür” sözü bunlardan sadece birisidir. Bu söz aynı zamanda insanın bir fert olarak bağımsız ve kendine güvenen insan olması gerektiğinin de mesajını içinde saklar. Bağımsız olma ve kendine güvenme de özünü gerçekleştiren insanın özelliğinden biridir. Fakat burada “bağımsızlık” ve “kendine güvenme” kavramlarını bir “üstünlük kompleksi” olarak değil, bireyin kendini çok iyi tanıyarak isterse neler yapıp yapamayacağını bilmesi şeklinde değerlendirmek gerekir.
Gelelim sonuca… Biliyorum sağlıklı düşünen bütün kafaların isteği başarılı ama aynı zamanda bütün kurumlarıyla başarılı, huzurlu bir toplumdur. Bu da ancak özünü gerçekleştiren bireylerin sayısının çoğunluğa ulaşmasıyla mümkündür. Kurumlarımız, eğitim sistemimiz bilmem ne destekli, durmadan değiştirilen ve dolayısıyla uyum problemlerini artıran projeler yerine kültürümüzün asıl unsurlarını ve insanın asli unsurunu dikkate almakla kalmayıp hayata geçiren özünü gerçekleştiren insanlar yetiştirmeyi uygulamaya geçirmelidir. Yaratılanlar içinde en şerefli olan insana saygının, toplumda oluşturulması istenen demokratik anlayışın gereği de bu olsa gerek. Bu aynı zamanda “nasıl bir eğitim” sorusuna da cevaptır anlayanlar için.
***
Her mesleğin bir çıraklık dönemi var. Ben de öğretmenliğe çırak olarak başladım. O da ne demek derseniz, söyleyeyim; öğretmen vekilliği..Ta o zaman sevmiştim, o zaman gerçekten öğretmen olmayı istemiştim. Hatta öğretim yılı sona erip, çocuklara veda etmeye sıra geldiğinde gencecik, liseyi henüz bitirmiş bir insan olarak yoğun duygular yaşamıştım. Yine ta ilkokul dördüncü sınıftan beri defterime yazdığım şiirlere “Öğrencilerime” başlıklı bir şiir de eklemiştim.
Bu şiir şöyle başlıyordu:
Her biri bir hatıra bende
Anladım vedalaşırken
En saf hissi duygular
Bana yaşamayı öğretti çocuklar.
Yıllar geçti. Asil öğretmen olmak nasip oldu. Uzun yıllar köylerde çocuklarımızın eğitimi ile uğraşmaktan haz aldım. Onlara kızgınlığım geçici idi ama sevgim yürektendi. Çünkü yıllar sonra o çocuklarımızı yetiştirecekleri yetiştirmek üzere Eğitim Fakültelerinde görev aldım. İşte bu yıllarda da genç öğrencilerime çocukların eğitimini, çocukları anlattım. Yine bir gün kürsüde çocukları anlatıyorken genç bir öğrencim sordu: “Hocam! Gerçekten onları özlediğiniz oluyor mu?” Ben bu genç öğrencimin şahsında sınıfta bulunan bütün öğrencilerime cevap olarak şu şiirimi okumuştum:
Özledim sizleri çocuklar
Çanta taşır
Odun taşırdı elleriniz.
Çamurlu yollardan yürür,
Koşarak gelirdiniz…
Yeri gelir soba yakar,
Yeri gelir tahtaya kalkardınız.
Sanki tebeşirle kavga eder,
Beyazlanırdı;
Elleriniz…, yüzleriniz…
Özledim sizleri çocuklar,
Kulaklarımda sesiniz.
”Öğretmenim!”le kalkan parmaklar
Ah, yaramaz, yaramazlıklar…
Hele yok mu?
Gözünüz, gözleriniz…
Şiirimi bitirdikten sonra sınıfın bütününe bir göz gezdirdim. Karşımda o konuşan, birbirleriyle itişen, defterlerine rasgele bir şeyler karalayan gençler yoktu. Kimisi bir eline başını dayamış, bazısı iki eli de sıranın üzerinde geriye yaslanmış ama hepsinin gözleri üzerimde bana duygulu bir şekilde bakıyorlardı. Bu sessizliği yine onlardan biri bozdu:
Hocam! Gerçekten duygulandım. Bütün arkadaşlarımın da benim gibi duygulandığını sanıyorum. Fakat ben bu arada bir şey düşündüm. Peki, görevinizden ayrılmış olsanız bizler için de böyle şiirler yazar mısınız? Ya da şöyle de diyebilirim; bizlerden ayrıldıktan sonra başkalarına söyleyecek olsanız bizim için ne derdiniz?
Başkalarına söylemeye gerek yok. Sizler için düşündüklerimi, duygularımı şimdi de ifade edebilirim, dedim. Öğrencilerime, şimdi de tamamen katıldığım şu duygularımı, düşüncelerimi aktardım:
Değerli öğrencilerim, geleceğimizi şekillendirecek yürekler!
Aranızda dolaşıyor, sizlere bir şeyler anlatıyorum. İnançlarımı, sevgilerimi sunuyorum. Ama aklımı asla! Çünkü sizi kendi akıl evime davet edemem. Ancak sizleri kendi aklınızın harman olacağı, ürün vereceği yerlere götürebilirsem ne mutlu!
Sizi seviyor, anlamaya çalışıyor ve galiba anlıyorum da. Sizleri anlamak için çok çabalar sarf ediyorum. Fakat beni anlamaya çalışmanızı da düşününüz diyorum. Özellikle benim yaşıma geldiğinizde zaten anlayacağınızdan şüphem yok.